Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu
Geri Dön   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Eğitim, Öğretim & İş Dünyası > Lise ve Ortaöğretim > Yıllık Ödevler
Duyuru

Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
  #31 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:30
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri

Bir piyanist... Her konserden önce korkular içinde kalıp, içkiye sığınmak isteyen... Roman başladığında onun yirmi iki gün sonra öleceğini biliyoruz. Ve romanın daha ortasına bile gelmeden vahşi bir cinayete kurban gidiyor kahramanımız. Ama roman burada bitmiyor, tam tersine belki de asıl burada başlıyor.

"Piyano", Goncourt Ödüllü Jean Echenoz’un hayatla sınırlamadığı bir roman. Yazar romanını üç ana bölüme ayırmış: hayat, araf ve cehennem yerine geçen kentsel bölge. Her üç bölümün de kendine özgü bir rengi, bir sesi var. Ve tüm bunlar okuyucuyu uyum içinde bir yolculuğa davet ediyor. Fantastik yanları da olan bu romanda sanata adanmış bir hayatın bambaşka bir şekle bürünmesine tanık oluyoruz. Kahramanımız ya da kurbanımızla birlikte önce eski, yaşanmamış aşkların peşinden gidiyoruz, sanatın heyecanını tadıyoruz, sonra arafta Doris Day’le bir aşk gecesi yaşıyor, Dean Martin’e rastlıyoruz ve ceza olarak Paris’i arşınlıyoruz. Şaşırtıcı, sınır tanımayan, eğlenceli, gerçek ile gerçekdışının arkadaş olduğu bir roman "Piyano". Edebiyatta sınırsızlıktan yanaysanız kaçırılmaması gereken bir fırsat




Arjantin’den Avrupa’ya bir yolculuk... 25 yaşında bir gencin var olma mücadelesi... Avrupa’da onu bekleyen şiddetli yoksulluk, yalnızlık ve başıboşluk... Hector Bianciotti’nin hayat hikâyesini anlattığı romandan, "Aşkın O Çok Yavaş Adımı"ndan söz ediyoruz. Daha önce "Gecenin Güne Anlattığı" isimli romanında Arjantin’deki günlerini yazmıştı Bianciotti, şimdi de hayatının başka bir dönemini paylaşıyor okuyucularıyla. Bu yaşlı kıtada geçirdiği ilk günleri, Fransızca tarafından evlat edinilme öyküsünü... Ana kucağından, anadilinden uzak, yardım arayarak ayakta ve dimdik durmaya çalışan bir gencin hikâyesini... Bir özgürlük hikâyesi bu. Üstünden yıldızlar, ünlü kişilikler geçen güçlü bir hikâye.

Hector Bianciotti, geride kalmış açlık ve gençlik günlerini okuyucusuyla paylaşırken, ince, derin ve edebî bir dil kullanıyor elbette. Yazarak, kendi hayatını temize çekiyor bir anlamda. Fransa’nın, Fransızca’yla sonradan akraba olan, bu dil ustası hayata dair önemli şeyler söylüyor romanında. Hepsinden önemlisi de şu galiba: gitgide gürültülü bir hal alan hayatın içinde "aşkın o çok yavaş adımı"nı hâlâ duyabilenler yeni bir başlangıca selam verebileceklerdir. O zaman selam olsun sana, Hector Bianciotti!



Hatırlanmak istenmeyen bir çocukluk ve bir ülke...Savaş sonrasında Vietnam’dan kaçarak büyükannesiyle Paris’e yerleşen Loan, geçmişine ve ülkesine dair her şeyi bilinç altına gömer. Babaannesinin Vietnam’a dönmüş olması bile yıllarca bu durumu değiştiremez. Ancak anılarıyla daha fazla mücadele edemeyen genç kadın, yirmi yıl aradan sonra ülkesine dönme kararı alacaktır. Loan’ı yıllar sonra Vietnam’a sürükleyen büyükannesi değil, anılarıyla ve kimliğiyle yüzleşme isteğidir.

Yurtsuzluk ve yalnızlık temasının hakim olduğu Sarı Yalnızlık, Kim Doan’ın ilk romanı. Kendini göç ettiği ülkede de, doğduğu ülkede de oralı hissedememek üzerine bir roman bu. Ama ana kahramanın tek dramı bu ülkesizlik durumu değil. Onun geçmişinde başka ve daha ağır bir yara da gizli. Sarı Yalnızlık size kurgusu ve dili sağlam bir yazarla tanıştıracak. Her tarafın sarı olduğu bir ülkeden bir yüzleşme romanı bu. Hüzünlü ve okurunu kıskıvrak yakalama becerisine sahip bir roman.
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #32 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:30
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri



On altı yaşında kendine güvensiz, bedeninden ve varlığından ürken, arkadaşsız, yalnız bir genç kız kendisinin tam tersi bir kıza rastlarsa ne olur? Hele o kız, önce yatağını, sonra ailesini, sonra da tüm hayatını ele geçirirse? Kısa ve etkili kitaplarıyla tüm dünyada haklı bir üne ve geniş bir okur kitlesine sahip olan Amélie Nothomb’un Dişi Şeytan adlı romanı böyle bir hikâyeyi anlatıyor.

Bir insanın diğer bir insana nasıl üstünlük sağlayabileceğinin ya da bir insanın başka bir insanı nasıl parmağında oynatabileceğinin hikâyesi de denilebilir "Dişi Şeytan"a. Yaşananlar arkadaşlık adıyla başlayıp, kurban-cellat ilişkisine dönüşüyor. Aslında bu kitap hiç güzel bir şey söylemiyor. İnsanlığa duyulan güveni yıkıyor, aileye bile sığınamıyor bu romanda okur. Ana kahramanımız Blanche’ın duyduğu yalnızlık ve solgunluk insanın içine işliyor, acıyı derinden hissettiriyor. Ama melonkoliye izin veren bir roman da değil "Dişi Şeytan", acıların içinde küçük bir mutluluk çatısı da açılıyor sığınmak için. Tüm Nothomb kitapları gibi akıcı, sahici ve temiz diyaloglarıyla akıp gidiyor. Ve geriye iyi bir roman okumanın doyurucu hissi kalıyor.




Ölümsüz aşkın ve yanlış anlaşılmadan doğan karmaşaların anlatıldığı bu klasik yapıtta, hikaye, 18. yüzyıl sonlarında, sınıf bilincinin hakim olduğu İngiltere’de geçer.

Beş kız kardeş olan Bennet’lar - Elizabeth veya Lizzie, Jane, Lydia, Mary ve Kitty, annelerinin iyi bir koca bulup geleceklerini güvence altına alma hayalleriyle büyütülmüşlerdir. Fakat, neşeli ve zeki bir mizaca sahip olan Elizabeth, kendisine düşkün olan babasının da desteğiyle hayatını daha farklı ve dolu dolu yaşamak için çabalamaktadır. Zengin damat adayı Bay Bingley’nin yakındaki malikaneye taşınmasıyla Bennet ailesini bir telaş sarar. Bu genç ve soylu delikanlının seçkin Londra çevresi ile askerlerden oluşan arkadaş grubu göz önüne alındığında, Bennet kardeşler için uygun bir eş bulmak zor olmayacaktır. Sakin ve güzel olan en büyük kız kardeş Jane, Bay Bingley’nin kalbini kazanmak üzere harekete geçer. Lizzie’nin ise yakışıklı -ancak sonradan anlayacağı üzere ukala- Bay Darcy ile tanışmasından sonra karşı cinslerin savaşı başlar.




HUZUR

1949 tarihinde basılan "Huzur", Ahmet Hamdi Tanpınar'ın en tanınmış romanıdır. Dört bölümden oluşan kitabın her bölümü, öykünün dört kahramanının, İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz'ın adlarıyla verilir. Ancak, romanın ana karakteri Mümtaz'dır. Yazar, diğer üç karakteri de Mümtaz'la olan ilişkileri çerçevesinde tanıtır bize. Roman, bir olayı anlatmak için değil, karakterlerin ruh ve düşünce dünyalarını anlatmaya yöneliktir. Yine de kısa bir özet yapılması gerekirse, Mümtaz ve Suat'ın Nuran'a olan aşklarıdır öykünün merkezi. Mümtaz ve Nuran birbirini sevmekte ve evlenmeyi tasarlamaktadırlar. Ümitsizliğe düşen Suat ise kendini asarak intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran'dan ayrılan Mümtaz'ın iç dünyası yıkılmıştır. Radyoda II.Dünya savaşının başladığı haberi verildiği sırada, Suat'ın hayalini gören Mümtaz merdiven başına yıkılır (bazı edebiyat incelemecileri, sonda Mümtaz'ın öldüğü biçiminde yorumlar yapmış olsalar da, Tanpınar'ın metninde ölüm telaffuz edilmiyor).

