Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu
Geri Dön   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Eğitim, Öğretim & İş Dünyası > Lise ve Ortaöğretim > Yıllık Ödevler
Duyuru

Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
  #21 (Daim)  
Eski 20.08.06, 22:01
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri


Kuzeyin ormanlarında yaşam kavgası... Açlık ve hayatta kalma çabası... Beyaz Diş, bir kurt kırması; damarlarında hem kurt hem de köpek kanı taşıyor. Ormanda yapayalnız, hayatta kalmaya çalışıyor. Bir gün, o ana dek yaşadığı mağaranın duvarını geçip hayata atılıyor ve her şeyi en baştan keşfetmeye koyuluyor. Vahşî doğanın çetin şartları, yaratılışındaki sertliği gün geçtikçe daha çok besliyor. Ve sonunda Beyaz Diş, amansız bir kurt oluyor. Derken efendiyi, yani insanı tanıyor.

Usta yazar Jack London, Beyaz Diş'te bir kurt ve ona 'sahip çıkan' farklı efendiler üzerinden evcilleşmenin imkânını sorguluyor.

Jack London’ın klasikleşmiş ölmez eseri Beyaz Diş’... Derleme ya da uyarlama değil bu yapıt. Günümüz Türkçesiyle, duru, akıcı bir dille yapılmış, yepyeni bir çeviri. Yazarın en önemli başarılarından olan bu yapıt, Kuzey Amerika yerli yaşamının ve altına hücum yıllarının capcanlı bir aktarımı değil yalnızca. Vahşi dünyada aidiyetini kaybetmemek için mücadele eden ama nice güçlük ve eziyetlerden sonra katıksız ve koşulsuz bir sevgiyle yeni bir özgürlüğü kazanan kurt köpeğinin kimliğinde, benliğimizi oluşturmada çevremizin etkilerinin de çarpıcı bir incelemesi aynı zamanda.
London, çetin ve acımasız bir ortamda türler arasındaki hayatta kalma savaşının vahşi gerçeklerini sürükleyici ayrıntılarla gözler önüne seriyor. Önce kurt olarak doğup sonra köpeklerin ve insanların dünyasını tanıyan Beyaz Diş’in öyküsü son derece çarpıcı.
Beyaz Diş, cesaret ve bağlılığın, tehlike ve maceranın öyküsü olduğu kadar, insan kalbinin derinliklerine işleyen bir kurtuluş ve sevgi hikayesi aynı zamanda.




NASA uydusu, Kuzey Kutbu’nda buzların derinliklerine gömülü az bulunur bir nesnenin varlığını belirleyince herkes şaşkına döner. Uzun süredir yeni arayışlar içinde bocalayan Uzay Dairesi bu buluşu bir zafer olarak niteler. Bu durum, ABD uzay politikası ve eli kulağındaki başkanlık seçimlerini derinden etkileyecek bir zaferdir aynı zamanda.
Oval Ofis’in yeni sahibinin kim olacağı belli değildir, ama Başkan, Beyaz Saray Gizli Servis Analizcisi Rachel Sexton’ı, bu yeni buluşun gerçekliğini kanıtlaması için Milne buzuluna gönderir. Karizmatik bilim adamı Michael Tollan ve uzmanlardan oluşan bir ekip eşliğinde Rachel akla hayale gelmeyen ve tüm dünyayı korkunç ihtilaflara sürükleyecek bilimsel bir sahtekarlığı ortaya çıkarır.


Rachel, Başkan’la iletişim kurmadan önce, Michael ile birlikte ölümcül görev gücünün saldırısına uğrar. Gerçeği gizlemek uğruna hiçbir engel tanımayan esrarengiz bir güç kırıcı ve suikastçılardan oluşan özel ekip onları ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.
Ekibin, ölümcül olduğu kadar ıssız bir ortamda canlarını kurtarmaya çabalarken, hayatta kalabilmek için tek bir umutları vardır: Bu korkunç tuzağın perde arkasında kimin olduğunu bulmak. Gerçeği öğrendiklerinde ise akıllara durgunluk veren bir ihanet ile karşılaşacaklardır.


Ünlü yazar Dan Brown, İhanet Noktası ile okuyucularını çok gizli ulusal keşif dairesinden kuzey kutbunun devasa katmanlarına ve oradan da tekrar Beyaz Saray Batı Kanadı’nın buram buram güç kokan koridorlarına taşıyor.
Bilim, tarih ve politikayı harmanladığı ünlü romanı Melekler ve Şeytanlar’dan sonra, Brown hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlatan her köşenin ardından şaşırtıcı sürprizlerle dolu müthiş bir gerilim romanı ile bir kez daha okurlarıyla buluşuyor. İhanet Noktası, ustaca yazılmış bir gerilim romanı.




Hat sanatının büyülü dünyasında bir kadın ...
“Hattatlar içlerinden yazar, sonra kararan bedenlerinden küçücük bir parçayı harfler aracılığıyla dışa yansıtırlar.”

Yasmine Ghata, Türk hat sanatının 20. yüzyıldaki önemli temsilcilerinden olan büyükannesi Rikkat Kunt’un hayatından esinlenerek, onun dilinden yazdığı bu ilk romanında şiirsel ve yalın anlatımı ile büyülü bir atmosfer yaratıyor. Yaşamdaki düş kırıklıklarının acısını sanatı ile dindirmeyi başarmış duyarlı bir kadının iç dünyasını yansıtırken, eski önemini yitiren bir sanat dalını incelikli bir yaklaşımla anıyor.
‘Hattatların Gecesi’, yazıya tutulmuş bir ayna. İçte ve dıştaki yolculuklarımızın tanıklığı aynı zamanda.


Fransa’da en çok satanlar listesine giren ve 2004 yılı Renaudot Ödülü’ne aday gösterilen bu roman, yazarın hiç tanımadığı büyükannesine ulaşma isteğinin, onunla paylaştığı hat sanatı aşkının ürünü.


1975 doğumlu, Türk-Lübnan asıllı bu genç yazarın romanı, ilginç bir tesadüf sonucu yazılmış. Sorbonne Üniversitesi’nde sanat tarihi okuyan ve İslam sanatları üzerine uzmanlaşan genç kadın, Louvre Müzesi’ndeki Sabancı Koleksiyonu hat sanatları sergisini gezerken tanıdık bir isme rastlamış. Büyükannesi Rikkat Kunt’un önemli bir hat sanatçısı olduğunu bu sayede keşfetmiş. ‘Hattatların Gecesi’, dilindeki ustaca yalınlık ve anlatımındaki şiirsellik ile “kadın kitabı” betimlemesini bambaşka bir düzleme taşıyan, edebi değeri yüksek bir yapıt. Duyarlı bir kadının hayata, sanatına bakışındaki özgünlük, yaşadığı acıları anlatırken kendine acımaktan uzak ifadesi, düşük kırıklıklarının tesellisini sanatında buluşu... Bir solukta okunan, sürükleyici, etkileyici bir roman.


Yazar, ölmüş büyükannesi ile iletişim kurma arzusunu yansıtırcasına, kitabın anlatıcısı olarak büyükannesinin ruhunu seçmiş. Daha ilk cümleden bize ölümünü haber veren Rikkat Kunt, ilk evliliğinden başlayarak hayat hikayesini anlatıyor. Yaşarken sık sık ölmüş hattatların ruhları onu ziyarete geliyor, sanatına yön veriyorlar.


Harf devrimi ile birlikte bu sanatın yok olmaya yüz tutmasından ve hattatların terk edilmişliklerinden bahseden Yasmine Ghata’nın geçmişe özlemi kuşkusuz sanatsal ve duygusal açıdan değerlendirilmeli. Yazar da önemi eleştirme yetkinliğini kesinlikle kendinde görmediğini açıkça ifade ediyor ve “Acı çeken bir meslek grubu, Cumhuriyet’teki gelişmeler karşısında önemsiz kalıyor” diyor.


Duyarlı, acılarını içine gömen, gerçek bir sanatçının öyküsünü anlatan ve kuşkusuz edebi açıdan da değerlendiren bir kitap...
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #22 (Daim)  
Eski 21.08.06, 20:01
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri


Babasından duyduklarının ışığında Nazi kamplarında can veren dedesiyle babaannesinin anılarını ve başka insanların anılarını romanlaştırarak genç yaşta ün kazanan bir yazar olan 39 yaşındaki Joshua Seigl, bekâr bir erkek olarak çok değer verdiği bağımsızlığından ödün vermesini elden giden sağlığına yormak zorunda kalır. Kafasını toplayamamaktan, işlerini bitirememekten şikâyetçidir. Kendini daha çok kitaplara ve araştırmalara vermiştir. Yaşamının bu evresinde heyecan aramakta, aynı zamanda bundan kaçınmaktadır; artık alışkanlığa dönüşen yalnızlığından aslında pişmandır. Kendine bir asistan arayışına girişmekle ayrıcalıklı yaşantısının en tehlikeli serüvenine atıldığının farkında değildir.