"Huzur", Osmanlı-Türk romanının ana sorunsalı üzerine kurulu. Doğu-Batı karşıtlığı olarak özetlenebilecek bu sorunsal, Osmanlı aydınının kimliğini aramasının bir metaforudur. Geleneksel değerler ve ahlakı Doğu, Aydınlanma düşüncesini ve modernleşmeyi Batı temsil eder. Tanpınar, bu kez Cumhuriyet projesinin dönüp dolaşıp aynı karşıtlığa geldiğini savunuyor. Cumhuriyet devrimleri ile başlayan modern yaşam tarzları, geçmişi ihmale ve insanları kendisine yabancılaştırmaktadır. Yazar'a göre, "hayat ve halk, yani asıl kütle devlete yetişmek mecburiyetinde" kalmıştır.

Birinci dönem Türk romanında mekan Doğu-Batı değerlerini temsil etmek bakımından bir anlam taşıyor ve kent ikiye ayrılıyordu. İstanbul tarafının mahalleleri Osmanlı-İslam geleneklerinin, göreneklerinin değerlerinin yaşadığı semtlerdi. Beyoğlu tarafı ise kentin Batılılaşmış öteki yarısıydı. Oturulan mekan olarak konak ve apartman Doğu-Batı karşıtlığının simgesiydi. İlk dönem yazarları arasında, Doğu-Batı karşıtlığı ve kimlik sorununu, İstanbul'un farklı semtlerini karşı karşı getirerek işleyen Ahmet Hamdi Tanpınar, kuşkusuz en rafine örnektir. "Beş Şehir"(1946) adlı denemesinde, "Beyoğlu, küçük ve orjinalite damgası çoktan kaybolmuş, hatta bu damgayı üstünde bir defa bile duymamış en ucuz cinsinden bir 19.yüzyıl Avrupa'sıdır" biçiminde vurguladığı Batılı semt farklılaşmasını, "Huzur" romanında, öykünün merkezine koymuştur. Tanpınar, "Huzur"un ilk bölümünde kentin yoksul mahallelerini ve insanlarını anlatır. "Bir nevi cüzzama yakalanmış, onun tarafından iki yana sıralanmış evlerin duvarına kadar yer yer soyulan yol..." cümleleriyle aktarılan hazin manzara, "Sefiller" romanında, Victor Hugo'nun "duvarlar sanki cüzzam illetine tutulmuşlardı" tasviriyle aynı imgede buluşur.

Romanın en başarılı yerleri, Mümtaz'ın içlerinde düşlerini yaşadığı İstanbul manzaralarının "resmedildiği" yerlerdir. Tanpınar, okuyucusunu Mümtaz ile birlikte, Beyazıt Sahaflar Çarşısında, salaş dükkanlarda, bit pazarında, Çekmece'de balıkçı muhitinde ve kır kahvelerinde dolaştırırken, İstanbul'un bir kronikçisi, İstanbul'da eski zamanın donup kaldığı ve biriktiği köşelerin bir tasvircisi oluyor. Huzur'un sonraki bölümlerinde Boğaz'a, zengin bir eve, sanki başka bir dünyaya geçeriz. Pırıl pırıl görünen modern semtte önceleri çok mutlu olan Mümtaz, giderek bu çevrede yaşayan insanlardan kaynaklanan olayların sonucunda yıkılır. Geçilmemesi gereken bir sınırı çiğnemiştir o!
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #33 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:31
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri

Yüzyılın Aşkları - Can Dündar



Uygarlık tarihi biraz da aşkların tarihidir. Kadınla erkeğin, sevenle sevilenin, âşıkla maşukun tarihi… Ama insanlık tarihi gibi, aşkların tarihi de dikensiz gül bahçesi değildir.

Kahkahalar ve buselerle olduğu kadar, acılar ve gözyaşlarıyla da işlenmiş bir kanaviçedir bu… Yaşandığı döneme ilişkin ipucu verir ve dönüp bakınca insana güzel gelir.

Bu kitapta geçtiğimiz asra damgasını vuran aşk hikâyeleri var. Kimi meşhur olmuş, kimi unutulmuş, kimi efsanevi, kimi berduş aşklar bunlar…

Mustafa Kemal ve Latife Hanım’dan, Enver Paşa ve Naciye Sultan’a, Adnan Menderes ve Ayhan Aydan’dan, Nâzım’la Piraye’ye, Bedri Rahmi-Eren Eyüboğlu’dan, Yüksel Menderes ve İpek Kıramer’e, Yılmaz-Fatoş Güney’den, Yıldız Kenter ve Şükran Güngör’e, Melih Kibar ve Çiğdem Talu’dan, Selahattin Pınar’la Afife Jale’ye...

Bir dönem Türkiye’yi sarsan gönül maceraları... Bir başka deyişle “Yüzyılın Aşkları”…



Peyami SAFA - Bir Tereddütün Romanı

1)KİTABIN KONUSU:

Bir yazarın iki kadın arasında evlenmek için yaşadığı tereddütü anlatıyor.

2)KİTABIN ÖZETİ:

Kitap Mualla adında bir kızın arkadaşı tarafından tavsiye edilen bir kitabı okumasıyla başlar. Kitap kendisine çok ilginç gelir ve yazarıyla bir baloda karşılaşır. Yazar Mualla’yı görür görmez beğenir ve evlenme teklif eder. Mualla da düşünmek için süre ister.

Yazar daha sonra eskiden tanıştığı ve bir hayranı olan Vildan ile karşılaşır. Vildan da yazara evlenme teklif eder. Ona kocasından ayrılarak geldiğini söyler. Fakat yazar bunu nazik bir dille geri çevirir. Vildan yazarı intihar etmekle tehdit eder. Bir kaç ay geçtikten sonra yazar tekrar Vildan ile karşılaşır. Kendi izini ona bir süre kaybettirmiştir. Ama bu yeni karşılaşma Vildan’daki değişikliği yazara fark ettirir. Vildan’ın, evine çağırma teklifini kabul eder. Evine gittiğinde Vildan’dan bazı itiraflar duyar. Vildan’ın asıl isminin Vildan olmadığını ve kocasından ayrılmadığını ve bir de sevgilisi olduğunu öğrenir. Ertesi gün Vildan’ın evine gelip gerçekleri öğrenmek istediğinde ise evden taşındığını öğrenir ve Vildan hakkında hiçbir bilgi alamaz.


3)KİTABIN ANA FİKRİ:

İnsanlar önemli bir karar verirken daima tereddüt içinde olmuşlardır. Önemli buluşlar ve icatlar hep şüphe ve tereddütten doğmuştur.



4)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Mualla: Çok zengin ve asil bir ailenin kızı, dünyaya bakış açısı çok farklı olan bir kişiliğe sahip, devamlı farklı şeylerin arayışı içinde.

Vildan: Acayip davranışları bulunan, yaşamayı sevmeyen söyledikleriyle yaptıkları arasında çelişki olan ihtiraslı bir kadın.

Yazar: İnsanların ruhi tasvirlerini çok iyi yapabilen, düşüncelerinde daima kuvvetli ve kararlı olmaya çalışan güçlü iradeye sahip bir insan.



5)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap dil bakımından fazla yalın olduğu söylenemez. Yabancı kelimelere biraz fazla yer verilmiş; ama yine de akıcı ve sürükleyici bir yapıt. Esrarengizliklerle dolu her an diğer sayfasında ne olacakmış düşüncesiyle okunacak bir kitap. Sonunda da yine okuyucuya yorum imkanı bırakarak bu özelliğini göstermiştir.

6)KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

Çocukluğu hastalık ve geçim zorlukları içinde geçti. Düzenli bir öğrenim görmedi. Bazı gazetelerde fıkra yazarı olarak çalıştı. felsefe konularına ve psikolojik çözümlemelere geniş yer verdi. XX. yüzyılda Türk toplumunun geçirdiği medeniyet değişimi ve sosyal bunalımlar üzerinde durdu. Başlıca romanları: Sözde Kızlar, Şimşek, Mahşer, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Yalnızız.


Peyami Safa- Biz İnsanlar

1.KİTABIN KONUSU : AŞIK OLAN BİR İNSANIN DÜŞÜNME KABİLİYETİNİ NASIL KAYBETTİĞİ VE GERÇEKLERİ GÖREMEMESİ

2.KİTABIN ÖZETİ :KURTULUŞ SAVAŞI ZAMANINDA ZENGİN HALKTAN BAZILARI KENDİ ÇIKARLARI İÇİN İŞGALCİ DEVLETLER İLE YANKINLAŞMA İÇERİSİNE GİRER.ORHAN O DÖNEMDE YATILI OKULDA ÖĞRETMENLİK YAPMAKTADIR.TALEBELERİNDEN TAHSİN, SINIF ARKADAŞI CEMİL’İN KAŞINI TAŞ ATARAK PATLATIR.ORHAN,CEMİL’İN TEDAVİSİNİ YAPTIRIP ANNESİNİN YANINA GÖTÜRÜR.TAHSİN’İN CEMİL’E TAŞ ATMASININ NEDENİ ‘EŞŞEK TÜRK’ DİYE HİTAP ETMESİDİR. ORHAN KÖŞKTE CEMİL’İN ABLASI VEDIA’YI GÖRÜR.İLK BAKIŞTA BİRŞEY YOK ZANNEDER FAKAT AŞIK OLMUŞTUR.ORHAN TAHSİN OLAYINDAN SONRA OKULDAN İSTİFA EDER.ÇÜNKÜ ORHAN’A GÖRE CEMİL’İN BİLMEYEREK BÜTÜN TÜRK HALKINA HAKARET ETTİĞİNİ DÜŞÜNÜR.ARTIK ORHAN’I AÇLIK VE YOKSULLUĞUN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ GÜNLER BEKLEMEKTEDİR.KAR FIRTINASININ OLDUĞU BİR AKŞAM ORHAN YATAĞINDA SOĞUKTAN YATAMAZ.EN YAKIN CADDEYE ÇIKIP SON PARASIYLA SICAK BİR ÇAY İÇMEK İSTER.GİTTİĞİNDE KAHVEHANE KAPALIDIR VE OLDUĞU YERE DÜŞER.KAHVECİNİN ERKEN GELMESİYLE HAYATI KURTULUR VE ÖĞRETMENKEN EN İYİ ANLAŞTIĞI NECATİ’NİN EVİNE GİDER.NECAT’İ ORHAN’A BİR ARKADAŞININ ÇEVİRMEN ARADIĞINI SÖYLER.ARTIK ORHAN’INDA PARASI VARDIR. ESKİ ANILAR CANLANIR VE VEDİA TEKRAR AKLINA GELİR.ONU UNUTAMAZ AMA VEDİA İLE EVLANMEK İSTEYEN BİRÇOK KİŞİ VARDIR.BUNLARDAN SUBAY OLAN AHMET’İ GÖRDÜĞÜNDE BAŞINA GELECEKLERİ ANLAR AMA AŞKI DAHA ÜSTÜN GELİR.VE OLACAKLARI UMURSAMAZ. TAHSİN’İN BABASI BU ARADA HAPİSHANEDEN ÇIKAR.HAPİSHANEYE GİRMESİNİN NEDENİ VEDİA’NIN ANNESİDİR. VEDİA HERKESE AŞIKTIR VE BU ORHAN’I KORKUTUR.VEDIA İLE BİR AN ÖNCE EVLENMEK İSTER.VEDİA BUNA YANAŞMAMAKTADIR.VEDİA’NIN ANNESİ KÖYLÜLER TARAFINDAN SEVİLMEZ ÇÜNKÜ EVİNE FRANSIZ BAYRAĞI ASMIŞTIR.AHMET VEDİA’DAN UZAKLAŞMAK İÇİN CEPHEYE GİDER VE ORADA ÖLÜR.ORHAN VEDİA İLE BULUŞACAĞI BİR GÜN VEDİA’NIN HASTAHANEDE OLDUĞUNU ÖĞRENİR VE KOŞARAK HASTAHABEYE GİDER.VEDİA ŞUURSUZCA YATMAKTADIR.ORHAN GÜNLERCE HASTAHANEDE ONUN YANINDA KALIR.ÇOK HALSİZ DÜŞMÜŞTÜR.DOKTORLARIN TÜM ISRARLARINA RAĞMEN DİNLENMEYİ KABUL ETMEZ.VEDİA ESKİSİNDEN İYİDİR AMA HALA ŞUURU YERİNE GELMEMİŞTİR.İÇERİNİ HAVASINDAN SIKILAN ORHAN DIŞARIYA ÇIKMAK İÇİN AYĞA KALKAR AMA SENDELER.ÇOK BUNALIR.AYAĞA KALKMAK İÇİN TEKRAR HAREKET EDER.DUVARLARDAN TUTUNARAK KORİDORO ÇIKAR.AMA GÖZLERİ HİÇBİR ŞEY GÖRMEZ.MERDİVENLERDEN İNERKEN DENGESİNİ KAYBEDER VE DÜŞÜNMEK İSTEMEDİĞİNİ ÖLÜMÜ VEDİA’NIN AŞKINDAN OLUR.VEDİA ERTESİ SABAH İYİLEŞİR AMA AHMET’İN ÖLÜMÜÜNE NEDEN OLDUĞU GİBİ ORHAN’IDA BİLİNMEZLİKLERİN İÇİNE ATARAK ÖLÜMÜNE NEDEN OLUR.AMA VEDİA HALA YAŞAMAKTADIR.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:BİR ŞEYİ NE KADAR ÇOK İSTERSEK İSTEYELİM SAĞ DUYUMUZU,MANTIĞIMIZI ASLA KAYBETMEMELİ,HER ZAMAN GERÇEKLER DOĞRULTUSUNDA VE ARKADAŞLARIMIZIN ÖNERİLERİNE KULAK VEREREK KARAR VERMELİ,DUYGUSAL DAVRANMAMALIYIZ.

4.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: KİTAPTA YABANCI CÜMLELERİN ÇOK FAZLA KULLANILMIŞ OLMASI KİTABIN AKICILIĞINI OLUMSUZ YÖNDE ETKİLEMEKTEDİR.KİTAP BİLDİĞİMİZ AŞK KURGUSU UZERİNE YAZILMASINA RAĞMEN ZAMAN OLARAK KURTULUŞ SAVAŞI YILLARININ SEÇİLMESİ OKUYUCUNUN İLG,S,N, ÇEKMEKTEDİR.OLAYLARIN FAZLA VE KARMAŞIK OLMASI OKUYUCUNUN İSTEĞİNİ KIRMAKTADIR.AŞK ROMANLARINDAN HOŞLANIYORSANIZ OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM.

5.KİŞİLERİN VE OLAYLARIN İNCELENMESİ:
ORHAN :ÖĞRETMENDİR.FARKLI GÖRÜŞLERİ YÜZÜNDEN EVDEN GENÇ YAŞTA AYRILMIŞTIR. ARKADAŞLARI TARAFINDAN SEVİLİR AMA BİRAZ DİK KAFALIDIR.YAKIŞIKLI VE LAF YAPMASINI BİLEN BİRİSİDİR.VEDİA’YI SEVER.AŞIRI DUYGUSAL BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR.
VEDİA:HER GÖRDÜĞÜNE AŞIK OLAN BİRİSİDİR.DUYGUSAL YÖNDEN GELİŞMEMİŞTİR.CİVARDAKİ EN GÜZEL KIZDIR.FİZİKSEL OLARAK NARİN BİR YAPIYA SAHİPTİR.ARKADAŞLARI TARAFINDAN SEVİLİR.ORHANLA BİRLİKTE BİRÇOK KİŞİYE AŞIKTIR.
AHMET :KENDİSİ SUBAYDIR. VEDİA’YA İLK GÖRDÜĞÜNDEN BERİ AŞIKTIR.BİRAZ FAZLA DUYGUSAL OLDUĞUNDAN GERÇEKLERİ GÖREMEZ.YAKIŞIKLI V ESAKİN BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR.ÇEVRESİİNDE SEVİLİR.
TAHSİN:YATILI OKULUN EN SESSİZ ÖĞRENCİSİDİR.BABASI HAPİSHANEDE VE ANNESİ ÖLMÜŞTÜR.ZEKİDİR AMA FAZLA KONUŞMAZ.YERLİ HALK TARAFINDAN ÇOK SEVİLİR.DUYGUSAL AÇIDAN ÇOK ZARARLAR GÖRMÜŞTÜR AMA BELLİ ETMEZ.
CEMİL:VEDİA’NIN KARDEŞİDİR.BATI KİLTİRİ ALTINDA YETİŞMEKTEDİR. KENDİNİ BEĞENMİŞ OLDUĞUNDAN PEK SEVİLMEZ.BURNU HAVADADIR.ZEKİDİR AMA ARKADAŞLARINI HOR GÖRDÜĞÜNDEN YALNIZDIR.TEK DOSTU ONU YETİŞTİREN DADISIDIR.
NECATİ:ÖĞRETMENDİR.HER ALANDA BİLGİSİ VARDIR.ARKADAŞLARI ARASINDA SEVİLİR.ORHAN’IN EN İYİ DOSTUDUR.GERÇEKLERE GÖRE KARAR VERİR.YARDIM SEVERDİR.MİLLİYETÇİ BİR YAPIYA SAHİPTİR.
VEDİA’NIN ANNESİ:BATI HAYRANIDIR.YERLİ HALK TARAFINDAN SEVİLMEZ.ÇOCUKLARINI BATILI GİBİ YETİŞTİRMEK İSTEMEKTEDİR.KOCASINI KAYBETMİŞTİR.HER GECE İSTİLA KUVVETLERİNE PARTİ VERİR.ZEKİ VE KİNCİ BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİR.HALKI UMURSAMAZ VE ONLARI KÜÇÜK GÖRÜR.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
PEYAMİ SAFA