Vücudunun çeşitli yerlerindeki tuhaf dövmeleriyle hoş, çekici genç bir kadın olan Alma Busch Seigl’de karmaşık duygular uyandırır. Acıma? Arzu? Sorumluluk? Suçluluk? Kızın hazin geçmişinden ve sorunlu kişiliğinden habersiz onu asistanı olarak işe alır. Seigl ve Alma birlikte atıldıkları yanlış anlamalarla, bilinmezlerle, keskin dönemeçler dolu serüvenlerinde el yordamıyla ilerlerken sürüklendikleri beklenmedik ama kaçınılmaz sonun ardından gelen son perde hiç beklemediğimiz bir kapanıştır.


Joyce Carol Oates gizemli gerilim ve şaşırtıcı duygusallık arasında ustaca bir denge kurarak etnik nefretin çağdaş tragedyasını irdelemekte ve arzularımızın kabul edilmiş sınırlarını sorgulamaktadır. Dövmeli Kız Oates’un en aykırı romanlarından biridir.

Joyce Carol Oates
Joyce Carol Oates kısa öykü dalında National Book Ödülü ile PEN Yazarlar Derneği’nin Malamud Ödülü’nü almış bir yazardır. Çağımızın en kalıcı öykülerinin yazarı olan Oates’un We Were Mulnaveys ve Blonde adlı kitapları Amerika Birleşik Devletleri’nde çok satan kitaplar arasına girmiş, aynı zamanda National Book Ödülü’ne aday gösterilmiştir. Joyce Carol Oates, Princeton Üniversitesi Eski Yunan Klasikleri Bölümü’nde öğretim görevlisi, aynı zamanda 1978 yılından bu yana Amerikan Sanat Akademisi üyesidir.
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #23 (Daim)  
Eski 21.08.06, 20:02
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri


‘Batak’, çırpınan fakat ilerleyemeyen bir kişinin hikayesini anlatır. Romanın hemen başında aynı zamanda romanın kahramanı da olan Gide arkadaşı Hubert’e şunları söyler: “‘Batak’, özellikle seyahat edemeyen birinin hikayesi, Virgilius onu Tityre diye isimlendirmişti. ‘Batak’, Tityre’inkine benzer bir tarlaya sahip, oradan çıkmaya çalışmak bir yana tam tersine orada kalmaktan mutlu olan bir adamın hikayesi. İşte, hikayenin özeti.” Gide, ‘Batak’ adlı bu eserinde, Romalı düşünür ve edebiyatçı Virgilius’un ‘Kır Şiirleri’ isimli eserinden sıklıkla alıntılar yapar; Virgilius’un çobanlık yapan kahramanı Tityre ile kendi kahramanı arasında benzerlikler kurar.

‘Batak’ aynı zamanda, Andre Gide’in yazma sanatını da ortaya koymaktadır. Çünkü yazmak, roman yazmak ayrıntıları yakalamakla alakalıdır. Gide’in bu eseri de diğer romanlarında yaptığı gibi kurmaca dilinin hikâyesi üzerinedir. Andre Gide’in kendi kendini hicvettiği tek eser olan ‘Batak’ın satirik yönü, eseri, narsistik bir hale de sokuyor.
Çağdaş Fransız romancısı varoluşçu yazar Andre Gide’in yoğun sembollerle ördüğü ‘Batak’, sanatsal üretimin ne kadar sancılı olduğunu da ortaya koyuyor.



Colum McCann’ın dahi dansçı Rudolf Nureyev’in yaşamından yola çıkarak kaleme aldığı dansçı, Püren Özgören’in çevirisi ile Can Yayınları tarafından basıldı. Dansçı, bir Nureyev biyografisi olma iddiası taşımıyor, ancak Nureyev’i tanıyan kişiler tarafından onu en iyi anlatan roman olarak nitelendirilmiş. Yazar, Nureyev’in çocukluğunu, aldığı ilk bale derslerini, babasının baskısına rağmen Leningrad Bale Okulu’na gidişini, bu inatçı Tatar gencin çevresindekilerin tanıklığından aktarırken, 1961’de Batı’ya iltica edişinden sonraki dönem daha çok dansçının kendi ağzından anlatmış. Özlelikle birinci bölümdeki Sovyetler Birliği tablosu, ayrıntılara yer verilerek gerçekçi bir şekilde çizilmiş. İlerleyen bölümlerde ise, Avrupa’daik sanat ortamı ve bu ortamdaki pek çok ünlüyü yakından tanımak mümkün. Nureyev’in sahnede kusursuz olmak için gösterdiği insanüstü çabanın, küstahlığının, acımasızlığının yanısıra içindeki bitmez tükenmez aile özlemini, babasının onu bir kez bile var olduğu yer olan sahnede görmemiş olmalarının üzüntüsü kusursuz bir akıcılıkla kaleme alınmış. Aşırılıklarla dolu yaşamını 54 yaşında 1993’te AIDS hastalığı ile noktalayan Nureyev’in, sahnedeyken izleyicilerin dikkatini mıknatıs gibi üzerine çekişi, dans ederken büründüğü vahşi güzellik, bir bakıma hem Dionysos, hem de Apollon oluşu son derece başarılı bir dille betimlenmiş., Geniş bir repertuara sahip olan Nureyev’in rollerini gerçekçi bir biçimde sahneye koymak için gösterdiği çabaya ve koreografi yeteneğine de değinilen roman, bale sanatının bu köşe taşını tanımak isteyenler için zengin bir kaynak.
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #24 (Daim)  
Eski 21.08.06, 20:03
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri



‘Europa’, bir yol anlatısı: Yetişkinlere yönelik bir anlatı kesinlikle. Zengin uluslararası karakterler geçidiyle birlikte, hayatını toparlamaya çalışan bir adamın bazen hayli eğlenceli bir şekilde, portresini çiziyor.
Milano Üniversitesi’nde İngilizce okutmanı olan Jerry Marlow’un yolculuğu Strasbourg’a giden bir tur otobüsünün arka sırasında, ortanın sağındaki koltukta başlar. Milano Üniversitesi yabancı dil okutmanları, beraberlerinde onlara destek olan -çoğu kız- öğrencilerle Avrupa Parlamentosu’na gitmektedirler. Haklı davalarını, eşit hak taleplerini duyurmaya...
Ancak, Avrupa’nın kalbine yapılan bu yolculuk bizi farklı yerlere sürükler: Saplantı derecesinde bir tutkunun peşinden zihnin dehlizlerine, en karanlık yerlerine girer, hatta zaman zaman aklın sınırlarında dolaşırız. Her şey birbiriyle bağlantılıdır: Aşk, arkadaşlık, ölüm, Eski Yunan, Fransız Devrimi ve tabii, Avrupa...
Çağdaş İngiliz Edebiyatı’nın en iyi örnekleri arasında sayılan eserleri büyük ilgi toplayan Tim Parks, geçtiğimiz yıl yayımlanan ‘Kader’ adlı romanı ile ilk kez Türk okuyucusunun karşısına çıkmıştı. Tim Parks yine Kanat Kitap tarafından yayımlanan ‘Europa’ ile bir kez daha karşımızda. Okuyucuyu pek çok şey hakkında, en çok da kendi hakkında düşünmeye zorluyor Tim Parks. Yine bilinç akışı tekniğini kullanarak ve yine kendine has ironik üslubu ile...
‘Europa’ 1997’de Booker ödülüne aday gösterildi!

Europa’dan
“Hayattaki bütün cinsel fantezilerimi onunla gerçekleştirdim. Dolayısıyla, bir bakıma hepsi elimden alınmış oldu.”
“Avrupa Topluluğu böyle bir tutku karşısında çaresiz kalırdı, diyorum kendi kendime.”
“ Carpe diem, evet, evet, gününü gün et, tadını çıkar, şimdi, şimdi, hep şimdi, sonra o aşk dolu, tutkulu birkaç değerli saate, güne, aya, her neyse, çakılıp kal; ardından gelecek boş, hüzünlü zamanlar boyunca orada çakılı kal.”
“ Onun adı, onun soyadı, onun göbek adı, onun kızının adı, onun ev telefonu, onun iş telefonu, onun adresi, onun sutyen numarası, onun doğum günü, onun isim günü, onun kızının doğum günü, onun kolyeleri, onun küpeleri, onun bilezikleri, onun broşları, onun hal halları, onun ayakkabı numarası, onun gardırobunun tamamı, onun en sevdiği içkiler, hamur işleri, et yemekleri ve tatlılar, onun kullandığı parfüm, deodorant, sigara, tampon, çiklet markaları ve daha yüzlerce ayrıntı, unutmana asla izin verilmeyecek olan şeyler. Onları unutmana asla izin verilmeyecek...”