1899- 15 HAZİRAN 1961): YAZAR. İSTANBUL'DA DOĞDU. MEŞHUR ŞAİR İSMAİL SAFA'NIN OĞLUDUR. DÜZENLİ BİR ÖĞRENİM GÖREMEDİ. KENDİ KENDİSİNİ YETİŞTİRDİ. 13 YAŞINDA HAYATA ATILDI. POSTA TELGRAF NEZARETİNDE ÇALIŞTI. ÖĞRETMENLİK (1914-1918), GAZETECİLİK (1918-1961) YAPTI. HAYATINI YAZILARI İLE KAZANDI. İSTANBUL'DA ÖLDÜ.
ROMANLARI: GENÇLİĞİMİZ (1922), ŞİMŞEK (1923), SÖZDE KIZLAR (1923), MAHŞER (1924), BİR AKŞAMDI (1924), SÜNGÜLERİN GÖLGESİNDE (1924), BİR GENÇ KIZ KALBİNİN CÜRMÜ (1925), CANAN (1925), DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU (1930), FATİH-HARBİYE (1931), ATİLLA (1931), BİR TEREDDÜDÜN ROMANI (1933), MATMAZEL NORALYA'NIN KOLTUĞU (1949), YALNIZIZ (1951), BİZ İNSANLAR (1959). HİKÂYELERİ: HİKÂYELER (HALİL AÇIKGÖZ DERLEDİ, 1980).
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #34 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:31
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri

V.c.andrews -

KİTABIN KONUSU:

Çocukların Aile Yaşantılarının, Geleceklerini Nasıl Etkileyeceklerini Anlatmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ :

Chris, Carrie ve Cathy adlı üç gencin, annelerinin üzerlerinde kurduğu baskı ve öldürme girişimi karşısında evden kaçmasıyla başlayan yolculukları, çocukların üç yıl beş ay tavan arasında kapalı kalmaları, annelerine karşı kin beslemelerine neden olmuştur. Anneleri mirasa konmak için çocuklarını öldürmek üzere arsenik katılmış çörekleri çocuklara yedirir.

Annelerinden kaçtıktan sonra doktor Paul Sheffield’ in üç çocuğu yanına alır. Onların hastalıklarının tedavisini yapar ve bir baba şefkatiyle yanına alıp onları özel okullara gönderir. Yıllar geçtikçe doktor ile en büyük kız olan Cathy arasında yakınlaşma olur. Ayrı kaldıklarında büyük çöküntü içine girerler. Cathy’ in balerin olma arzusu onu Julian ile tanıştırır. Onunla aşk yaşarken asıl amacının annesinden öcünü almak olduğunu hatırlar. Annesinin genç eşi olan Bart’ı ayarlayıp kinini ve çektiği acıları aynen onada yaşatmaya çalışır.

Bir gün itirazda bulunarak “ben Catherine Leigh Foxworth’un bayan Winslow’ un ilk kocası Christopher Foxworth’ den olan büyük kızıyım. Herhalde babamın, annemin üvey amcası olduğunu ve evlendikleri için Malcolm Foxworth'un öz kızını mirastan yoksun bıraktığını anımsıyorsunuzdur. Ağabeyim Christopher şimdi doktor oldu. Bir zamanlar Cory ve Carrie adında ikiz kardeşlerimde vardı. Ama ikisi de öldüler ...”der On beş yıl önceki noel partisinde Chris’le ben balkondaki dolaba gizlenmiş sizleri izlerken ikizler kuzey kanadındaki odamızda uyuyorlardı. Oyun yerimiz tavan arasıydı ve asla aşağıya inmezdik.

Para annemizin yaşamına girdikten sonra biz istenmeyen sevilmeyen çatı fareleri olmuştuk. Cathy, Barta dönüp evet sevgilim ben karının kızıyım ve çalıştığım avukatlık firması, karının ilk evliliğinden dört çocuğu olduğunu öğrendiği takdirde her şeyi yitireceğinizi bilmektedir. Anne diye başlar.Donuk bir sesle Cary’nin cesedini ne yaptın der? Çevredeki tüm mezarlıkları dolaşıp kayıtları incelerler.1960 yılında Ekim ayının son haftasında sekiz yaşında bir çocuğun ölüp gömüldüğünü gösteren bir kayıt yoktur. Yutkunup yüzüklerini ışıldatarak ellerini ovuşturur “Ne yapacağımı bilemedim” diye fısıldar. “Daha hastaneye varmadan ölür. Birden bire soluk almaz olur. Kendimden nefret ettim. Onu öldürmek değil biraz hasta etmek istemiştim. Cinayetle suçlanabilirdim. Ben de bir hendeğe atıp üzerini yapraklar ve taşlarla örttüm” diye konuşur.

Foxworth malikanesinde çıkan yangında Bart ve büyükanneleri ölmüştür. Jory ve Bart isminde çocukları ile yaşamlarını sürdürmek için Californiya’da dört odalı iki banyolu evlerine gidip, eski evlerindeki yaşantılarından uzaklaşırlar. Cathy de annesinin kendilerine yaptıklarını çocuklarına yapmayacağını söyler.

Bu kitapta azimli ve hırslı olan Chris’in doktor, Cathy’nin ise balerin olması iyi bir olaydır. Yalnız bir kardeşten öte bir sevgili olarak görürler. Cathy’ ise kendini rüzgarın savurduğu istikamete bırakır ve birçok erkekle tanışıp, evlenir ama iyi bir yaşantısı olmaz. En son tekrar Chris’e dönmesi ise aile bağlarının önemini anlaşılır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Sonuç olarak küçüklüğünde insanların aile ortamları ve yaşantıları, anne ve babalarının çocukları üzerinde uyguladıkları yöntemler çocukların geleceğini etkilemektedir. Kötü uygulamalar çocukların zihninde bir hırs yaratıp aile yaşantısından uzaklaşarak ve ailesinden öcünü almaya kadar ve hatta kendi yaşantısında iyi bir geleceği garanti edemeyerek, özellikle kız çocuğu ise hayattaki kötü ve zor şartlarla uğraşıp, hayatı öğrenmek ve kişisel olarak düşük ve aciz hale düşmektedirler.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Chris:Hırslı, azimli ve yardımsever bir doktordur.
Cathy:Balerin olmak isteyen Chris’e aşık güzel bir kızdır.
Winslow:Chris’in annesi gözünü para hırsı bürümüş kötü kalpli bir kadındır.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap oldukça sade bir dille yazılmştır. Ama olaylar arasında kopukluklar olmuştur. Bu da kitabın akıcılığını bozmuştur. Dramatik roman türlerinden hoşlanan arkadaşlarıma bu kitabı tavsiye ederim.


DR.HÜSAMETTİN YILDIRIM - Ermeni İddiaları ve Gerçekler

1.KİTABIN KONUSU:

I.Dünya Savaşı esnasında Ermenilerin izlemiş oldukları politika

2.KİTABIN ÖZETİ:

Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü konumunda olan Türkiye;Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazları,Ortaasya,Kafkasya ve Ortadoğu’daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği noktadaki jeopolitik konumuyla bütün dünyanın dikkatini çekmektedir.

Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu,bugün de Türkiye,bu jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan olmuştur.İmparatorluğu parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler,bu entrikalarında yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan Ermenileri de kullanmışlardır.

Tarihte olduğu gibi günümüzde de Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler olmaktadır.Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımla tanımaya yönelik kararlar parlamento gündemlerine getirilmektedir.

I.Dünya Savaşı’ndan önce çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler,Türklerin Anadolu’ya girişlerini takiben;bir yandan Türklüğün adil ve insani töresinden yararlanmışlardır.Askerlikten,kısmen de vergiden muaf tutulurken ticarette,zanaatta,çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişlerdir.Hatta devlet kademelerinde de önemli görevlere yükselenler vardır.

Ancak,Osmanlı Devleti’nin zayıflamaya başladığı dönemlerde,hemen her konuda Avrupa’nın müdalesi baş gösterince,Türk-Ermeni ilişkilerinde bozulmalar başlamıştır.I.dünya Savaşı sırasında ise,Osmanlı askeri olarak düşmana karşı savaşan veya geri hizmetlerde çalışan Ermenilerl de bulunmasına rağmen,bunların büyük bir kısmı cephede düşmanla birlikte Türklere karşı savaşmış,yüz binlerce Müslüman’ın hayatına kastederek Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdir.

Çıkarılan Sevk ve İskanla ilgili mevzuata uymadıkları gerekçesiyle toplam 1397 Ermeni çeşitli cezalara çarptırılmıştır.Savaş bölgesinde oturan ve birliklerin hareketini engelleyen,karşı tarafa istihbarat sağlayan,yardım ve yataklık yapan ya da düşman ile birlikte onun saffında hareket eden halkların ve grupların cephe gerisine gönderildiği görülebilir.Sevk ve İskanın bir amacı da sivil halkın savaştan zarar görmesini önlemektir.
Türkiye’de bugün,anne ve babaları ve büyükanne ve büyükbabaların I.Dünya Savaşı’nın korkunç olaylarına ilişkin hikayelerini hatırlayan milyonlarca kadın ve erkek vardır.Bu hikayelerde,tecavüzler ve evlerden zorla çıkarılmalar anlatılmaktadır.Kendilerine sorulduğunda,ailelerinin geçmişini üzüntü ve kızgınlık içinde anlatmaktadırlar.

Ermeniler gibi,Türkler de düşmanları tarafından öldürülmüşlerdir;onlar açısından düşmanlar çoğu zaman Ermeniler olmuştur.Türkler de Ermeniler gibi zamanında zorunlu göçlere maruz kalmışlar ve bu göçler sırasında çok sayıda insan hastalık ve açlıktan ölmüştür.

Türk bilginleri ve Türk hükümeti her iki tarafın yaşadığı acıları fark etmeye ve üzülmeye başlamıştır,ancak en çok hatırlarında kalan,doğal olarak kendi insanlarının çektikleridir.

Türler kendileri,tarihlerini saptıranlara karşı çıkmamış olmaktan dolayı suçludurlar.1912 ve 1922 yılları arasında korkunç savaşlardan sonra Türkiye büyük bir harabeye dönmüştür.Şehirler yıkılmış çiftlik hayvanları öldürülmüş,ağaçlar ve ekinler geride hiçbir tohum kalmaksızın yakılmıştır.Bunula birlikte,yine de bazıları savaşların devam etmesini istemiştir.Türklere ait olan topraklar düşmanların elinde kalmıştır.Savaşlarda her şeylerini kaybedenlerin akıllarında intikam duygusu yer etmiştir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni bu duyguların yönetmesi halinde daha fazla ölüm olayı yaşanacaktı. Mustafa Kemal Atatürk hükümeti bu nedenle geçmişteki kayıpları görmezlikten gelen ve eski düşmanlarla barış imzalayan bir politika ortaya koymuştur. Türk hürmeti, Ermenilere ve diğerlerine karşı Türk davasında baskı yapılmasının eski nefretleri canlandıracağını ve savaşa davetiye çıkaracağını hissetmiştır. Bu yüzden Türkler dertleriyle ilgili hiç bir şey söylememişlerdir. Bu, o dönem için alınabilecek en doğru karardı. Hiç kimsenin Türkler adına konuşmaması ise bu noktadaki olumsuz sonucu oluşturmuştur.

Türkler, ancak Ermeni teröristlerin Türk diplomatları öldürmeye başlamasından sonra politikalarını değiştirmişlerdir. Arşivlerini açmışlar ve savaş dönemine ait belgeler yayınlamaya başlamışlardır. Bunlar, yıllar boyu sürecek, tekrar edilen bilimsel bir araştırmanın bir parçası olmuştur.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir.Yazan yapana sadık kalmadığı müddetçe değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet kazanır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Tamamen gerçek,yaşanmış ve anlatılması duygu bakımından acı veren olaylarla kaplanmıştır.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Akıcı,etkileyici ve okudukça okuyucuyu sürekli olarak olayları sanki kendisinin yaşadığını anlamasını sağlayan harika bir kitaptır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

1943 yılında Adana’da doğdu.ilköğretimi Adana Mehmetcik ilkokulu,Ortaöğretimi Nurettin Ersin ve mütakiben Atatürk Lisesi’ni bitirdi.1960 yılında ankara Dil-tarih Coğrafya Fakültesi’ne girmiş ve 1981 yılında aynı üniversitede master ve doktorasını tamamlamıştır.Aynı üniversitede öğretim üyesidir ve ileri seviyede Almanca,ingilizce bilgisi vardır.Bu çeşit birçok eserivardır.



Bu roman, ayıplananla, yasaklananın cazibesine kapılmış zihnin kurduğu komik bir evren.

Ankara’da üç yetişkin, belki yapacak hiçbir şeyleri olmadığından, belki mutsuzluklarından, dünyayı sapkın başlar etrafında yeniden kurarlar. Bu düşünsel bir ileriye gitmedir ve kendilerine özgü aşırı düşünce tarzlarıyla her uygunsuz şey, başka bir uygunsuzlukla eşleştirilir. Kendilerini verdikleri oyun, soğuk ve cahil Ankara’da sürüp giderken, dünyada bir araya gelmez olan şeyler bir araya getirilerek, zevkli ve sapkın bir alemin kapıları açılır.

Azgın oyunun içindeki yetişkinlerden ikisi, yeni boşandıkları için kavuştukları özgürlükleriyle sarhoş gibiyken, öteki yetişkin, zamkinoslar dediği çocukluk evinin eşyalarını kendi eliyle yok edecek kadar delidir. Aynı zamanda insanlara yüz vermeyen bir köpekçidir de bu bizim deli.

Soğuk ve cahil Başkent sokaklarıyla caddeleri, bu köpeklerle katedilirken, alerjik sanat fabrikatörü ailelerinden sosyeteye, kır insanlarına, evliliklere ve edebiyata kadar her şey bu sapkın zihinden bol bol payını alır.

Edebiyatın da sakin sakin yapıldığına inanmaz yazar. Sonuçta kitap yazmanın imkansızlığından, yaşamanın imkansızlığına gelinir...

Semra Topal
1964, Eskişehir doğumlu. Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi. 1990’da “Çaydanlık Tanık” adlı öyküsüyle Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü’nü, 1992’de “Bayan Mira’yla Ufak Bir Gezinti” adlı öyküsüyle, öykü dalında Varlık dergisinin Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazandı. Daha sonra Mani (1988, Telos), Kürklü Gece (2000, Büke) ve Salta Dur (2003, Okuyanus) başlıklı kitapları yayımlandı...
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #35 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:32
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri



Esmahan Akyol şefkatle yazan ama en önemlisi bilgili bir yazar.. Hızlı ve espri dolu..
[Angela Gatterburg / Der Spiegel (Almanya)]


‘Savrulanlar’, aşk, göç, hatırlama ve unutma üzerine bir roman. Evli sevgilisini hayatından çıkarmaya karar veren Ece, kurtuluşu Londra’ya gitmekte bulur. Bir Kürt lokantasında bulaşıkçılık yaparak çeşitli ülkelerden gelen göçmenler arasında yeni bir hayat kurmaya, belleğinden kötü anıları silmeye çalışır. Hayatına yön vermiş olan büyükbabasından dinlediği geçmişin hikayelerinin kendi bugününü biçimlendirdiğinin farkına varır.

‘Savrulanlar’, okuru Birinci Dünya Savaşı öncesi Van sokaklarına, Kapalıçarşı sadekarlarınnın yaşam fışkıran atölyelerine ve Londra’nın dışlanmış göçmen mahallerine götürüyor.

Hakkari’den Van’a, Veliko Tırnovo’dan İstanbul ve Londra’ya uzanan ve birkaç kuşağın hikayesini bütünleştiren ‘Savrulanlar’, Balkan Savaşları ve tehcir yıkımından günümüze uzanan bir göçün, tutunmaya çalışanların romanı.





Dağhan gözlerini açıp etrafına baktığında her şeyin bitmiş olduğunu anladı. Hatırladığı son şey, büyük bir gürültünün ortasında fırlatma kapsülünün kırmızı düğmesine işaret parmağını koymasıydı. Düğmeye basıp basmadığını hatırlamıyordu. Basmış olmalıydı ki hayattaydı. O kaosun içinden kapsülle birlikte kurtulmayı başarabilmişti.

Son yılların yükselen bilimsel temalarından olan genetik bilimine vurgu yapması, yapıtı ilginçleştiriyor. Kitapta üç ayrı öykü, ustalıkla bir çatıda birleştirilmiş.




Polisiye dünyamıza bir özel dedektif daha katıldı; Vedat Kurdel. Aslında bir de ortağı var Vedat Kurdel’in. Ancak ikilinin akıl yanını temsil eden Tefo’nun pek öyle ünde vitrinde gözü yok. Vedat’sa işin bu yönünü sevdiği için, yaklaşık on yıl önce başlayan meslek yıllarından seçme parçaları hikaye etmeye karar vermiş. On yıl öncesi bugüne karşılık geliyor. Çünkü Vedat Kurdel, 2015 yılında yazıyor polisiye romanlarını.

Çok şükür gerçek hayatta pek az karşılaştığımız ‘seri katil’lerden yola çıkarak kurgulanan ‘Katilin Şeyi’, ABD kaynaklı bu toplumsal olguyu bizim toplumumuza adapte etmeyi başarıyor.

Sayfalar ilerledikçe gerilimi de tırmandırmasını bilmiş Sezgintüredi. Ama bana kalırsa polisiye hikayesine asıl tadını veren Vedat Kurdel’in üslubu.

Anlatacağını bir türlü anlatamayan, lafı döndürüp dolaştıran, araya gereksiz ayrıntılar sokuşturan bu acemi yazar, gerçek yazarın yani Algan Sezgintüredi’nin işini kolaylaştırmış.

‘Katilin Şeyi’, daha ilk sayfalarından başlayarak merak duygusunu sürekli tutan ve temposunu düşürmeyen bir ilk roman.

__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #36 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:32
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri



Bir yakın tarih güncesi...
Gazeteci Fügen Ünal Şen, “Kuzey Yanım Ayazım” isimli kitabında 1950 ile 2000 yılı arasındaki Türkiye’yi anlatıyor. Kız Kulesi’nin günlüğü olarak okuyucuya sunulan kitap son derece titiz bir çalışmayla hazırlanmış bir yakın tarih güncesi…

50 yılda neler yok ki: Savaşlar, darbeler, idamlar, aşklar, skandallar, mafya hesaplaşmaları, terör mücadelesi, değişimler, hayatımıza giren yeni isimler, hayatımızdan çıkanlar, gün gün yaşanan değişim, yasaklar, peşinden koşulan modalar, şarkılar…

İlk bakışta bir almanak gibi görünen kitap, aslında günlük, siyasi, ekonomik olayların şekillendirdiği insan yaşamını, en ince ayrıntıların da aktarılmasıyla bir belgesel gibi sunuyor okuyucuya.