Europa hakkında
“ Europa bir virtüözün elinden çıkma traji-komik bir gövde gösterisi…”
[Gabriele Annan , New York Review of Books]

“Ayrıntılara dürüstçe yaklaşımı ve zeka pırıltısıyla bu roman, Avrupa Birliği’nin siyasi yönü ile ilgilenen okuyucu açısından bulunmaz bir nimet. Avrupa’nın entegrasyon süreci hakkında fikir sahibi olmayıp yalnızca orta yaş krizine sarmalanmış iyi bir aşk hikayesi okumak isteyenler de ‘Europa’dan aynı şekilde zevk alacak.”
[Jo-Ann Mort, salon.com]

TIM PARKS (Yazar)
1954’te Manchester’da doğdu. Cambridge ve Harvard’da öğrenim gördü. İtalyan eşiyle birlikte 1981 yılında Kuzey İtalya’ya, Verona’ya yerleşti. Hâlen eşi ve üç çocuğuyla orada yaşıyor, üniversitede çeviri dersleri veriyor.
Alberto Moravia, Italo Calvino, Antonio Tabucchi, Roberto Calasso gibi İtalyan yazarlarını İngilizceye çeviren Parks’ın düzyazıları ve öyküleri de bulunmakta.
Romanlarından bazıları: ‘Tongues of Flame’ (1985), ‘Loving Roger’ (1986), ‘Cara Massimina’ (1990), ‘Goodness’ (1991), “Mimi’s Ghost” (1995), ‘Destiny’ (2000), ‘Judge Savage’ (2003).
Türkçe’de ilk romanı, Kanat Kitap tarafından yayımlanan ‘Kader’dir. (2004)



“Thomas Penman’ın Tuhaf Hatıraları”, senarist ve oyuncu olarak tanınan Bruce Robinson’ın (‘Withnail and I’, ‘The Killing Fields’, ‘Jennifer 8’, ‘Return to Paradise’, ‘Still Crazy’) ilk romanı. Yazarın hikaye anlatmadaki yeteneği, kitabı bir ilk romandan beklenmeyecek ustalığa eriştirmiş. Robinson, ‘Ölüm Tarlaları - The Killing Fields’ filmi ile senaryo dalında Oscar adayı olmuştu.

Otobiyografik ögelerin çok baskın olduğu bu eser, on dört yaşındaki Thomas’ın büyüme hikayesini anlatıyor. Olaylar 1950’lerin sonlarında, güneydoğu İngiltere’de (Thomas Penman’ın hayran olduğu ve izinden gitmek istediği Charles Dickens’ın yaşadığı yerlerde) geçiyor.


Thomas, birbirleriyle ancak köpek pisliği üzerinden iletişim kurabilen bir anne ve babanın, 1. Dünya Savaşı sırasında öldükten sonra yaralarını temizleyen kurtçuklar sayesinde hayata geri döndüğüne inanan ve bütün zamanını pornografi koleksiyonuna ayıran Mors operatörü bir büyükbabanın, umursamaz bir büyükannenin, aklı beş karış havada bir ablanın ve üç köpeğin yaşadığı bir evde, bir yandan patlayıcılar üretip bir yandan da büyükbabasının koleksiyonuna ulaşmanın yollarını arayarak “normal” bir hayat sürerken karşısına ailesi hakkında bambaşka sırlar çıkıyor. Bir yanda büyük aşkı ve gündelik hayatın sorunlarıyla boğuşan Thomas, bir yandan da bu sırları da çözmeye çalışıyor.
‘Gönülçelen’den [Çavdar Tarlasında Çocuklar] sonra büyüme sancıları hiç bu kadar eğlenceli ve dokunaklı anlatılmamıştı.

__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #25 (Daim)  
Eski 21.08.06, 20:04
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri



Alevi kökenli gelinine karşı nefret dolu öfke yumağı bir büyükanne; dayakçı, sarhoş bir baba; ezilmişliğini çaresizliğini çocuklarını döverek bastırmaya çalışan bir anne... Sonraları, genelevde edinilen dostlar, bir başka deyişle Çiçek Pazarı’nın öteki “çiçekleri”...
Mustafa Balel, ‘Peygamber Çiçeği’nde “kurmuyor”, anlatıyor. İçten, yalın, duygu yüklü bir üslupla, gördüklerini, hepimizin gördüğü, tanık olduğu yaşanmışlıkları taşıyor romanına. Kırıp dökmeden, bozmadan, olduğu gibi, ama incelikle işleyerek, özenle dokuyarak...


Peygamber Çiçeği’nin çok çocuklu, yoksul bir aileden geneleve uzanan yaşamını duyarlıkla aktarırken çocukluk ve gençlik yıllarının Sivas’ına bir ayna tutarak sınıfsal ve etnik ayrımları, yoksulluk ve bilgisizliğin, uçlarda yaşayan bu insanların hayatlarında açtığı onulmaz yaraları da irdeliyor.


Balel, keskin gözlem yeteneği ve güçlü tasvirleriyle hayat verdiği karakterler ve günlük yaşamdan kesitlerle donattığı olay örgüsünü kullanarak “bireysel” aracılığıyla “toplumsal”ı sorguluyor ‘Peygamber Çiçeği’nde.


Balel’in sımsıcak anlatımıyla bir döneme, çarpık değer yargılarına ve “yiten” bireylere yakılan bir ağıt.



Özet

Roman kahramanı Zeze çok çocuklu yoksul bir ailenin küçük çocuklarından biridir. Olaylar işsizlik yüzünden ruhsal bunalımlar geçiren bir baba, kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenmiş bir ağabey ve ablalar etrafında gelişir. Küçük kardeşi Luis henüz yaşananları algılayamayacak kadar küçüktür. Anne karakteri ise siliktir. Çünkü anne, ailenin geçimini sağlamak için çalışmak zorundadır ve çocuklarına ayıracak hiç vakti yoktur. Kısacası aile fertleri Zeze’yi anlayabilmekten çok uzaktır.

Zeze’nin mahalledeki insanlara yaptığı, çoğu kez zarar verme boyutuna ulaşan, şakalar ve yaramazlıklar, aslında yaşadığı yalnızlık duygusundan kaynaklanır. Ama o çevresindeki insanların söylediği gibi kendini “şeytanın vaftiz oğlu” sanır. Kötü bir çocuk olduğuna inanır. Yüreğindeki sevgi açığını kapatmak için hayali arkadaşlar yaratır. Bunlardan biri bir yarasadır. Diğeriyse yeni evlerine taşındıklarında her çocuğun bahçedeki ağaçlardan birini seçmesiyle ortaya çıkar: Hiç kimsenin beğenmediği bir şeker portakalı fidanı... Zeze, bu hiç de adil olmayan paylaşımda payına düşeni kabullendiğinde artık bir dostu daha olmuştur. Onlara isim takar ve onlarla konuşur.

Aile fertleri dışında Zeze’yle ilgilenen birkaç kişi göze çarpar. Bunlardan biri Edmundo Dayı, diğeriyse Zeze’nin öğretmenidir. Edmundo Dayı ona aradığı sevgiyi değilse de en azından ara sıra para verir ve kendince yeni şeyler öğretir. Öğretmense söylenenlerin aksine Zeze’nin mükemmel bir çocuk olduğu görüşündedir.

Bir süre sonra bir sokak şarkıcısı ortaya çıkar. Zeze onunla birlikte sokak sokak dolaşıp şarkı söylemeye başlar. Bu Zeze’nin severek yaptığı tek şeydir. Adam açık saçık şarkılar söylediği için babası onunla arkadaşlık etmesini istemez. Zeze bunu anlayamaz. Çünkü söylediği şarkıların anlamını bilmez. Bir gün sırf babasını mutlu etmek için ona bu şarkılardan birini söyler. Ve hayatının en kötü dayağını yer. Bu olaya en çok Gloria üzülür; aile fertlerinin onu dövmelerini yasaklar.

Zeze, en büyük dostunu yine bir yaramazlık sonucu tanır. Bu daha çok tehlikeli bir oyundur. Hareket halindeki arabaların arkasına yapışıp rüzgarı ve hızı hissetmek, onun deyimi ile yarasa olmak... Portekizli Manuel Valadares ‘in arabası çok fiyakalıdır. Bu yüzden yarasa olma oyununu bu araba üzerinde denemek için büyük bir istek duyar ve iş başındayken yakalanır. Portekizli, poposuna vurup onu çevredeki herkese karşı rezil etmiştir. Yüreği yoğun bir nefret duygusuyla dolar. Sonraları onu daha yakından tanıma şansına sahip olur. Ve bu adam yaşamdaki en çok sevdiği insan haline gelir.