Yaklaşık 4 yıl süreyle, 1950-2000 yılları arasında yayınlamış günlük gazeteler üzerinde yapılan titiz çalışmanın yanı sıra çeşitli belgeler, olaylara tanıklık etmiş kişilerin anlatıları, ansiklopediler de yazım aşamasında yazara destek olmuş.

‘Kuzey Yanım Ayazım’, 1 Ocak 1950 yılında başlıyor, 31 Aralık 1999 günü sona eriyor. Bu süreç içinde yaşananlar ise şiirsel bir anlatımla paylaşılıyor ve okuyucu günümüz Türkiyesi’ni de etkileyen olayları günlük gelişmeleri içinde analiz etme şansı buluyor.

Siyasetçilerden, sanatçılara bugün de hayatımızda olan kişilerin bu elli yıllık süreçteki kişisel tarihlerini de izleyebiliyoruz satırlarda.



Mann romanı 25 yaşında kaleme aldı

Dünya edebiyatında Alman romanını temsil eden yazarların başında gelen Thomas Mann'ın ilk romanı olan 'Buddenbrooklar', Kasım Eğit'in çevirisiyle Can Yayınları'ndan piyasaya çıktı.

Mann’ın 'Bir Ailenin Çöküşü' altbaşlığıyla 1900 yılında, 25 yaşında kaleme aldığı roman, Kuzey Almanya’da yaşayan zengin bir burjuva ailenin ve aile ticarethanesinin birkaç kuşak boyunca geçirdiği değişimi ele alıyor.

Thomas Mann’ın dünya çapında başarıya ulaşan romanında, yer yer taşlamalı bir biçimde, yazarın kendi ailesi gibi Lübeckli bir tüccar ailenin çöküşü anlatılıyor.

Bu açıdan 'Buddenbrooklar’da öne çıkan, burjuvazinin çalışkanlık, tutumluluk ve görev bilinci gibi değerlerinin, sanatsal ve entelektüel yaşam biçimleriyle olduğu kadar kötü alışkanlıklar, lüks, avarelik, din, hastalık ve ölümlerle de yıkılması.

Birçok eleştirmenin 'Venedik’te Ölüm'den bile büyük bir yapıt olarak değerlendirdiği 'Buddenbrooklar', modern yaşama ayak uyduramayan saygın bir ailenin çöküşünün öyküsüdür.

Doğumlar, evlenmeler, boşanmalar, ölümler, başarılar ve başarısızlıklar aracılığıyla orta sınıf yaşamının ustalıklı bir portresini çizen roman, aynı zamanda kaybolan burjuva değerler için bir ağıt niteliğini taşıyor.

1929’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Mann’ın yapıtı, modern edebiyatın klasikleri arasında yer alıyor.

'Venedik’te Ölüm', 'Tonio Kröger', 'Büyülü Dağ', 'Doktor Faustus' gibi yapıtların yazarı Thomas Mann’ın 666 sayfalık 'Buddenbrooklar'ı 31.5 YTL satış fiyatına sahip.

1875 yılında Lübeck'te doğan ve bir tüccar ailenin çocuğu olan Thomas Mann, ilk büyük eserini 1901'de yazdı: 'Buddenbrook Ailesi'.

Daha sonra yazdığı 'Büyülü Dağ'da bir uygarlığın tümüyle çöküşünü, 'Doktor Faustus'ta son savaştan yıkıntı halinde çıkan Almanya'yı anlatan Mann, Hitler iktidara gelince sürgüne gönderildi.

1936'da da Alman vatandaşlığından çıkarılan ve çeşitli ülkelere sığınan Thomas Mann, burjuva geleneklerine ve ahlakına karşı çıkan kesin ve gerçekçi gözlemleriyle natüralist bir yazardır


Değiştirmeye... değiştirmeye geldik!

FİLOZOFLAR FUTBOLCU OLSAYDI
Mark Perryman, çeviren: Almila Özdek, İlkbiz Yayınları, 2004, 131 sayfa
Ders: Futbol. Konu: Dünyayı anlamak, dönüştürüp, değiştirmek için mücadele etmiş insanlar, yani filozoflar olunca, baştan birkaç soru sormak olmazsa olmaz... Nedir bugün futbolun hayatımızdaki yeri? 'Ölmeye geldik' diyen binlerce taraftar gerçek (bırakalım gerçeği, ortalama) birer futbol tutkunu olabilir mi? Futbol da artık bir endüstri ise bir endüstriden keyif çıkarmak mümkün müdür? Ve futbol, kitleleri uyutmak için bir afyon değil midir son tahlilde? Sorular uzar gider. Onun için topu daha fazla dolaştırmadan, doğrudan gol bölgelerine inelim ve biraz da 'radyo günleri' havasında ilerleyelim satırlararasında...
Mark Perryman, İlkbiz Yayınevi'nden çıkan 'Filozoflar Futbolcu olsaydı' adlı kitabında, filozoflardan bir futbol takımı kurmuş. Önce takıma bir göz atalım. 4-4-2 dizilişiyle sahaya çıkan filozofsporun kalesinde, "Bunca yıl dünyanın bana sunduğu sayısız tecrübeden sonra, ahlak ve sorumluluk hakkında uzun vadede en emin olduğum şeyleri futbola borçluyum" diyen Albert Camus var. Savunmanın sağında feminizmin anası, erkeklerin neden kendilerini özne, kadınları da nesne olarak işleyen yazılar yazdıklarını anlamamızı sağlayan Simone de Beauvoir; solunda ise 'Körfez Savaşı Olmadı' diyen provokatif Jean Baudrillard; savunmanın göbeğinde, futbolun üç sonuca da açık bir oyun olduğunu bilen, asıl meselenin 'olmak ya olmamak olduğunu' savunan Shakespeare ve kelimenin tam anlamıyla tehlikeli bir isim Friedrich Nietzsche var.
Orta saha biraz naiv ama akıl dolu isimlerden kurulu: Ludwig Wittgenstein, Oscar Wilde (o parti senin bu parti benim; gece yaşantısına dikkat etmez ise futbol hayatı çok kısa sürebilir), Sun Tzu ve göstere göstere attığı goller ve şık çalımlarıyla ünlü Umberto Eco var. İleri ikilide Antonio Gramsci (Yalnızca sahaflarda bulabilirsiniz artık onun yapıtlarını, ne yazık) ve takımın en genç, dolayısıyla da tecrübesiz ismi Bob Marley var.
Karşılaşma başlamak üzere, söz merkez stüdyolarında.



İKİ GENÇ KIZIN ROMANI
Perihan Mağden

“Behiyem”, diye boynuna atlıyor Handan. “Nerdeydin? Evde bulamayınca merak ettim seni. Beni bırakıp gitmenden korktum.”

Bırakıyor Handan Kokusu tüm deliklerini bassın; bütün çiziklerini, eziklerini, yaralarını, yırtıklarını kapatsın, iyi etsin. Bırakıyor kendini Handan Kokusu’nun şimdiye dek Behiye’yi bir kez bile yanıltmayan iyi ediciliğine. Kavuştu Handanına. Satmadı onu; döndü işte yazlıktan koşa koşa. Sarmaş dolaş salondaki koltukta oturuyorlar şimdi. Olmaları gereken yerde, olmaları gereken halde. Birbirlerinin kollarında Handan ile Behiye.

2005 yılında Kutluğ Ataman tarafından “2 Genç Kız” adıyla sinemaya aktarılan, İngilizce, İtalyanca ve Macarca’ya çevrilen “İki Genç Kızın Romanı”; ait olmaya, sevmeye, geçmiş yaraları sarmaya ve yeni yaralarla baş etmeye çalışmanın acıtıcı hikayesi...
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #37 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:33
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri



ZABİT VE KUMANDAN İLE HASBİHAL
Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk’ün yazarlığı, askerliği ve devlet adamlığının gölgesinde kalmıştır. Oysa ki Mustafa Kemal daha Harp Akademisi’nden mezun olduğu dönemlerde mesleki kitapçıklar yazdı, çevirdi. Devlet adamlığı döneminde de Nutuk’unun yanı sıra Yurttaşlık Bilgisi ve Geometri kitaplarını kaleme aldı, tarih ders kitaplarının bazı bölümlerini yazdı.

Nuri Conker (1881-1937), Atatürk’ün mahalle, okul, meslek ve silah arkadaşıydı. Trablusgarp’ta, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda beraberdiler. Yazdığı tek kitap olan Zabit ve Kumandan, Mustafa Kemal’in Hasbihal’i kaleme almasına vesile oldu. Cumhuriyet döneminde komutanlık, diplomatlık ve milletvekilliği görevlerinde bulundu.