Babasından yediği dayaktan sonra intihar etmeyi düşünür. Ama Portekizlinin desteğiyle vazgeçer. Ondan kendisini evlat edinmesini ister. Ne yazık ki adamın ömrü buna yetmez. Bir süre sonra ölüm haberi gelir. Talihsiz bir trafik kazası geçirmiştir. Portekizlinin ölümü Zeze’yi yaşamdan koparır. Daha sonra kendi içinde yaşadığı bir iç savaş başlar. Bu birkaç günlük süreç aynı zamanda Zeze’nin büyüme sürecidir. Hastalığı esnasında şeker portakalının çiçek açtığını öğrenir. Ama artık ne o, ne de yarasa önemlidir. Yaşadığı büyük acı Zeze’yi olgunlaştırmıştır.

Zeze: Başkahraman, yoksul bir ailenin küçük çocuklarından biridir.

Totoca: Zeze’nin ağabeyidir. Bencilce ve tutarsız davranışlar sergiler.

Edmundo Dayı: Yaşlı bir akrabadır. Ona ailesinden çok daha iyi davranır.

Jandira: Zeze’nin ablasıdır. Zamanını roman okumak ve sevgililerini düşünmekle geçirir.

Gloria: Zeze’nin ablasıdır. Onu ailede en çok seven ve koruyan kişidir.

Bay Arivaldo: Bir sokak şarkıcısıdır. Zeze ile aralarında sessiz bir dostluk gelişmiştir.

Lala: Zeze’nin diğer ablasıdır. Son zamanlara kadar Zeze ile ilgilenmiş ama sonraları ya bıkmış, ya da sevgilisiyle olmayı tercih etmiştir.

Luis: Zeze’nin küçük kardeşi, kardeşlerden en küçüğüdür. Ailede herkes tarafından sevilir.

Luciano: Luciano adındaki yarasa, Zeze’nin isim takıp konuştuğu çok sevdiği arkadaşlarından biridir.

Minguinho (Xururuguinho): Bir şeker portakalı ağacıdır. Zeze, Luciano gibi onunla da konuşur. Hatta onların da konuştuklarını düşünür.

Bay Paulo (Baba): İş bulamadığı için psikolojik sorunlar yaşamaktadır. Bu yüzden çocuklarına karşı yeterince sevecen ve sabırlı olamaz.

Anne: Ailenin geçimini sağlamak için çalışmak zorundadır. Çocuklarıyla ilgilenemez. Bu yüzden romanda arka planda kalır.

Manuel Valadares (Portuga): Zeze’ye sevgiyi, yaşamın sevilebilecek yanlarını öğreten insandır. Onun iyi ve mutlu bir çocuk olabilmesi elinden gelen her şeyi yapar.

Cecilia Paim (Öğretmen): Yaptığı bütün haylazlıklara rağmen onun mükemmel bir çocuk olduğunu düşünen duygulu ve anlayışlı biridir.





Özet

İkinci Dünya Savaşı’nın sınırlarımıza dayandığı 1944 yıllarında Mustafa adında bir öğretmen vardır. Bu öğretmen, yazdığı şiirler yüzünden hapishaneye atılmıştır. Solcu olan öğretmen, ezilen halkın sorunlarını, yönetimdeki yanlışlıkları şiirlerine konu edindiği için, yazdığı kitabı toplatılmıştır. Karanlık hapishanede çok kötü ve zaman kavramının olmadığı günler geçirmektedir. İkinci Dünya savaşı devam ettiğinden, geceler karartılmakta, ekmekler, karne ile verilmekte, mahkûmlar da zaman zaman sığınaklara alınmaktadır. Halk bu olağanüstü durum içerisinde bitap haldedir.

Mustafa, hapishanedeki mahkûmları sığınağa götürürlerken, konuştuğu için, subay tarafından taş odaya kapatılır. Zifiri karanlık ve rutubetli ortamda günlerce kalan Mustafa, taş odadaki arkadaşına buralara nasıl geldiğini anlatmaya başlar. Çünkü günler geçmemektedir.

Mustafa öğretmen, hasta olduğundan dolayı rapor almıştır. Okula gitmemektedir. O sıralarda ise, yazmış olduğu şiir kitabı yasaklanmış, toplatılmıştır. Öğretmen Mustafa Ural ise, polisler tarafından aranmaktadır. Tutuklandığından dolayı polisler, öğretmenin sürekli evine gelmektedirler. Karısı ise bu durumdan oldukça şüphelenir. Öğretmen bir ara karısını gördükten sonra evinden ayrılıp, kendini dışarı vurur. Evine gidemeyeceğine göre, kalacak yer aramaktadır. Eskiden beri gittiği kahvede, onu arayan sivil polisi görünce, Mustafa, işin ciddiyetini anlar. Halkın yanında olan bir şairin, davasında çabucak pes etmemesi gerektiğini düşünmektedir. Bu yüzden kaçar ve Cengiz adlı bir arkadaşının evinde kalmaya başlar. Fakat, Cengiz’in fakülteden kız arkadaşının durumu öğrenmesi üzerine, Mustafa yer değiştirmek zorunda kalır. Nihat adında eski öğrencisinin yanına gider. Orada Nihat’ın büyükannesine durumu çaktırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Öğretmen Mustafa, Nihat’ın evinde kalırken, onun sınavlara hazırlanmasında yardımcı olur. Bu sırada ise polisler, ellerinde resimler ile ve Mustafa’nın karısı ve arkadaşlarını sıkıştırarak öğretmenin yerini bulmaya çalışırlar. Sürekli onu ararlar. Mustafa, ancak karısına gizli gizli uğrayabilmektedir. Nihat’ın büyükannesi Mustafa öğretmenin evde kaldığını öğrenince, Mustafa oradan da ayrılmak zorunda kalır. Birkaç gün boyunca sürekli İstanbul’un sokaklarında dolaşır. Sürekli polis ve bekçilerden kaçar. Yer yer hamamda ya da kahvede gördüğü güvenilir arkadaşları ile sohbet eder, ama durumu olduğu gibi izah etmez. Ancak İstanbul’da sokakta gördüğü, evine gittiği solcu veya öğretmen arkadaşlarının yardımıyla geçinip, polisten kaçabilmektedir. Zaman zaman Cengiz, zaman zaman kendisi gibi şair olan Faruk’tan yardım alır, özellikle karısı ve ailesine yardımını bu kişiler sayesinde ulaştırıyordur.

Bu sıralarda, sokakta gördüğü bir polise, yakalanmamak için, ismini Behzat olarak tanıtmıştır. Bir sabah, emniyete gidip, teslim olmaya karar vermiştir Mustafa. Fakat o sırada bu polisi tekrar görür. Polis, kişinin Behzat değil de, Mustafa olduğunu anlamıştır. Mustafa, onun oğlunun derslerini düzeltmesi için öğretmeni ile konuşmuştur. Bu iyiliğini hatırlayan polis, Mustafa’ya yumuşak davranır. Fakat aralarındaki bir laf dalaşı yüzünden, polis Mustafa’yı doğruca emniyete götürür.

İşte Mustafa, taş odadayken, oda arkadaşı Halil’e bunları anlatır. O sırada komutan aşağı doğru gelmektedir. Mustafa’ya, sorguya çekilmek için çağırıldığını söyler. Mustafa, günler sonra bu defa sorguya çıkmak için dışarı çıkar. Sorgusu ise, öğleden sonraya kalır. O sırada karısını görür. Fakat onunla konuşamaz. İşte, şimdi, elleri kelepçeli, tabancası ile asker, onu götürüyordur, ya taş odaya, ya başka yere…

__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #26 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:26
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri

"Sokrates'in Savunması" Platon


Platon (Eflatun) Sokrates'in Savunması
PLATON
Atina'da doğmuştur. Kendisine dedesinin adı -Aristo- verilmiştir. Fakat alnının veya omuzlarının genişliği sebebiyle Platon denmiş ve tarih boyunca bu ismiyle anılmıştır. İslam dünyasında çok etkili olan filozofun adını Müslüman düşünürler 'Eflatun' olarak telaffuz etmişlerdir. Eflatun'un gençlik yılları savaş içinde geçmiştir. Hocası Sokrates'in, gözlerinin önünde demokrasi adına idam edilmesine şahit olmuştur. Sokrates'in ölümünden sonra Megare, Kirenea, Sicilya, Mısır, İtalya gibi şehirlere seyahat etmiş, bu şehirlerdeki bilim adamları ile fikir alışverişinde bulunmuştur. Sicilya seyahatinden döndükten sonra M.Ö. 387 yılında Atina yakınlarında bir kasabada Akademi okulunu kurmuştur. En ünlü talebesi Aristo'dur.

Platon, hocası Sokrates'in uğradığı zulümden çok etkienmiş; bu yüzden çalışmalarını siyasi rejimler üzerinde yoğunlaştırmıştır. Batı kaynaklarına göre, M.Ö. 347 yılında seksen yaşında iken vefat etmiştir. Akademi'nin bahçesine gömülmüştür. Platon'a ait olduğu söylenen kırktan fazla eser bulunmaktadır. Başlıca eserleri şunlardır: Apologia (Sokrates'in Savunması) Kriton, Protogaras, Gorgias, Menon, Devlet (Politeia), Mektuplar, İon, Menexenos, Parmanides, Devlet Adamı'dır.

SOKRATES'IN SAVUNMASI
Sokrates'in Savunması, Mektuplarla birlikte Platon'un di-yologlardan ibaret olmayan tek eseridir. Eserde Platon'un felsefesiyle birlikte, hocası Sokrates'in suçsuz yere idam ediliş aşamalarını, İlk Çağda demokrasi gerçeğini bir arada görmek mümkündür.

ÖZET
Sokrates'i suçlayanlar vardır. Bu suçlayanların tam olarak kimler olduğu bilinmemekte; fakat başlarında Meletos'un olduğu sanılmaktadır. Ünlü komedya yazarı Aristophanes de Sokrates'i Sofistlerle (Şüphecilerle ) bir tutmuştur. Sokrates'in kötü, yalancı biri olduğu, her şeye karıştığı, eğriyi doğru diye gösterdiği gibi suçlamalar söz konusudur. Aristophenes, eserine Sokrates'in öğrencilere para karşılığında ders verdiğini, öğrencilerin aklını karıştırdığını yazmaktadır. Oysa Sokrates'in kimseye verecek bilgisi yoktur.

Bir gün, Sokrates'in bir arkadaşı halka Sokrates'ten daha bilgili kimsenin olup olmadığını sormuştur. Tanrı sözcüsü, Sokrates'ten daha bilgili kimse olmadığını söylemiştir. Sokrates bu olanlardan sonra bilgili bir insan olmadığı hâlde Tanrı'nın neden böyle söylediğini düşünüp durmuştur. Sürekli kendinden daha bilgili birisini arar. Sonunda görür ki hiç kimse bilgili değildir. Yalnız kendisinin ayrıcalığı, bilgili olmadığını bilmesidir.

Sokrates daha bilgiliyi arama sürecinde çok düşman kazanmıştır. Çünkü pek çok kişinin gerçekte bilgisiz olduklarını ortaya çıkarmıştır. Önce devlet adamlarının bilgisizliğini ortaya çıkarmıştır. Sonra şairlere gitmiş, onların şiirlerini yalnız içgüdü ile yazdıklarını göstermiştir. Sanat sahiplerinin de aynı kusuru taşıdıklarını, bilmedikleri şeylerden dem vurduklarını ispatlamıştır. Sokrates aslında asıl bilgiye sahip olanınTanrı olduğunu düşünmektedir. Bu süreçte, Sokrates kafasını meşgul eden soruların cevabını ararken çevresinde olan bitenlerin farkına varmamıştır. Etrafındaki pek çok kişi, onun gençleri doğru yoldan ayırdığını, tanrıların yerine yeni tanrılar koyduğunu söylemektedir. Bu söylentiler onu mahkemeye sürükler. Sokrates, mahkûm olursa suçlandığı gibi tanrıtanımaz olduğu için değil üzerine kin çektiği içindir.

Bu gelişmeler karşısında, Sokrates çok soğukkanlıdır. Ölmek veya mahkûm olmak onun umrunda değildir, o sadece doğruların peşindedir. Tehlike karşısında yılmamak, korkmamak onun prensibidir. Ona göre insanların en çok korktuğu şey olan ölüm aslında kaçınılacak bir şey değildir. O sadece kötülük yapmaktan korkar.

Sokrates, ideallerinden dönmemekte kararlıdır. O, asla Tanrı dışında kimseye boyun eğmez. Hakkında atılan iftiralar hep asılsızdır. Sokrates'in sürekli öğrencileri olmadığı gibi malı mülkü de yoktur. O dünya hayatına önem vermeyen bilge birisidir. Yargıçları yumuşatmak amacıyla asla mahkemeye ailesini ve çocuklarını getirmez. Kararı, tamamıyla yargıçların iradeleri elinde olan Tanrı'ya bırakır.

Sokrates, mahkemece suçlu görülür. O bunu beklemektedir ve hemen hiç tepki göstermez. O, herkesten farklı bir kişidir. İnsanların geneli gibi makama, mevkiye, dünya hayatına hiç önem vermemiştir ki şimdi üzülsün. İnsanlara, hep ahlakı, erdemi öğütlemiştir. Böyle bir insana ancak devletin hesabına çalıştığı için ödül verilmelidir. Mahkeme, para cezası vermez; çünkü parası yoktur. Sürgün etmez; çünkü sürgüne gittiği yerlerde yine halkı yönlendirecektir. Nihayet ö-lüm cezası verilir. O, ölüm cezasına rağmen başkaları gibi ağlayıp sızlamamıştır. Yaptığı hiçbir şeyden dolayı pişmanlık duymaz.

Platon'a göre Sokrates'in öldürülmesi için oy kullananlar çok acı çekecektir. Kurtulması için oy kullananlar ise gerçek
birer yargıçtır.

Sokrates'e göre ölüm bir ceza değildir. Sadece bir yolculuktur. Ayrıca öteki dünyada soru sormak yüzünden mahkûm edilme tehlikesi de yoktur. Sokrates, Atinalılardan son bir şey diler: Çocukları erdemden, doğruluktan ayrılırsa kendisinin Atinalılara gösterdiği gibi onlara yol göstersinler. Çocukları kendilerine fazla değer verir ve bu dünyada bir hiç olduklarını unuturlarsa onları azarlamalarını ister Atinalılardan.

Sokrates, ayrılık vaktinde ölüme giderken yargıçlar da yaşamaya giderler. Fakat Platon'a göre, bunların hangisinin daha iyi olduğunu ancak Tanrı bilir.
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #27 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:27
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri


Dünyayı Değiştiren Beş Denklem
Matematiğin Gücü ve Şiirselliği

Five Equations That Changed The World - 1995

Michael Guillen

Çeviri: Gürsel Tanrıöver

Sayfa Sayısı: 283
Boyutları: 13,6 x 21,5 cm
ISBN 975-403-206-8

Harvard Üniversitesi'nde fizik ve matematik dersleri veren, Amerikan ABC televizyonunda bilim editörü olarak görev yapan Michael Guillen, Dünyayı Değiştiren Beş Denklem'de, günlük hayatımızı kalıcı bir biçimde değiştiren beş denklemin hem matematiğini hem de öyküsünü anlatıyor. Bu denklemlerin öyküleri bir yandan beş büyük bilim adamının portresini çizerken bir yandan da okuyucuya 17. yüzyıldan günümüze değin bilimin ve bilim-insan ilişkisinin kesintisiz bir tarihsel kaydını sunuyor. Çok soyut gibi görünseler de, etkileri son derece somut olan bu beş denklem, aslında bilimin o meşhur elmadan kötü şöhretli atom bombasına doğru çıktığı yolculuğun beş önemli kilometre taşı...



Ivo Andriç Drina Köprüsü
ıvo andriç
İvo Andriç, 1892 yılında Bosna'da dünyaya gelmiştir. İvo Andriç, babasının ölümünden sonra, annesi ile Drina ırmağı yakınındaki Vişegrad'a taşınmıştır. Çocukluğu burada geç­miştir. Viyana, Zagreb, Krakov ve Graz üniversitelerinde öğ­renim görmüştür. Felsefe, Slav tarihi ve edebiyatı okumuştur. Politika ile yakından ilgilenen İvo Andriç, Slav ulusunun kur­tuluşunu sağlamaya çalışan devrimci gençlik örgütüne gir­miştir. Bir yıl kadar hapiste yatmıştır. İkinci Dünya Savaşına kadar konsolosluk ve elçilik yapmıştır. Başlıca eserleri: Ali Cercelez'in Yolu, Travnik Kroniği, Matmazel, Hapishane Anı­ları'dır.
DRİNA KÖPRÜSÜ
İvo Andriç'in en ünlü eseridir. Pek çok kez basılan bu ro­man 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almıştır.
Romanın başkişisi Drina köprüsüdür. Köprünün kaderiy­le benzer kaderi olan insanların hayatı, gelenek ve görenek­leri, inançları anlatılmaktadır. Eserde köprü vesilesiyle Os­manlı İmparatorluğunun çöküş süreci ve Birinci Dünya Sa­vaşı da işlenmektedir.

Başlıca Kahramanlar
Abid Ağa: Osmanlı İmparatorluğunu yıkılışa sürükleyen beceriksiz idarecilerdendir. Zalim, bencil, makam hırsıyla do­lu, sert, katı yürekli bir yöneticidir.
Mimar Tosun: Sonradan Müslüman olmuş bir Rum'dur. Abid Ağa'nın yardımcısıdır.
Arif Bey: Abid Ağa görevden alındıktan sonra Drina prüsünü inşa etmekle görevli mimardır. Dürüst, ince, yu­muşak, iyi niyetli bir kişidir.
Yelisey ve Mile: Suçsuz yere başları kesilen iki efsane­vi, saf köylüdür.
Davut Ağa: Hanın yöneticisidir. Akıllı, azimli, inatçı, va­tanı için delice çalışan biridir.
Molla İbrahim: Müslüman cemaatin lideridir. Rahip Nikola ile çok iyi geçinen, bilgili bir kişidir. Kekeme, merha­metli, zengin biridir.
Rahip Nikola: Ortodoks cemaatinin lideridir. Hoşgörü­lüdür, Molla İbrahim'le dosttur.
Davit Levi: Kasabanın hahambaşısıdır. Zengin, zayıf, güçsüz, biraz da korkak bir kişidir.
Yoso: Rahip Nikola yaşlandıktan sonra yanına aldığı yardımcısıdır.
Fato: İstemediği bir gençle evlenmek zorunda bırakıldığı için intihar eden güzel bir Boşnak kızıdır.
Lotika: Kasabada bir restoran işleten, güzel, çalışkan, otoriter bir Yahudi kadınıdır.
Ali Hoca: Kasabanın eskiden zengin, önde gelen ailele­rinden birine mensup olan Ali Hoca, dürüst, bilgili, mantıklı bir insandır.

ÖZET
Drina, sarp dağlar arasında akan bir ırmaktır. Drina'nın sağ tarafında Vişegrad kasabası bulunmaktadır. Sol kıyısında ise bir başka mahalle vardır. Kasaba ve mahalleyi birbirine bağlayan çok güzel bir köprü vardır: Drina köprüsü. Köprü, Bosna'yı Sırbistan'a, Osmanlı İmparatorluğuna, hatta İstan­bul'a bağlayan biricik bağdır. Köprünün sol tarafında yaşa­yan Hıristiyanlarla sağ tarafında yaşayan Müslümanlar iç içe yaşamaktadır.
prü yapılmadan önceki devirlerde, köprünün hayalini ilk kez, buradan 1516'da İstanbul'a götürülen bir oğlan çocu­ğu kurmuştur. Bu çocuk, Osmanlı'nın ünlü sadrazamı Sokul­lu Mehmet Paşa'dır. Drina yakınlarında bir köyde Hristiyan bir aileye mensup olan Sokullu Mehmet Paşa on yaşlarında devşirme olarak Osmanlı sarayına, götürülmüş, kısa sürede yükselmiş, Osmanlı İmparatorluğunun genişlemesinde çok büyük katkıları olmuştur.
Sokullu Mehmet Paşa, hâlinden çok memnun olmakla birlikte bazen asıl memleketini ve Drina'yı hatırlamakta, için­de buruk bir acı hissetmektedir. Bu acıyı dindirmek için, Drina'ya çok mükemmel bir köprü inşa ettirmeye karar verir.
Sokulu Mehmet Paşa'nın karar verdiği yılın ilkbaharında inşaat başlar. Kasabaya çok kalabalık bir kafile gelir. Köp­rünün mimari Abid Ağa'dır. Geldiği ilk gün halkı, acımasız­lığıyla korkutur. Sonbahara kadar inşaat devam eder, köprü­nün birinci kısmı sona erer. Abid Ağa, baharda geri dönece­ğini, döndüğünde köprüyle ilgili en ufak bir zarar olursa hal­kın tamamını cezalandıracağını söyler.
İlkbaharda yanında Dalmaçyalı taşçılarla yeniden gelir. İşçilerin çokluğu kasabayı huzursuz etmekte; fakat kasabalı korkudan ses çıkaramamaktadır. Abid Ağa, halktan pek çok kişiyi köprüde karşılıksız çalışmaya zorlamaktadır. Köylüler is
yan etmeye başlar, köylülerden Radisav adında biri halkı ga­leyana getirmektedir. Gece, geç saatlerde hıncından köprüye zarar verir. Radisav yakalanır. Radisav'in önce tüm vücudu­na kızgın zincirler vurulur, halkın önünde kazığa geçirilir. Bu olay, Abid Ağa'nın katı yürekliliğini ve korkunçluğunu köylü­ye daha iyi gösterir. Gece olunca işkenceden ölen adamı ya­kınları gizli bir şekilde Drina'nın yakınlarında bir mezara gö­merler. Aralık ayındaki sert kışla işkenceler ve inşaata tekrar ara verilir ve Abid Ağa kafılesiyle köyden ayrılır.
İlkbaharda inşaat için gelen Abid Ağa değildir. Abid A-ğa'nın köyde yaptığı eziyetler sadrazamın kulağına gitmiş, sadrazam Abid Ağa'yı sürgüne göndermiştir. Abid Ağa'nın yerine gelen Arif Bey, yine bir kafileyle gelir. Arif Bey, son hızla köprünün yapımı için uğraşırken herkese hakkını öde­mektedir.
Yıllar geçmekte, köprü ve yanında yapılan han çok ya­vaş ilerlemektedir. Kasabadakiler yavaş yavaş köprüden ümitlerini kesmişlerdir. Bu arada kasabalının hemşehri olarak gördüğü Sadrazam Mehmet Paşa öldürülmüştür. Bir cuma maiyetiyle birlikte camiye giderken meczup bir derviş sadaka istemek için sadrazama elini uzatır. Sadrazam para verilmesi için emir verip arkasına döndüğünde derviş bir kasap bıçağı ile sadrazamı öldürür. Kasaba bu olayı duyduğunda çok üzülür. Drina üzerindeki muhteşem köprü ve han onun eseri olarak sonsuza dek yaşayacaktır.
prü yapıldığından bu yana, bir yüzyıl geçmiştir. XVII. yüzyılın sonlarında kasabada değişiklikler olmaya başlar. Türk orduları Macaristan'dan çekilmektedir. Bosna'da sadece bu olay konuşulmaktadır. Askerlerin çekilmesiyle buralardaki vakıf malları imparatorluğun sınırları dışında kalır. Han ve prüdeki hizmetkârların parası ödenmemekte, bu binalar gittikçe bakımsızlaşmaktadır. Hanı, Davut Hoca idare etmek­te, yardım için başvurduğu her yerden eli boş dönmektedir.

Han, gittikçe bakımsızlaşmakta, ziyaretçileri her geçen gün azalmaktadır. Bu yüzyılda, Drina için önemli olaylardan biri de, kasabayı birkaç yıl gerisine sürükleyen sel felaketidir.
Sırbistan'daki ayaklanmalar Bosna'yı da etkilemektedir. Asiler kasabadaki Müslüman ve Hıristiyanları aynı derecede rahatsız etmektedir. Kasabaya dışardan gelenler bir karakol ve kulübe yaparlar. Sırp isyanı bastırılmasına rağmen bu toprak­larda, devlet ciddi tedbirler almaktadır. Bu yüzden, masum misafirler olan Yelisey ve Mile, karakol tarafından halkın gözü önünde öldürülür. Böylelikle halk sindirilmiş olmaktadır. Dri­na köprüsü, bu cesetlerin atıldığı bir yer olmuştur. Kasabalı artık bu köprünün yanından dahi geçmek istememektedir.
XIX. yüzyılın ortalarıdır. Osmanlı, gitgide sınırlardan çe­kilmekte, siyasi dengeler değişmektedir. Bu değişikliklerle bir­likte kasabada veba ve kolera salgını olur. Bununla birlikte, halk bu etrafına kapalı kasabada sessiz, sakin yaşamaktadır. Bununla birlikte, kasabada bazı olağan dışı olaylar cereyan etmektedir. Olay, Velyi Lug'la Nezuka'nın hikâyesidir. Velyi Lug, kasabanın en önde gelen ailelerindendir. Avdaga Osmanagiç ise hatırı sayılır bir toptancıdır. Yeni evlenme çağına gelmiş bir kızı vardır. Kızı Fato, güzelliğiyle ün salmış bir genç kızdır. Kasabadaki bütün gençler, kızın kibarlığından bahset­mektedir. Pek çok kişi evlenme teklif etmiş; fakat ret cevabı almıştır. Nezuka köyünde de Hamziç kardeşlerin evleri bulun­maktadır. Avdaga Osmanagiç, kızını Hamziçlerden biri ile ev­lendirmek isteyince Nezuka kendini Drina köprüsünden ata­rak intihar eder.

Kara Corc isyanından sonra Sırbistan'da isyan çıkmıştır. Sınır boylarında Sırp ve Müslüman evleri yanmaya başlar. Osmanlılarla Sırplar arasındaki savaş bir süre yatışsa da içten içe bu alanlar kaynamaktadır. Avusturya ordusunun Bos­na'ya gireceğine dair söylentiler baş gösterir. Bosna'yı padi­şahın hiç karşı koymadan bıraktığı söylentileri yayılmaya baş lamıştır. Yalnız, Plevlie müftüsü Avusturyalılara direneceğini söyleyerek Drina'ya gelir, amacı yardımcılar toplamaktır. Mü­tevelli Ali Hoca, bu isyana karşı çıkar. Kasabanın eskiden zen­gin, önde gelen ailelerinden birine mensup olan Ali Hoca, dü­rüst, bilgili, mantıklı bir insandır. Silahlı bir direnişin ancak hal­ka zarar vereceğine inanmaktadır. Ona Plevlie müftüsü, "ga­vur, vatan haini" ithamlarında bulunur. Aralarındaki kavga gittikçe büyür. Halkı galeyana getiren müftü, Ali Hoca'nın ku­lağından köprüye çivilenmesini sağlar. Ali Hoca hareket ettik­çe canı yanmaktadır. Ancak Avusturya ordusunun kasabaya girmesiyle bir hasta bakıcı sayesinde kurtulur.

Kasabaya Avusturya birlikleri hâkim olmuştur. Müslü­man evlerinde umutsuzluk, Hristiyan evlerinde ise güvensiz­lik vardır. Kasabadaki din temsilcileri İbrahim Molla, Müder­ris Hüseyin Efendi, Rahip Nikola, Hahambaşı Davit Levi A-vusturya albayını karşılamak üzere çağrılmıştır. Dördü de çok korkmaktadır. Onları neyin beklediğini bilmemektedirler. Hepsi hoşgörü içinde yaşayan bu farklı din temsilcileri aynı zamanda birbirleriyle dosttur. Albay, kasabada düzenin ko­runması gerektiğini, aksi takdirde cezalandırılacaklarını söy­ler. Hepsi derin düşüncelere dalmış şekilde evlerine dönerler.

Birkaç gün sonra hayat eski seyrini alır. Fakat işgal altın­da yeni bir çağ başlamıştır. Kasabanın her yerinde askerden daha bol bir şey yoktur. Kasabanın görünüşü her geçen gün değişmektedir. Kuruş ve para ile hesaplar görülmeye baş­lanmıştır. Ağaçlar kesilmekte, yollar onarılmakta, yeni yollar yapılmakta, belediyeye ait binalar inşa edilmekte, mağazalar açılmaktadır. Taş Han ise yıktırılmıştır. Yerine bir kışla yapıl­mıştır. Kasabada tek değişmeyen ve ayakta kalan şey "Drina Köprüsü "dür.

Kasaba gece gündüz aydınlık, modern bir şehir görünü­mü almıştır. On iki yıl önce kasabaya gelen Milan, kasabada­ki eğlencelerden faydalanan kişilerin en önde gelenidir. Mi
lan, kumar oynayarak bir gecede tüm servetini kaybetmiştir. Buna dayanamayan Milan intihar eder. Cenazesinin Hristi-yan mezarlığına gömülüp gömülmeyeceği sorun olur. Rahip Nikola'nın hoşgörüsü Hristiyan mezarlığına gömülmesini sağlar.

Zorunlu askerlik uygulaması kasabadaki gençleri etkile­miş, işgal yıllarında işaretlenen evlerdeki gençler zorla askere alınmıştır. Önce dehşetle karşılanan bu olay zamanla kasaba­da olağan bir hadiseye dönmüştür.

19.yüzyılın sonlarında kasabada bir sükûnet baş göster­miştir. Kasabada çeşitli imkânlar serilmiştir. Kasabadaki Sırp­lar ve Yahudiler giyimleri ve davranışları ile yabancılara ben­zemeye çalışmaktadır. Kasabaya yerleşen memurlar hayatı etkilemektedir. Halk farkında olmadan fazlaca vergi ödemek­tedir. Müteahhitler, mühendisler, işçiler gelmektedir. Kasaba­da para artmakta; fakat alım gücü azalmaktadır. Bir de kasa­baya otel açılmıştır. Oteli açan Debore ve Mina'dır. Lotika, oteldeki eğlenceleri yürütmektedir. Zengin ve hovarda genç­ler, bu otelin müdavimleri olmuştur. Lotika, oldukça popüler bir kişidir. Otelde patırtı çıkaran müşterilere gereken ceza ve­rilmektedir. Bu arada Tekgöz isimli saf bir adam, kasabanın en güzel kızı Paşa'ya âşık olur. Paşa, zengin bir adamla evle­nince dünya başına yıkılır. Drina'nın buz tutmuş yüzeyinde yürür fakat ölmez.

İşgal altında yirmi yıl geçmiştir. Avusturya-Macaristan Krallığında bazı olaylar yaşanmaktadır. Kraliçe Elizabeth bir İtalyan tarafından öldürülür. Bundan kasabada tek etkilenen kişi İtalyan Pietro Usta'dır. Kasabadaki halk bu suçsuz adama sırf İtalyan olduğu için katil damgası vurur. Kasabadaki de­mir yolu yapımı bitmiştir. Ali Hoca, bu demir yolundan dola­yı aşırı kaygı duymaktadır.

1908 yılıdır. Fiyatlar yükselmiş, kâğıt para, hisse senetle­ri iniş çıkışlara başlamıştır. Sırbistan'da taht değişikliği baş göstermiştir. Kasabada askeri otorite etkisini gittikçe artırmaya başlar. Demir yolunun yapılması kasabaya daha çok askerin gelmesine neden olmaktadır. Dünyadaki savaşlar bu kasaba­da da etkisini hissettirmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması Müslüman halkı derinden üzmektedir. Sırplar ise çok rahattır. Kasabanın gençleri, Viyana, Prag, Zagrep gi­bi üniversitelerde öğrenim görmeye başlamıştır. Kasabaya döndüklerinde direniş için toplanmaktadırlar. Kasabadaki otel de artık iyi işlememektedir.

1914'te, Drina köprüsü üzerindeki hikâyenin son yılı ge­lir. Arkası kesilmeyen bombardıman yüzünden köprüden ar­tık hiç kimse geçmemektedir. Köprünün etrafındaki mahalle­ler de bombardıman yüzünden boşalmıştır. Fakat Ali Hoca, bütün uyarılara rağmen dükkânını terk etmez. Evine döner­ken Ali Hoca "Allah'ın Drina'yı terk ettiğini" düşünürken yol;da can verir.
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #28 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:28
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri


Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar,
sabaha karşı danseder gibi hareketler yapan birini görür.
Biraz yaklaşınca bir gencin, sahile vuran deniz yılldızlarını birer birer alıp,
okyanusa fırlattığını farkeder. Genç adama yaklaşır ve sorar.
- Neden bu deniz yıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam şöyle cevap verir:
- Birazdan güneş yükselip sular çekilecek.Onları suya atmazsam ölecekler
Bunun üzerine yazar:
- Kilometrelerce sahil, binlerce deniz yıldızı var. Bunların hepsini nasıl kurtaracaksın? Ne farkeder ki der.
Genç adam eğilip yerden bir deniz yıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.
- Onun için fark etti ama...




KESİK KANATLI KRALİÇELER
Sara George

Fransız Devrimi şimdiye kadar böyle anlatılmadı.
Arıların dünyasına ilgi duyan kör bir adam ve onun gözleri olan bir uşak (belki de bir mürit)... Arı kovanının ruhunu anlamaya yönelik yapılan gözlemlerden, deneylerden yola çıkılarak yazılan bir günlüğün satır aralarına gizlenmiş aşk, iktidar oyunları ve vahşet...

‘Kesik Kanatlı Kraliçeler’de, Fransız Devrimi günlerinde halkla iktidar arasında yaşananlar, neredeyse aynı paralelde seyreden arılara ait gizemli, zaman zaman ürkütücü ve şaşırtıcı dünyadan yansıtılıyor.

Biri Fransa’nın, diğeri oğulun, mutlak gücü elinde tutan iki ana kraliçesi anlatılıyor bu romanda; elbette işçiler ve ölüme mahkûm erkekler de. Kraliçe arı oğula öncülük ediyor, Antoinette Fransız Devrimi’ni ateşliyor; biri deney uğruna kanatlarından, diğeri sözleri yüzünden canından oluyor. Kanlı, uzun iktidar mücadelelerinin ortasında kalan zeki ve zalim kraliçelerin ne ilki ne de sonuncusu onlar; ölüme gönderilen kesik kanatlı kraliçeler yalnızca...





Tahsin Yücel son romanı ‘Yalan’da, toplumumuzda benzerlerine rastladığımız bir kahraman yaratmıştı. Yusuf Aksu, yalan üzerine kurulmuş bir itibarın sahibiydi. Bir arkadaşının dil üzerine bir teorisini, onun ölümüyle birlikte sahiplenmiş, bu sayede az bulunur bir şöhretin ve itibarın sahibi olmuştu. Ama suçlu o muydu burada? Toplum ‘birilerini yüceltme’ hastalığının kaynağı değil miydi? Benzer bir durum Tahsin Yücel’in yeni romanı ‘Kumru ile Kumru’da da var. Tahsin Yücel yeni romanıyla da, ülkemize hiç bakılmamış açılardan bakmaya devam ediyor.
İstanbul’un denize yakın mahallelerinden birinde yaşayan bir kapıcı ailesi: İri yarı Pehlivan, sessiz ve tuhaf Kumru ve çocukları Sultan ile Hakan. Kumru, Pehlivan ile görücü usulü evlendirilmiş, büyük şehre yollanmıştır. Başta ısınamamıştır kocasına. Ama daha sonra onu sevmiş, zaten çocukları da olmuştur...
‘Kumru ile Kumru’ eşyalaşmanın sonunun bulunmadığını çok çarpıcı bir dille anlatıyor. Kumru, köyünden çıkıp şehirde yaşadığı hâlde uzun süre bu eşyalaşmanın farkında olmamıştır. Ama buzdolabı ile başlayan tutsaklık başka eşyalarla sürer. Bir ara kapıcı dairesinin bahçesine çıkan Kumru, kızı Sultan’ı da yanına alarak bahçedeki nar ağacının altına gider ve ‘Seni unuttuk, kusura bakma’ der. Romanın en güzel, en etkileyici sahnelerinden biridir bu. Gerçekte, bugün toplumumuzda yaşanan çözülmenin açıklaması da burada gizlidir; eşyalaşma, kişiliksizleşme, Kumru’ya evini köydeki ailesini yıllarca anımsatmış olan nar ağacının unutulması ile başlamıştır...
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #29 (Daim)  
Eski 24.08.06, 00:29
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2,509
Karizma Puanı: 326
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Roman Özetleri


“Bu ülkede bulunmamızın, hırsızlıktan başka bir nedeni olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu öylesine kolay ki. İngiltere’nin memuru, Burmalı’nın kollarını tutar, tüccar da adamın ceplerini boşaltır. Britanya İmparatorluğu, İngilizlerin, daha doğrusu Yahudi ve İskoç çetelerinin ticaret tekelleri kurmalarını sağlayan bir aracıdan başka bir şey değildir.”

Bu sözler, George Orwell’in Burma’daki İngiliz sömürgeciliğine bakış açısını yansıtıyor. Kendisi de Burma’da görev yapmış olan Orwell, en başarılı yapıtı olarak tanımlanan Burma Günleri’nde, İngilizlerin bu sömürgedeki yaşamını ve yaptıklarını, yerli işbirlikçileri ve fırsatçıları, yerli halka insanca yaklaşarak İmparatorluğun tutumuna karşı çıkanları, aşk, nefret, tutku çemberinde destansı bir anlatımla ele alıyor. Burma Günleri, ilk kez 1934 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlandı. Kitap ve yazarı hakkında herhangi bir dava açılmayınca, ertesi yıl İngiltere’de de basıldı. Ama sömürgecilik dönemi sona erinceye kadar kitabın Hindistan ve Burma’da satılması yasaklandı ve okuyanlar hakkında yasal işlem yapıldı. Burma Günleri, İngiltere’nin, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk olduğu dönemdeki politik ve sosyal yaklaşımını göz önüne sererken, romandaki karakterlerin işlenmesindeki ayrıntılı ustalıkla da Orwell’in başarısını pekiştirdi.

George Orwell (Yazar)
İngiliz romancısı ve denemecisi George Orwell, 1903 yılında Hindistan’da doğdu. 1922 yılında öğrenimini tamamladıktan sonra Birmanya’ya giderek İmparatorluk Polis Teşkilatı’na girdi. 1928’de teşkilattan istifa etti ve anılarını Burmese Days (1933) adı altında yayınladı. Aynı yıl yazdığı Down and Out in Paris and London adlı kitabında Paris ve Londra’da geçen günlerini anlattı. İspanya İç Savaşı üzerine izlenimlerini, Katalonya’ya Selam (1938) adlı kitabında aktardı. Çağdaşlarını modern dünyanın sorunları üzerinde düşündürmek isteyen ve birçok eleştirmenin ‘İngiltere’nin Bilinci’ olarak nitelendirdiği Orwell’in Swift tarzında yazdığı Hayvanlar Çiftliği (1945) ve 1949 yılında yayınladığı 1984 adlı romanları gelecek ile ilgili düşüncelerini yansıtan bir çeşit vasiyetname niteliği taşır. George Orwell, 1950 yılında Londra’da öldü.




“Acımak
iki yanı keskin bir bıçak gibidir; kullanmayı bilmeyen,
elini ve özellikle kalbini
ondan uzak tutmalıdır.”


‘Sabırsız Yürek’, özellikle düşsel ve tarihsel karakterler üstüne yazdığı yaşamöyküleriyle tanıdığımız Stefan Zweig’ın tek romanı.

Freud’un öğretisine derin bir ilgi duyan Zweig’ın bu psikolojik romanı, acıma duygusunun nelere yol açabileceğini, insanı nasıl çatışmadan çatışmaya sürükleyebileceğini anlatan bir başyapıt.

İki tür acıma duygusundan söz eder yazar: “Birincisi, duygusal ve zayıf olanı, başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklanan acı ve hüzünden olabildiğince çabuk kurtulmak için çırpınan bir yüreğin sabırsızlığıdır. Diğeri, tek gerçek acıma duygusu ise duygusal olmayan, ama yaratıcı olan, ne istediğini bilen; sabırla, gücü yettiğince, hatta gücünün bile ötesinde katlanmaya ve dayanmaya kararlı olunan acıma duygusudur.”

20. yüzyılın kült kitaplarından biri olan ‘Sabırsız Yürek’, insanca duyguların savaşın dehşeti karşısında allak bullak oluşunun romanıdır.

Stefan Zweig (Yazar)
Stefan Zweig 1881 yılında Viyana’da doğdu. Babası varlıklı bir sanayiciydi. Viyana ve Berlin’de eğitim gördü. Birçok ülkeyi dolaştıktan sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında, Zürih’e geldi. Savaş karşıtı kişiliğiyle tanındı.

1919-1934 yılları arasında Salzburg’da yaşadı, 1938’de İngiltere’ye, 1939’da New York’a gitti, birkaç ay sonra da Brezilya’ya yerleşti. Avrupa’nın içine düştüğü duruma dayanamayarak 1942 yılında karısıyla birlikte intihar etti. Çok sayıda denemesi, öyküsü, uzun öyküsü ve romanı yanında, büyük bir ustalıkla kaleme aldığı yaşamöyküleriyle de ünlüdür.


Susuz Yaz - Necati Cumalı




KİTABIN ÖZETİ

Susuz Yaz, Necati CUMALI'nın, öykülerden oluşan, adını da içindeki bir öyküden alan kitabıdır. Yazar, avukatlık yaptığı yıllarda, hem memleketi olması hem de yaşamının önemli bir kısmını orada geçirmesi nedeniyle, İzmir'in Seferihisar ve Urla ilçelerine bağlı köylere ait deneyim ve izlenimlerini sunar bu kitapta. Yazılanlar her ne kadar kurgu olsa da, öykülerdeki isimler değiştirilmiş olsa da, söz konusu öykülerde yaşananlar gerçeğin ta kendisidir. Susuz Yaz'ı okuyup da Urla ve Seferihisar bölgesine gidenlerin gözünde hemen kitabın satırları canlanırken, bölgeyi iyi bilen biri için de kitabı okuyunca civarın dağları, dereleri ve ormanlarının canlı bir şekilde gözünün önüne geleceği kesindir.

Toplam on bir kısa öyküden oluşan kitapta, Necati Cumalı, gerçekçi köy hikâyelerini toplamıştır. Toprak, su davaları, çekişmeler, kıskançlıklar, öç almalar, kavgalar, cinayetler, zorbalıklar ve köylümüzün, kasabalımızın bu konulardaki tutumu anlatılıyor bu hikâyelerde. Aynı zamanda şair de olan yaza