1914... Osmanlı Devleti, Balkan ve Trablusgarp savaşlarından yeni çıkmıştır. Osmanlı ordusunun iki genç subayı, bu savaşlarda yaşanan başarısızlıklar üzerine kafa yormaktadır. İlkin Nuri Conker Zabit ve Kumandan kitabında, sorunları ve çözüm önerilerini gündeme getirir. Dostu ve meslektaşı Mustafa Kemal, bu kitabı okur okumaz, Zabit ve Kumandan ile Hasbihal’i kaleme alır.

Birbirini bütünleyen ve pekiştiren bu iki kitabın başlıca temalarından biri iyi yöneticiliktir. Her ikisi de, ordunun yaşadığı başarısızlığın asıl çözüm adresi olarak, komuta kademelerini gösterir. Askerler için hem bilimsel birikimin hem de cesaret ve kendi başına karar alma başta olmak üzere, pek çok bireysel niteliğin önemini ve gereğini savunur.

Ancak çok geçmeden Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girince, Mustafa Kemal de kitabını bastırmayı ertelemek zorunda kalır. Buna karşılık iki dost, Çanakkale’de Anafartalar ve Conk Bayırı’nda, kitaplarında yazdıklarının sözde kalmadığını kanıtlar. Birlikleri zorlu muharebelerden büyük başarılarla çıkar.

Mustafa Kemal kitabını ancak, mütarekede döndüğü İstanbul’da, 1918 sonunda yayımlar. Kitabın basımından altı ay kadar sonra da Anadolu’ya geçerek İstanbul ile ilişiğini keser. Adı mütareke ve işgalle birlikte anılan Damat Ferit Hükümeti de kitabı toplattırarak imha eder.

‘Zabit ve Kumandan ile Hasbihal’ ilk baskısından sonra 1956’da, Hasan Âli Yücel tarafından İş Bankası Kültür Yayınları’nın ilk kitabı olarak yayımlanmıştır.

Atatürk’ün doğumunun 125. yılı vesilesiyle hazırlanan bu yeni baskıda, Atatürk ve Conker’in kitapları biraraya geliyor. Üstelik özgün ve sadeleştirilmiş metinleri ilk kez karşılıklı sayfalarda birarada...






“Vurulmuş bir insanı ilk o zaman görmüş. Kurşunların açtığı yarayı, insandan akan kanı da. Efsanelerin ölebileceğini de anlamış. Bütün kasabalılar gibi, kaçakçının namını duyan herkes gibi hayal kırıklığı içindeymiş. Bütün pusulardan sağ kurtulacağını, yara alsa da asla ölmeyeceğini, ele geçmeyeceğini düşündüğü namlı kaçakçı vurulmuş işte. Onun bir gün, beklenmedik bir anda ortaya çıkacağını düşündüğünde, gözlerinin önünde beliriveriyormuş kaçakçının çıplak, kurşunlarla delik deşik vücudu. Karısının yüzündeki mahzunluk, çocuklarının yetim duruşu, efsanenin bittiğini hatırlatıyormuş her defasında.

Yine de günlerce konuşulmuş bu olay. Kimsenin başka konuşacak bir şeyi de yokmuş zaten. O zamanlar şimdiki gibi değilmiş, her gün vurulmuyormuş insanlar. Kırk yılda bir böyle bir olay olacak da insanlar konuşacak doya doya; o zamanlar öyleymiş...”

Masallarıyla birlikte masumiyetlerini de kaybedenlerin ayakta kalabilme mücadelesini anlatan öyküler...




Güpegündüz gelen bir gurup asker esrarengiz bir şekilde Sunrise vadisi, Nevada’da yaşayan herkesi tahliye eder. Dakikalar sonra gerçekleşen korkunç patlamada evler, arabalar ve oyun parkları harap olur. Vadi sadece saniyeler içinde yok olmuştur.

Bir solukta okuyacağınız, patlamalarla dolu ve tek kelimeyle şok edici bir gerilim romanı olan Londra Köprüleri, Alex Cross’u bu roman türünün belki de en başarılı karakterlerinden biri yapıyor.
- Dallas Morning News-





Toplumun şiddete karşı duyarsızlaştığı, kötülüğün hâkim olduğu sokaklarda işlenen sıra dışı cinayetler. Öldürmekten çok cezalandırmayı amaçlayan, adli tıp yetkililerini çaresiz bırakan faili meçhuller. Bilimin açıklayamadığı, iz bırakmayan ve zamanla hayranlık uyandıran bir katil.

Nişantaşı’nda şık bir restoran, Beşiktaş’ta bir döner salonu, Kuzguncuk’ta küçük bir lokanta ve Gaziantep’te bir kebapçı. Tüm yemek sanatçılarını buluşturan gizemli tesadüfler.

Şiddet kapınızı çaldığında, ailenize dokunduğunda, adalete inancınız kalmamışsa ne yaparsınız?

Şimdi ilahi adalet zamanı!

__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #38 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:34
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri



"Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir...gider gelirdi.. Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi. Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı. Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi..."

Aytmatov'un çok tanınan eserlerinden biri olan "Gün Olur Asra Bedel", diğer adıyla "Gün Uzar Yüzyıl Olur" esas itibarıyla Sovyetler Birliği döneminde yaşanan sosyal ve kültürel sorunların bir öz eleştirisidir. Aytmatov, romanında, geçmişin efsaneleriyle geleceğin bilim kurgusunu harmanladığı çok özel bir teknik uygulamıştır.

Çağdaş romancılığın başyapıtlarından biri olan Gün Olur Yüzyıl Olur, aslında yalın bir kurguya dayalıdır. Uçsuz bucaksız bozkırların kuş uçmaz kervan geçmez köşelerinin birinde, belki ayda bir trenin geçtiği istasyonda görevli iki arkadaştır, Yedigey ve Kazgangap.

Aytmatov romanında, sıradan bir yaşamdan, ulusal ve toplumsal sorunlara gönderme yapar.Yer, Sarı Özek bozkırıdır...Kırgızistan'ın uçsuz bucaksız bozkırlarının birinde Sarı Özek'teki basit ve tekdüze bir yaşamın; demiryolcu Yedigey'in, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri arkadaşı ve en yakın dostu Kazangap'ı, vasiyeti üzerine, atalarından miras kaldığına inandığı ve kutsal bildiği Sarı Özek bölgesinde bir mezarlığa gömmek istemesinin ve bu süreçte yaşadığı çelişkilerin öyküsüdür. Çevre ve kişiler, bize pek yabancı olmayan, Orta Anadolu bozkırlarının ve halkının adeta bir kopyasıdır.

Aytmatov'un yapıtlarında başlangıç, aynı zamanda bitiştir. Başlayan her şey biter, biten her şey de yeni bir başlangıçtır. Zamanın erdiği bozkırlarda, gün, yüzyıl kadar uzun; geçen yüzyıllar ise bugün kadar yakındır aslında. Aytmatov tren raylarının sonsuzluğa uzayıp giden kıvrımları arasında yiyecek arayan bir tilkinin yaşadıklarını adeta empatik yaklaşımla yaşatır bizlere.

Kazgangap, sağlığında, Kırgız efsanelerinin birinde adı geçen Nayman Ana türbesinin yer aldığı Ana Beyit bölgesine gömülmek istediğini söylemiştir.
Her şey, bir devenin sırtında Ana Beyit mezarlığına yol alan cenaze konvoyunun en önünde giden Yedigey'in bilincinde oluşur ve gelişir. Sarı Özek'teki istasyondan kutsal mezarlığa giden cenaze konvoyunun başını çeken Yedigey, can dostu Kazgangap'la yaşadıklarını, bu kısa yolculuk sırasında geri dönüşlerle bilinç üstüne çıkarır. Romanın ilerleyen sayfalarında, anlatılanların, bu yolculuk boyunca tahayyül edilenlerin ürünü olduğu ortaya çıkar. Yedigey, koca ömrü, bir güne hatta saatlere sığdırır; geçmişin, şu anın ve geleceğin aynı şey olduğunu, deve sırtındaki bilinç akışlarında yaşar ve yaşatır.

Gün Olur Yüzyıl Olur, dönemin yönetim anlayışına, Stalin diktatörlüğüne eleştirel bir bakış getirir. Bu eleştirel bakış, devlet kademelerinde görev yapan kişilere olumsuz karakterler çizilmesiyle kendisini gösterir. Roman kahramanlarında Sabitcan, bozkırın karşısında şehri, sıradan Kırgızın karşısında ise yönetime yakın, toplumsal yabancılaşmaya örneği temsil eder. Aytmatov'un yapıtlarında olumsuz kişilerin şahsında, sistemin yozlaşmış uygulamaları, üstü kapalı da olsa acımasızca eleştilir.

Yedigey, can dostu Kazgangap'ın naaşını vefa borcunu ödemek üzere küçük bir cenaze konvoyuyla Ana Beyit'e götürmektedir. Ancak, destan kahramanı Nayman Ana'nın mezarının bulunduğu Ana Beyit'te, Sovyet yönetimince bir uzay üssü kurulmuştur.

Cengiz Aytmatov, romanında "mankurt" kavramını bir sosyoloji terimi yapacak derecede çarpıcı sosyolojik saptama yapar. Mankurt, Aytmatov'dan sonra, geçmişini unutmuş, bedeniyle ve ruhuyla karşı tarafın buyruğu altına girmiş, yeni efendisine yaranmak için kendi değerlerine, ailesine ihanet edenlerin ortak adıdır.

Nayman Ana, mankurt olan oğlunu kurtarmaya çalışan, umut ve korku dolu bir yürekle çalkalanan bir Kırgız anasıdır. Onun mücadelesi, trajediyle bitse de, sonraki yüzyıllarda yaşanacaklara âdeta geçmiş çağlardan, ötelerden bir uyarıdır.

Kırgız ananın trajedisi, bulduğu sandığı bir anda, oğlunun okuyla öldürülmesiyle, efsaneden modern topluma bir projeksiyon tutar. Tarihsel mankurtlaşma, aslında, modern zamanlarda yaşanan mankurtlaşmanın iz düşümüdür âdeta.

Gün Uzar Yüzyıl Olur'da geçmiş ile şu an, gerçekler ile destanlar iç içedir. Juan Juanlar, Sarı Özek bozkırında yaşayan Naymanların topraklarını istilâ eder. Tutsak aldıkları Nayman gençlerinin kafalarına yaş deve derisinden bir başlık geçirirler. Güneş altında kurumaya ve daralmaya başlayan deri, esirlere korkunç acılar verir. Tutsaklar bu işkencenin sonunda ya ölürler ya da mankurtlaşırlar yani belleklerini ve bilinçlerini yitirirler. Juan Juanlar, tutsakların anılarını belleklerinden silmekle, insanlığın bilincini yok etmekle insanlık onurunu ayaklar altına almayı başarmış (?) bir topluluktur.

Mankurtlaşan tutsak artık efendisinden başkasını tanımaz. Ne anasını, ne babasını, ne de bir başka şeyi hatırlar. Ağzı var, dili yoktur artık; isyanı ve itaatsizliği hiç düşünmeyen tek varlıktır yeryüzünde.,

Yedigey'in Kazgangap'ı gömmek istediği yer, Nayman Ana'nın mezarı artık uzay üssüdür. Romanda yerleşik sistemin değerlerini simgeleyen Kazgangap'ın oğlu Sabitcan ise babasının cenazesine dahi zorla gelmiştir; herhangi bir sorun çıkmadan bir an önce törenin bitmesini ve şehre dönmeyi istemektedir.

Üsse yaklaşan cenaze konvoyunu durduran nöbetçiler, buranın askerî bölge olduğunu söyleyerek cenaze konvoyunun Ana Beyit'e girmesine izin vermek istemezler. Tartışma sürerken Nöbetçi subay gelir. Nöbetçi subay Kırgız kökenli bir delikanlıdır. Kendi halkından bir muhatapla karşılaşan Yedigey sorunu çözeceği inancıyla konuyu açıklamaya başlar. Nöbetçi subayın cevabı çok kısa ve çarpıcıdır: "Yoldaş, Rusça konuş" . Yedigey afallayarak niçin Kırgızca konuşmadığını sorar. Kırgız subay görevde olduğunu, görevde iken Kırgızca konuşamayacağı cevabını verir.

Konvoy çaresizlik içinde, kutsal topraklardan uzaklaşır. Yedigey başka bir yerde cenazeyi yaparak gömer; ancak Kırgız geleneklerini, tam olarak bilmeden ve uygulayamadan gömmek onu çok rahatsız etmiştir.

Aytmatov, baskıcı bir rejimin yerel ve ulusal değerleri silmeye çalıştığı bir zamanda alegrofik imgelerle ulusal kimliğini örten perdeyi aralamayı bilmiş, toplumsal sorunları ve bu sorunların derin yapılarını zamanın gündemine taşıma olanağını yaratmış ve romanlarıyla insanlığın hizmetine sunmuştur.





Tolstoy’un inanılmaz gözlem gücünü ve hassas duyargalarını toplumsal eşitsizliğe, üst sınıfların kalpsizliğine ve suçluluk duygularına ve Çarlık Rusyası’nın acımasız bürokrasisine yönelttiği en eleştirel romanıdır Diriliş.

“Diriliş’i bir seferde okudum. Çarpıcı bir eser... En ilginç kahramanlar, prensler, generaller, ihtiyar hanımefendiler, köylüler ve mahkûmlar... Ne usta bir kalemi var Tolstoy’un. Romanının ise sanki sonu yok.”


Azap Yolları-1 İki Kızkardeş


Azap Yolları, "İki Kız Kardeş", "Yıl 1918", "Kederli Sabah" ciltlerinden oluşan bir nehir romanıdır. Birinci Dünya Savaşı, Büyük Sovyet Devrimi, uzun ve zorlu iç savaş yıllarının zengin bir panoramasını sunan eser, tüm derinliği ve karmaşıklığı ile insan doğasını, olaylar içindeki insanların ıstırap ve sevinçlerini büyük bir başarıyla dile getirir.

Romanda, Rus devrim tarihinin zengin fonu üzerinde, burjuva bir ailede yaşayan iki kız kardeşin yaşam serüvenine tanık oluruz. ama yaklaşan büyük toplumsal fırtına etkisini, eğlence partileri, türlü oyalayıcı etkinlikler içinde bu iki kız kardeşin dünyasında da hissettirir. Büyük kız kardeş Büyük kız kardeş Katya, Vadim Petroviç isimli zengin bir avukatla evlidir. Küçük kız kardeş Daşa ile genç mühendis Telegin arasında bir aşk doğar. Roman bir yandantüm ayrıntılarıyla fırtınalı bir devrimi, çekilen insan üstü acıları önümüze sererken, bir yandan da bu kahramanların aşklarını iç dünyalarında kopan fırtınayı, "azap yolları'nda büyük bir yurt sevgisiyle güçlenen kişiliklerini duru bir destan havası içinde betimler. Romanda, ayrıca, yeni bir toplumun kanlı doğumu, ülkelerine derin yurtseverlik duygularıyla bağlı kimi aydınların yanlış tercihleri, olaylara yön veren tarihi kişiliklerin iç dünyaları da ustalıkla gözler önüne serilir



Daisy Miller, Henry James hayranlarının dışındaki okurların da büyük beğenisini kazanmış, kısalığından ötürü yazarın büyük eserlerinden sayılmasa da en popüler eseridir.

New Yorklu varlıklı bir ailenin asi, toplumsal sınırlamalara aldırmayan “vahşi çiçek”inin olağanüstü güzel ve “masum” bir genç kız olarak tasvir edilmesi Amerika’daki muhafazakâr çevrelerin tepkisini çektiği için kitap önce İngiltere’de yayımlandı. James, Daisy Miller’da “aristokrat” geçinen yakınlarının etkisinden sıyrılamayan genç bir Amerikalının, olağanüstü güzel bir genç kız karşısındaki büyülenişini anlatır. Vevey’de, göle bakan bir otelin bahçesinde karşılaştığı Daisy, Winterbourne’u bir ikileme sürükler. Genç kız “önüne çıkan her erkekle flört etmekten” çekinmemektedir, oysa Winterbourne onu “işlenmemiş bir cevher” gibi görmek ister. Eleştirmen Leslie Fielder’a göre Daisy, “edebiyattaki Amerikan prenseslerinin ilki, Avrupalı erkeklerin başını döndüren Amerikalı kadın turist tipinin ilk örneğidir. Avrupalı erkeklerin anlamadığı şey, Daisy’nin masumiyetinin doğuştan geldiği, o efsanevi masumiyetin ve saflığın yaptığı ya da söylediği hiçbir şeyle bozulmayacağıdır




__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #39 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:34
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri



İÇİMDEKİ TİMSAH
Ali Poyrazoğlu

Ali Poyrazoğlu... Hep çok yönlü, hep çok renkli, hep çok ilginç...
Sohbetleriyle, oyunlarıyla, yazılarıyla...
Tiyatroculuğu, radyoculuğu, televizyonculuğu, yönetmenliği,
çevirmenliği, kuklacılığı, yazarlığıyla...
İçinde yaşadığı topluma ironik-eleştirel bir gözle bakabilen...
En gülünecek olayları ciddiyet penceresinden, en ağlanacak olayları gülerek gözleyebilen...
Gündelik yaşam içinde kıyısından geçtiğimiz, farkına varmadığımız, sıradan saydığımız küçük hadiseleri örtülerinden sıyırıp önümüze koyabilen...
Yalın ve dolaysız anlatımıyla, gündelik konuşma diliyle,
hepimizin yaşadıklarını hepimiz için kâğıda döken...
Güldürürken düşündüren, eleştirirken güldüren bir usta.
Tadına doyulmaz sohbetlerinden bir demetiyle yine karşınızda.
Tanımayanlar tanısın, tanıyanlar hasret gidersin diye...
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #40 (Daim)  
Eski 25.08.06, 20:38
monster - ait Avatar
Yeni Üye
 
Üyelik Tarihi: 11.08.06
Mesajlar: 49
Karizma Puanı: 80
monster is on a distinguished road
Ce: Roman Özetleri

kitap okumayı pek sevmesemde yine de tşk
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla