Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu
Go Back   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Eğitim, Öğretim & İş Dünyası > Lise ve Ortaöğretim > Yıllık Ödevler

Duyurular

Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Gösterim Modu
  #11 (Daim)  
Alt 20.08.06, 00:08
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2.509
Karizma Puanı: 329
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Karışık ödevler...

PEYAMİ SAFA : (1899-1961)

Cumhuriyet Dönemi yazarlarındandır. Romancı. Geniş kültürü ve kuvvetli sezişleriyle duygu ve düşünce planında araştırmalar yapmıştır. Olaya değil tahlile önem verir. Peyami Safa roman yazarı ve gazetecidir. Psikolojik romanlarıyla tanınmıştır. Yazılarında dönemin siyasal etkilerinden etkilenmiştir. İlk romanı Sözde Kızlar’da toplumun bir yarasını deşmiş, Mahşer’de 1.Dünya Savaşı’nın ahlak çöküntülerini incelemiş, otobiyografik romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda hasta genç psikolojisini, Fatih Harbiye’de doğu ile batı arasındaki bocalayışları derinleştirmiş, Bir Tereddüt’ün Romanı’nda 1.Dünya Savaşı sonrası ahlak zayıflığını, bezginlik ve çöküntüyü sebep ve sonuçlara bağlamış, Matmazel Noraya’nın Koltuğu’nda kainat ve varlık problemlerini çözmeye çalışmıştır. Hemen her romanında devirler, anlayışlar ve gelenekler arasında psiko-sosyal karşılaştırmalar yapmıştır. Yalnızız romanında batılılaşma bunalımının yanında telepatiyi de büyük bir başarıyla vermiştir. Peyami Safa’nın bütün eserlerinde batı kültürüne adapte olamamış ama doğuluda kalamamış hasta bir toplum anlatılmıştır. Ayrıca psikoloji, sosyoloji, edebiyat ve felsefe alanlarında da yazılar yazmıştır. Temel konu olarak insanların düşmüş oldukları kötü durumlardan ders çıkarmayı amaçlamıştır. Yazılarında okuyucuya konu ile ilgili olarak kültür vermeyi amaçlamıştır. Peyami Safa’dan bir kitap okuyan kişi, kitabın türüne göre psikoloji, felsefe ve sosyal yönden kitabın bitiminde, bilgilendirilmiş olmaktadır.


DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU

ÇOCUKLAR HASTANESİ : “Öğleye doğru muayene odasının önü doldu. Sıralarda oturacak yer kalmadı. Yeni gelenlerde ya ayakta yada hasta çocuklarını dizlerinin üzerinde oturtabilmek için duvar diplerinde çömelmiş. Karanlık dehlizi andıran koridorda sessiz ama acı dolu yaşamlarına boyun eğmiş ama yanındaki kader arkadaşlarına acıyarak bakar vaziyette, yüksek tavanın boyası paralanmaya yüz tutmuş duvarlarından kahırlanarak iyot, ether, yağ, ifrazat kokularıyla dolu hastane kokusunu solumaktalar. Hasta refakatçileri hasta çocuklardan da tedirgin bir vaziyette az sonraki ızdırap dolu muayeneye güya çocukların sırtını veya başını okşayarak hazırlıyorlar. İşte yeni bir sıra daha yani bir kişi daha çağrılıyor. Muayenehanenin kapısı açıldı. Beyaz gömlekli dev adam yüksek sesle sıradaki bir tanesini işaret edip içeri alıyor.
Kahramanımızda onların arasındadır. Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdü her zaman.”

YALNIZ ÇOCUĞUN AZABI : “Bende onların arasındayım ve o hasta çocuklar gibi yanımda büyüğümde yok. Yalnız bende meçhul bir hastalık var. Sekiz yaşımdan beri bu hastalıkla yaşıyorum.
Bende buradaki pek çok çocuk gibi nice muayene odalarının önünde yıllarca bekledim. Artık benim yanımda büyüğümde yok, artık ondört yaşımdayım. Yalnız başıma demir parmaklıklı kapıyı geçip 9.Hariciye Koğuşu’na doğru ağaçların sağlığını kıskanarak yürür, içimi ürperten bu dehlize birazda korkarak girerdim. Sıramı sessizce, kımıldamadan bir köşede beklerdim.”

MUAYENEHANE : “Beyaz gömlekli dev adam parmağıyla bu sefer beni işaret ediyor, yüksek sesle de çağırıyor. Muayene odasına giriyorum. Yedi senenin tecrübesiyle vakit kaybettirmeden soyundum, oturdum ve sol dizimi çözmeye hazırlanan hastabakıcıya uzattım. Dikkatim yine ikiye bölündü. Bir taraftan açılan sargılara diğer taraftan ellerini yıkayan operatöre bakıyorum. Yüzündeki ifade bıkkınlık mı yoksa sebat mı çözmeye çalışıyorum. Galiba her ikisinin kavgası var.
Sargı çıktı, ayağım hafifledi sanki. Fakat asıl mesele gazlı bezin çıkarılmasındadır. Büyük bir korkuyla eğildim, dizime kapandım. Operatörün gelişini görünce birazda utandım. Beni tanıdı, karşımda durdu. Yaranın açılmasına bakarken:
- Fistül var mı?
- Üç tane
- Süpürasyon? Akıntı?
- Çok var. Hem de her gün.
Bir çığlık attım. Yara açıldı. Operatör eğildi ve benim pek iyi anladığım vahim bir teşhis yerine geçen manalı bir sesle:
- Hımmm
diye mırıldandı.
Asistanlar ve tımarcı kollarımı tuttular. Ben korkudan gözlerimi kapadım. Hastabakıcı kızda başımı tutuyor. Kıvranıyorum.
- Ben sana ne vakit ameliyat yaptım?
- İki sene oluyor.
- Bir daha lazım.
- Çare yok. Bu fistüllerden ikisi yenidir. Kürtaj lazım. Hatta sonra alçı bile lazım. Artık mafsalı da feda edeceğiz. Ankylose olmadıkça bu dizi kurtaramayız. İltihap şiddetli. İhmale gelmez, çaresiz. Bu bacak kısalacak, yere basmayacak. Böyle çekmek daha mı iyi?
Yüzüme baktı, sakladım yüzümü yani gözlerimdeki ifadeyi. Operatör tekrar sordu:
- İyi mi böyle çekmek?
Cevap vermedim. Çok fena olmuşum. Dizimin sarılması bitti ama bende hal yok. Kımıldayamıyorum. Kollarımdan tutup beni ayağa kaldırdılar.”

Kahramanımız uzun yıllardan beri bacağından bir sorun yaşamaktadır. Bu problem doktorların dediklerini uygulamamasından dolayı gün geçtikçe büyümekte ve çoğalmaktadır. Fakat kahramanımız bu olayları annesine aktarmamakta, bir sürü bahanelerle annesini üzmek istemektedir. Birde akrabalardan bir paşa vardır. Bazı zamanlarda paşaya giderken romanlar alır ve bu romanları gece yatarken paşaya okur. Bu olay paşanın çok hoşuna gitmektedir. Kahramanımız paşanın evine gider. Orada birkaç gün kalırken paşanın kızı Nüzhet ile aralarında sıcak bir ilişki başlar.

“Nüzhet ayaklarının ucuna basarak bana yaklaştı ve omuzum dan sarstı. Kaşlarımı çatarak okumaya devam ettim. O sırada kulağıma fısıldadı:
- Budala!Baksana paşa babam uyuyor.
Sahi... Paşa, başı arkaya doğru kaymış, uyuyor, hatta hafifçe horluyordu. Ayağa kalktım ve Nüzhet’le birlikte dışarı çıktım.
- Nurefşah’ı gönderelim de babamı yatırsın. Biz seninle bahçeye çıkarız.
Havuz başındaki demir kanepeye oturduk. Başımızın ucunda ta uzaklara kadar sıralanarak ötüşen ağustos böcekleri, bütün Erenköy’ü uzun bir ses zinciriyle sarsıyordu. Sıcak bir rüzgar. Sanki ilkbahardan yaza geçilen mevsim çizgisinin üzerindeymişiz de etrafımızda gizli bir coşkunluk var.
Onunda benim düşündüklerimi düşünmesinden emin olmak istiyorum. İlk sözü de ondan bekliyorum:
- Sen çok ciddi bir adamsın!
dedi. Şaşırdım!
- Niçin?
diye sordum.
- O kadar işaret ettim, ettim gelmedin.
- Ben paşa babanı uyanık sanıyordum.
Bir zaman sustuk. Ayrı yerleri seyre dalmıştık.
- Haberin var mı? Biri beni istiyor. Bir doktor.
- Doktor Ragıp mı?
- Hissettim. Bu akşam paşa baban bir doktor Ragıp’tan söz etti.
- Beni istediğini söyledi mi?
- Hayır... Başka türlü bahsetti. Fakat ben bu ismi yeni işittiğim için tahmin ettim.
- Evet... İşte o
dedi ve anlattı;
- Genç bir adam. Mektepten yeni çıkmış. Bize iki defa geldi. Bir defasında beni gördü. Annesiyle istemiş. Babam reddetmedi. ”Düşünelim” dedi. Düşünüyor.
Ben gene sustum. Nükhet anlatmaya devam etti. Söylediği şeylerden ziyade sesine dikkat ediyordum. Bu meseleyi nasıl telakki ettiğini anlamaya çalışıyordum.
- Biliyor musun? diyordu. Bunlar hoşuma gidiyor. Evin içinde herkes bunu yani beni düşünüyor. Boyum, posum, kaşım, gözüm... Onun tahsili, parası, güzelliği... Bir sürü mukayeseler. Ben hep gülüyorum.
Birdenbire kolumu tuttu:
- Öf...Sen ne ciddi adamsın! Birşeyler söylesene...
Büyük bir itiraf yerine geçmesinden korkarak şunları söyledim:
- Bu bahisten hoşlanmıyorum.
Bu sözüm onu epey düşündürdü. Aramızda hislerimiz hiç bu kadar soyunmamıştı. Hafifçe kolumu sıkmaya başladı ve birdenbire alçalan bir sesle mırıldandı.
- Ragıp Bey beni istedi diye bende hemen evlenmiyorum ya... Hem ben daha 19 yaşındayım.
Hemen boynuna sarılmak istedim. Bu sözler benim için bir aşk teminatı yerine geçti. Bir anda pek çok şey öğrenmiş olduğumu zannettim. Fakat biraz düşününce bunun bir teselli olabileceğini anladım, bir an evvelki kederimde arttı. Daha sonra birazda hastalığımdan konuştuk. Çok açıklama yapmadım. Fakat durumun vehametini gözlerimden okuyordu sanıyorum. Galiba bir ameliyat lazım dedim.
O gece hastalığımdan fazla Nükhet’i düşündüm. Uyuyamadım. Biz beraber büyümüştük. Benden yaşça büyük olduğu halde, onun küçükken bebekleriyle oynamasını ben istihtafla seyrederdim, bilhassa hastalığımdan sonra. Ben ondan evvel, ruhen çocukluktan çıktım. Daha evvel ciddileştim. O hala çocuktu. Fakat buda benim hoşuma gidiyordu. Kendimde kaybettiğim şeyleri onda buluyordum. Ancak bütün bunları arkadaş hisleri sanıyordum. Yalnız bir şey anlamıştım ki ben çok bedbahttım. O gecede yatakta bunu kuvvetle hissettim. Gözlerim doluyordu.
Uyuyamıyorum.
Karanlık dehliz. Sarı mumdan heykeller. Fistül var mı? Üç tane mi? Beyaz eşyalar, beyaz gömlekler. Ameliyat lazım, ayağım kısalacak. Böyle çekmek iyi mi? Soruyorum.
Doktor Ragıp. Havuzda yıldızlar. Bir liman büyüdükçe büyüyor. Nükhet’in kahkahası ve Nükhet’in içi: Zavallı diyor o; ben kan, cerahat, irin, ciddi adam, mahzun çocuk sevmem. Ben mesut olmak isterim.
- BİR GENÇ KIZ NE İSTER?

Elbette bir genç kız mesut olmak ister.
Bu kadar basit birşeyi kendi kendime anlatmaya çalışıyordum. Uyku ile uyanıklık arasındaki hayallerim içinde sendeleyen mantığım hep bu neticeye geldiği halde, kani olmamış gibi yeniden muhakemeye başlıyorum.
Ansızın inanılmayacak bir ses işittim:
- Kim o?, diye seslendim hafifçe:
- Benim, uyudun mu? Gireyim mi?
Nükhet! Gece yarısı Nükhet! Gir diyemedim. Bir daha sordu:
- Gireyim mi?
Yatağımın içinde dimdik:
- Gir! dedim. Girdi.
Gömleğinin üstüne bir şal örtmüş. Ayakları terlik içinde, çıplak. Korkusunun şiddetini hissettiren büyük bir cesaret hamlesiyle yaklaştı ve bana bakarak bir kahkaha attı.
- Ayol nedir bu hayret? Bir kaçamak yapıp geldim. Uyuyamadım. Biraz rahatladıktan sonra...
- Bende uyuyamadım.
- Sen niçin uyuyamadın?
- Ben birşeyler düşündüm.
- Bende birşeyler düşündüm.
- Sen ne düşündün?
- Peki sen ne düşündün?
Nükhet’in bir kahkahası daha.”

Bu ilişki böylece sürüp gider. Kahramanın içindeki Nükhet sevgisi fazlalaştıkça Nükhet ile daha fazla beraber olmaya çalışır. Fakat genç aşığın karşısında bir engel vardır ki o da paşanın karısının Nükhet’i doktor Ragıp’la evlendirmek istemesidir.
Birgün kahramanımız paşanın evindeyken o gün akşam yemeğine doktorunda geleceğini öğrenir. Doktor geldiğinde hemen yemeğe oturulur. Paşa ile doktor arasında güzel bir sohbet başlamıştır. Fakat bu kahramanımızı pek ilgilendirmemiştir. Çünkü onun için önemli olan Nüzhet’in yemekte verdiği tepkidir. Yemek esnasında paşa doktor Ragıp’la konuştukları hakkında genç aşığımıza bir soru sorar, görüşlerini almak ister. Konuyu tam olarak bilmeyen kahramanımız konu hakkında pek de ilgili olmayan sözler söyler. Bu sözler paşanın hoşuna gitmez aralarında bir tartışma başlar. Paşa çok sinirlenir. Ertesi gün paşa kahramanımızı odasına çağırır. O sırada paşanın karısı bunun nedenini öğrenmek için paşanın odasında oyalanır. Genç aşık içeri girer ve paşa ona hemen bir soru yöneltir. Doktor Ragıp’ın kızı Nüzhet’e uygun olup olmadığını sorar. Kahramanımız bu konu hakkında kuşkusuz hayır cevabını verir. Paşada onu destekler biçimde güler. O sırada odada oyalanan paşanın karısı hemen araya girer ve bu düşünceye karşı olduğunu savunur. Daha sonra genç aşık evden ayrılmaya karar verir. Lakin annesi çıka gelir. Birkaç gün daha paşanın evinde kalmak zorundadır.
Eve döndüklerinde kahramanımız uyurken ansızın bacağında şiddetli bir ağrı hisseder. Annesine bunu duyurur, annesi de kahramanımızı hemen bir doktora götürür. Doktor bacağı inceler, ellerini yıkar, gelir ve yüzünü buruşturarak kötü haberi verir. Kahramanımız doktorların söylediği hiçbir uygulamayı yapmamış, baston kullanmamış ve ayağına çok yüklenmiştir. Bundan dolayıdır ki ayağı kesilme noktasına gelmiştir. Genç aşığımız, annesi ve arkadaşları bu duruma çok üzülmüşlerdir. Daha sonra başka doktorları da dolaşırlar. Doktorun birinden iyi bir haber alırlar. Ayağın kesilme durumu ortadan kalkmıştır. Fakat bunun sadece Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda yapılacak kontrollerden sonra mümkün olacağını öğrenirler. Genç bu koğuşta kalmaya razı olur.


ÇOCUKLARIN HASTANESİNDE : “Bu sefer demir parmaklıklı kapıdan bahçeye girerken Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’na doğru, ağaçların sıhhatine imrenerek yürürken, camlı kapıların garip bir beyazlıkla gözlerime vuran ve içimde korkuyla karışık yuvarlanan parıltıları arasında o dehlize, koridora girerken yalnız değilim.
Yanımda Mithat Bey ve arkadaşım var. Bu sefer polikliniğin önünde beklemiyorum. Dosdoğru operatörün odasına giriyoruz. Operatörde biraz sonra içeriye geldi. Bana vekalet etmesi için Mithat Bey’e baktım.
O herşeyi anlattı. Operatör arada bir yüzüme bakıyor. Mithat Bey’i dinliyordu, hayret içinde:
- Kalk! dedi bana. İçeri girelim bakalım.
Kalkışıma ve yürüyüşüme de dikkat ediyordum. Muayene odasında röntgen camlarına, dizime yarım saat baktı. Bir derin nefes bıraktı. Ellerini temizleyinceye değin konuşmadı. Sonra karşımıza geldi, kaşlarını çatarak başını salladı ve Mithat Bey’e döndü.
- Azizim doktor, verilen karar doğrudur. Dizide, camları da gördünüz. Periostelar harap, mafsal harap, osteoperiostite, osteite, herşey var. Neresini kazıyalım? Bu ifrazattan korkulur. Baksana hasta ne hale gelmiş.
Operatör yüzüme baktı:
- Fakat, dedi. Amputationlar bence tebabete dahil bir iş değildir. Bunu kasaplarda yaparlar ve bir balta vuruşuyla uzvu uçururlar. Biz biraz tentürdiot süreriz ve birazda kloroformla hastayı uyuturuz. Farkı budur. Doktorluk bu bacağı ve bu gençliği kurtarmaktır. Kendisine sorun, bu hastanede aylarca kalırsa, üç beş ameliyata dayanırsa kurtarmaya çalışırız. Yoksa...
- Dayanırım , diye bağırdım.
- Mesele yoktur, dedi. Bana şüphe ile bakıyordu.
Operatör tehditkar, başını salladı.
- Bu sefer gelir o! Benim ihtarlarıma kulak asmaz, ama bu sefer tebabet değil, tabiat onu doğrudan doğruya tehdit ediyor. Hasta bu dili daha iyi anlar. Bir ay evvel sözümü dinleseydi başına bu felaket gelmeyecekti.”

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU : “Koğuştaki adam; bir demir karyola, başında bir küçük masa, yerde kırmızı muşambalar, çırılçıplak ve yüksek masmavi duvarlar. Üstünde bir entari ve bir robdöşambr.
Hep gittiler; yapayalnız. Çıt yok. Odaya şimdiye kadar tanımadığım bir akşam giriyor. Gittikçe artan bir karanlık, iki parça eşyayı da benden uzaklaştırıyor ve beni hepten yalnız bırakıyor. Odadan ışıkla beraber bana ait herşey çekiliyor. Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, birçok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün herşeyi uzaklaşıyor. İçim daralıyor, korkuyor muyum?
Kapım kapalı, açmak istemiyorum. Bütün hastanenin felaketleri içeri girecek sanıyorum. Derhal çayırları, dağ başlarını özlüyorum. Nasıl olacaksa olsun bir hareket, bir şey istiyorum.
Hafızam kapalı.
Bazı hiçbirşey hatırlamıyorum. Hatta kulaklarım bile tıkandı, göğsüm tıkandı.
Kanım soğuyor, kireçleniyorum.
Birçok defa elektrik ziline basmak istiyorum nafile kımıldayamıyorum, nihayet düğmeye basıyorum, tekrar tekrar basıyorum gelmiyorlar. Hava alamıyorum. Kollarımdan, bacaklarımdan hayat çekiliyor. Başımı siyah bir boşluk kaplıyor.
Gözlerini açtı, diyorlar.
- Ağlasın ağlasın açılır, diyorlar.
Kim ağlıyor bilmiyorum. Kulaklarımı onlara uzatıyorum.
- Nüzhet kim? diyorlar.
- Sayıklıyor, diyorlar.
- Hah doktor geldi, diyorlar.
Doktor kati işaretlerle birşeyler söylüyor. Bir iki kişi dışarı çıkıyor. Doktor yatağa, yanıbaşıma oturuyor. Saçlarımı okşuyor:
- Hah aferin ağla, ağla, diyor.
- Nüzhet kim?


- Hayır hayır korkmuyorum.
- Sebep yok, yavrum bak hastane adam dolu.
- Bilmiyorum, fenayım.
- Fena şeyler düşünüyorsun.
- Korkuyorum.
- Niçin?
- Burada herşey var. Zil bile, korkarsan bas gelirler.
- Nüzhet kim?
- Bilmiyorum.
- Biliyorsun biliyorsun haydi söyle bana, Nüzhet kim?
- Başım dönüyor, gözlerim kararıyor.
- Haydi, korkma o kadar. Buradan korkmamayı öğrendikten sonra çıkacaksın.

Birkaç gün böyle geçti. Bugün ameliyat olacağım. Hep titreyerek nefes alıyor ve su içiyorum. Ameliyat dakikasında korkmaktan korkuyorum.
Gene bir sabah evvelki ziyaretler. Koğuşun uyanışı, temizlik. Odama giren kadın. Gene seslerin, gürültülerin, hareketlerin çoğalışı, gene kapımda bir adam.
- Hazırlanınız. İlk ameliyat sizinki.
Sarardığımı hissediyorum. Hastabakıcılar girdiler. Bir şey söylemelerine meydan bırakmadan yataktan indim, terliklerimi kolayca giydim. Fakat artık yelkenli bir gemi gibi kendimi talihin rüzgarına bırakmıştım, akıp gidiyordum. Odamdan ameliyathaneye nasıl geçtiğimi bilemedim.
Bembeyaz oda. Hamam gibi sıcak, sessiz, kaynayan suların ince fısıltıları.
Bütün salonu çökertecek ağır bir sessizlik. Hayatın nasıl bir şey olduğunu unutturan bambaşka bir alem. Bir rüya odası.
Masaya uzatıldım. Etrafımda beyazlıklar dalgalanıyor. Hiçbir seçkin şekil göremiyorum. Yüzümü maskeyle örttüler.
- Derin nefes al!
Nefes borularım yandı, şakaklarım gerilir gibi oldu. Çabuk uyumak, kaybolmak istiyorum. Kuvvetli nefes aldım.
Sesler, sıcak buhular arasında hayretlere doğru uzaklaşarak eriyorlar.
Kendimi son defa olarak bir an bulup kaçırıyorum.

Operatör:
- Bacağın kurtuldu. Fakat yere basmayacaksın! dedi.
Nüzhet ‘ten kart geldi. Ziyaret edemediği için af istiyor. Hastalar af etmesini bilirler ama...

Bugün sonbahar. Beni bahçede soğuk bir rüzgar karşıladı. Nüzhet’in babasına nüzül inmiş. Beni sayıklıyormuş. Nüzhet’in Ragıp Bey’le nikahı daha olmamış. Hastaneye alıştım.
Üç güne kadar hastaneden çıkacağım. Yaralar kapanınca dizim alçıya konacak. Bir daha mafsal oynamayacak. Bacağım kısalacak.
Bu perşembe Nüzhet’le Ragıp Bey’in nikahları olacak.
Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler. İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur. Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar.!
Paşa’dan haber:
“Hastaneden çıkar çıkmaz bana gelsin. Ölümüm yakın, kendisini bir kere göreyim”, demiş.
5-Teşrinievvel-1915
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Beş dakika sonra hastaneden çıkıyorum. Son not. Bu odada başkaları inleyecekler. Onları şimdiden gayet iyi tanıyorum. Üstümden çıkarıp yatağa attığım robdöşambr içinde, ebediyen aynı insan bulunacak:Annem, Mithat Bey ve arkadaşım içeri girdiler:
- HAYDİ “
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #12 (Daim)  
Alt 20.08.06, 00:09
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2.509
Karizma Puanı: 329
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Karışık ödevler...

Duygusal Zeka

DUYGULAR ZEKİ OLABİLİR Mİ?
Salovey, Gardner'ın kişisel zekâ yetenekleri kavramını da kendi temel duygusal zekâ tanımının içine katarak bu yetenekleri beş ana başlık altında toplamaktadır:
1. Özbilinç: Kendini tanıma -bir duyguyu oluşurken fark edebilme- duygusal zekânın temelidir. 4. Kısım'da da göreceğimiz gibi, duyguların her an farkında olma yeteneği psikolojik sezgi ve kendini anlamak bakımından şarttır. Gerçek duygularımızı fark edememek bizi onların insafına bırakır. Duygularını tanıyan kişiler, hayatlarını daha iyi idare ederler; kiminle evleneceğinden hangi işe gireceğine kadar kişisel karar gerektiren konularda ne düşündüklerinden çok daha emindirler.
2. Duyguları idare edebilmek: Duyguları uygun biçimde idare yeteneği, özbilinç temeli üstünde gelişir. 5. Kısım, kendini yatıştırma, yoğun kaygılardan, karamsarlıktan, alınganlıklardan kurtulma yeteneğini ve bu temel duygusal beceride başarısız olmanın sonuçlarını ele alıyor. Bu yeteneği zayıf olan kişiler sürekli huzursuzlukla mücadele ederken, kuvvetli olanlar ise hayatın tatsız sürprizleri ve terslikleriyle karşılaştıktan sonra kendilerini daha kolay toparlayabilmektedir.
3. Kendini harekete geçirmek: 6. Kısım'da değinileceği gibi, duygulan bir amaç doğrultusunda toparlayabilmek, dikkat edebilme, kendini harekete geçirebilme, kendine hâkim olabilme ve yaratıcılık için gereklidir. Duygusal özdenetim -doyumu erteleyebilme ve fevri davranışları zaptedebilme- her başarının altında yatan özelliktir. Tıkanıp kalmamak (akış haline girebilmek) her tür yüksek performansı mümkün kılar. Bu beceriye sahip kişiler, yaptıkları her işte daha üretken ve etkili olabilmektedir.
4.Başkalarının duygularını anlamak: Duygusal özbilinç temeli üzerinde gelişen diğer bir yetenek olan empati, insanlarla ilişkide temel beceridir. 7. Kısım, empatinin köklerini, duygusal tonlara sağırlığın sosyal bedelini ve empatinin neden hayırseverlik hissini canlandırdığını inceliyor. Empatik kişiler başkalarının neye ihtiyaca olduğunu, ne istediğini gösteren belli belirsiz sosyal sinyallere karşı daha duyarlıdır. Bu da onları insan bakımıyla ilgili mesleklerde, öğretmenlik, satıcılık ve idarecilikte başarılı kılar.
5.İlişkileri yürütebilmek. İlişki sanatı, büyük ölçüde, başkalarının duygularını idare etme becerisidir. 8. Kısım, sosyal yeterlilik ve yetersizliği, ayrıca hangi özgül becerilerin söz konusu olduğunu incelemektedir. Bu beceriler popüler olmanın, liderliğin, kişiler arası etkililiğin altında yatan unsurlardır. Bu becerilerini çok geliştirmiş kişiler, insanlarla sürtüşmesiz bir etkileşim sürdürmeye dayalı her alanda başarılı olur ve parlak bir sosyal yaşam sürdürürler.
Kuşkusuz, insanlar bu beş alandaki yetenekleri açısından farklılık gösterirler; örneğin bazılarımız kolaylıkla kendi kaygılarını yatıştırabilirken, başkalarını yatıştırma konusunda oldukça beceriksiz olabilir. Yetenek düzeyimizin temelinde hiç kuşkusuz sinir sistemimiz bulunur; ancak ileride de göreceğimiz gibi, beyin olağanüstü bir esneklikte, sürekli öğrenen bir organdır. Duygusal becerilerdeki aksaklıklar telafi edilebilir. Bu alanlardan her biri büyük ölçüde bir alışkanlıklar ve tepkiler bütününü temsil eder; doğru yönde çaba harcayarak ıslah edilebilir.

Önce Duygular, Sonra Düşünceler
Akılcı zihnin kaydetmesi ve karşılık vermesi duygusal zihinden bir ya da iki dakika daha uzun sürdüğünden, duygusal bir durumda "ilk dürtü" kafadan değil, kalpten gelir. Hızlı tepkiden daha yavaş ikinci bir tür duygusal tepki de, hissedilmeden önce düşüncelerimizde için için kaynayıp olgunlaşır. Duyguları uyandırmaya yönelen bu ikinci yol daha fazla düşüncelerden kaynaklanır ve biz de düşüncelerin genellikle farkında oluruz. Bu tür bir duygusal tepkide daha uzun süreli bir değerlendirme vardır; düşüncelerimiz -biliş- hangi duyguların uyandırılacağım belirlemekte baş rolü oynar. Bir kez bir değerlendirme yaptığımızda -"bu taksi şoförü beni kandırıyor" ya da "bu bebek çok sevimli"- arkasından bunlara uygun bir duygusal tepki gelir. Bu daha yavaş sıralamada, daha tam olarak ifade edilen düşünce duygudan önce gelir. Mahcubiyet ya da yaklaşmakta olan bir sınavın heyecanı gibi daha karmaşık duygular, bu daha yavaş yolu takip eder ve açılımları saniyeler ya da dakikalar alır; bunlar düşüncelerden çıkan duygulardır.
Buna karşılık, hızlı tepki sıralanmasında duygular düşünceden ya önce ya da onunla aynı anda gerçekleşir. Hızla ateşlenen bu duygusal tepki, ilkel ölüm kalım mücadelesi gibi acil durumlarda bize hâkim olur. Bu tür hızlı kararların gücü, bir acil duruma karşılık vermemiz için bizi anında harekete geçirmesinde yatar. En yoğun duygularımız irade dışı tepkilerdir; ne zaman patlayacaklarına karar veremeyiz. Stendhal'in yazdığı gibi, "Aşk iradeden bağımsız olarak gelip geçen bir humma nöbeti gibidir." Sadece aşk değil, öfke ve korkularımız da çevremizi sararak, bizim seçimimiz olmaktan çok, bize olan bir şey gibi görünürler. Bu nedenle elimize bir mazeret verirler. Gerçek şu ki, sahip olduğumuz duygulan seçemiyoruz, diyor Ekman. Bu da insanlara, duygularının esiri olduğunu söyleyerek hareketlerini mazur gösterme fırsatı verir.
Anında algılama ve değerlendirici düşünce aracılığıyla duyguya giden hızlı ve yavaş yollar olduğu gibi, ayrıca çağrılarak gelen duygular da vardır. Bunun bir örneği, bir aktörün meslek icabı yaptığı, kasten oynanan hislerdir; istenilen etkiyi yaratmak için bilerek kullanılan üzücü anların yol açtığı gözyaşları gibi. Aktörler, doğal olarak duyguya giden ikinci yol olan düşünme yoluyla hissetmeyi bilerek kullanmakta, hepimizden daha beceriklidir. Belli bir düşüncenin uyandıracağı belirli duyguları kolayca değiştiremesek de, çoğu zaman ne düşüneceğimizi seçebilir ve seçeriz de. Erotik bir fantezinin cinsel duygulara yol açması gibi, mutlu anılar bizi neşelendirirken melankolik düşünceler derinlere dalmamıza neden olur.
Ancak akılcı zihin, genellikle hangi duygulara sahip olmamız "gerektiğine" karar veremez. Bunun yerine duygularımız bize çoğu zaman oldu-bitti şeklinde gelir. Akılcı zihin normalde, bu tepkilerin seyrini kontrol edebilir. Birkaç istisna bir yana, ne zaman kızgın, üzgün vb. olacağımıza karar veremeyiz.



Göç Olgusu, Kentleşme Ve Türkiye'de Göç Hareketleri

GİRİŞ:
Göç olgusu, temelinde sosyal bir hareket olmasına karşın, ekonomik yaşamdan kültüre kadar hayatın her yönünü etkileyen temel bir değişim aracıdır. Ülkemizde 1950'li yıllardan sonra belli sosyo - ekonomik şartlar neticesinde kırsal alanlardan şehirlere doğru gerçekleşen iç göç hareketi, bugün kentlerimizin içinde bulunduğu sorunlar yumağının en büyük sebebidir.
İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer bir çok büyük kentimiz, hızlı ve düzensiz göç hareketi ve yoğun nüfus artışı sebebiyle bugün sayıları milyonları aşan bir nüfus kütlesini barındırmak zorunda kalmıştır. Her gün nüfusu daha da artan bu şehirler, sınırlı kaynakları ile vatandaşlara modern bir kente yaraşır bir kamu hizmeti sunma çabası içindedirler. Artan nüfustan etkilenen sadece yerel ve merkezi yönetim olmamış, göç edilen yerde daha önce yaşayan halk ve göç eden kişilerde hızlı ve düzensiz göçün getirdiği sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmışlardır.
Göçler toplumdaki pek çok değer gibi aile yapılarını da etkilemektedir. Göç gerçeği ile yüzyüze gelen aileler, gidilen bölgelerde farklı bir kültürel ortam içine girmektedir. Girilen bu yeni ortama adaptasyon süreci aileler üzerinde değişik şekillerde etkilere yol açmaktadır. Geleneksel geniş ailemiz gittikçe çekirdek aileye doğru dönüşmektedir. Ülkemizin yeni aile tipi haline gelmeye başlayan çekirdek aileye kırsal alanlardan büyük şehirlere doğru gerçekleştirilen göçler önemli katkılarda bulunmuştur.
Bu araştırmanın konusu kırsal alanlardan büyük şehirlere doğru gerçekleşen göçlerin geleneksel aile yapımız üzerinde meydana getirdiği değişimleri tespit edebilmektir. Ülkemizdeki içgöçlerin en büyük çekim noktası olan İstanbul kenti, tez çalışmasında inceleme yapılacak örnek kent olarak seçilmiştir.
Çalışmanın birinci kısmında göç kavramı, tipleri, göçlerin tarihsel süreci ile ülkemizde kırsal kesimlerden şehirlere doğru olan göçün tarihsel gelişimi, sebepleri, ve meydana getirdiği sonuçlar tahlil edilmeye çalışılmıştır.
Çalışmanın ikinci kısmında ise aile kavramı ve büyük şehre örnek olarak tahlil edilmeye çalışılmıştır. Bu kısımda aile tipleri ve Türkiye'deki aileler ile içgöçlerin büyük kısmını kendine çeken İstanbul tahlil edilmeye çalışılmıştır. Çalışmada İstanbul kentinin örnek alınmasının sebebi ülkenin her bölgesinden bu bölgeye yoğun oranda göç edilmesidir.
Çalışmanın üçüncü kısmı ise konuyla ilgili olarak anket uygulamasına ayrılmıştır. Anket çalışması Çayırbaşı mahallesinde gerçekleştirilmiş olup, bu bölgenin seçim sebebi; son 30 yıl öncesinde birkaç yüz kişilik nüfusundan bugün 30.000 yakın insanı barındıran bir mahalle haline gelişinde yatmaktadır. Çayırbaşı mahallesi Türkiye'nin hemen hemen her bölgesinden 30 yıl içersinde yüksek oranda göç almıştır. Anket çalışmasının hipotezleri olarak; göçle beraber ailenin tutumları ve kararları üzerinde demokratik eğilimlerin arttığı, gençlerin aile büyüklerinin etkilerinden kurtulmaya başladıkları ve özellikle evlilik gibi çok önemli konularda bile otonom kararlar almaya başladıkları, hemşehri ve akraba gruplarının ailelerin şehre gelişlerinde kendilerine referans oldukları, ailelerde çocuğun daha değerli hale geldiği ve özellikle kız çocuğunun değerinin şehirde daha da arttığı, yaşlıların aile içersindeki otoritesinin zaafıyete uğradığı ve çalışan kesimin ailede otoriteyi ele geçirdiği, şehirde kalınan süreçle beraber adaptasyon sürecinin hızlandığı ve şehre karşı olumlu tutumların beslendiği yönündedir.
Bu hipotezler 200 aileye uygulanan 35 soruluk bir anketle test edilmiş olup, çıkan sonuçlar son kısımda yorumlanmıştır.
İstanbul 2002 Suat TÜFEKÇİ

BİRİNCİ BÖLÜM
GÖÇ OLGUSU, KENTLEŞME VE TÜRKİYE'DE GÖÇ HAREKETLERİ I - GÖÇ KAVRAMI
l - Göçün Tanımı ve Sosyolojik Açıdan Göç Olayı
Göç, kişilerin gelecekte hayatlarının tamamını veya bir parçasını geçirmek üzere tamamen yahut geçici bir süre ile bir yerden başka bir yere yerleşmek kaydıyla yaptıkları coğrafî yer değiştirme hareketidir1. Göç, toplumun sosyal, kültürel, ekonomik, politik vb. bünyesi ile yakından ilişkili ve onu derinden etkileyen bir sosyal olaydır.

Göç kişilerin gönüllü ve zorunlu sebeplere dayalı olarak coğrafi alanlar üzerinde yer değiştirmesidir2. Göçler gerek ülke içinde türlü yöre ve bölgeler arasında, gerekse bir ülke ile yabancı ülkeler arasında süreklilik arz eden nüfus hareketedir3.
Göçler, doğrudan doğruya ülkelerin veya daha küçük toplulukların nüfusunun artış veya azalışını etkileyen önemli faktörlerden biri olup ayrıca nüfusun yaş ve cinsiyet yapısında da değişmeye neden olmaktadır. Bu değişmeler göç alan ve veren yerler açısından bir birine zıt olarak gelişmektedir. Öyle ki göç veren kesimin nüfusu azalırken, göç alan yerlerin nüfusu da kontrolsüz şekilde artmaktadır.
Sosyologlar, insanın doğup büyüdüğü çevreden kimi kez ekonomik kimi kez siyasi vb. değişik sebepler yüzünden gerçekleştirdiği göçün sebeplerini, şekillerini, etkilerini, meydana getirdiği sosyal değişmeleri tespit gibi konularda yoğun çalışmalarda bulunmaktadırlar. Göç konusu sadece sosyoloji biliminin ilgi alanı olmayıp, antropoloji, siyaset bilimi, demografı, istatistik gibi pek çok bilim alanın da uğraşı alanına girmektedir.
Sosyoloji biliminin göç konusundaki yaklaşımı, sosyal hareketlilik kavramından kaynaklanmaktadır. Sosyal Hareketlilik kavramı tanım olarak kişilerin, ailelerin, değişik nitelikteki sosyal grupların, toplum içinde sahip oldukları bir statüden, bir diğer statüye doğru hareketleridir4. Göç hareketi de temelde değişik nedenlerde belli bir büyülükteki grup ya da kişilerin farklı konum içeren yerlere doğru sosyal hareketidir. Belirli bir toplumda bir dizi sosyal süreçlerin bileşkesi olarak, maddi ve manevi uygarlığın bir birikimi diyebildiğimiz kültür kavramından bahisle 5 göçte belirli bir sosyal hareketliliği ifade etmekte ve kültür üzerinde değişik etkilere yol açmaktadır.
Bulunduğu ortamda şartlan değişen ya da ortaya çıkan yeni gereksinmelerini karşılamak isteyen insanoğlu, kaçınılmaz olan bir sosyal hareketlilik sürecine girmektedir. İnsanın girdiği bu süreçte, sadece yaşadığı mekanları değişmekle kalmayıp temel değerleri, sahip olduğu kültürel özellikleri, yaşam koşuları, beklentileri ve tutumları da öncekine göre büyük oranda değişmektedir. Bu ilk hareket göçle, ikincisi ise sosyal değişme kavramı ile ifade edilmektedir.
Göç hareketi de değişik sonuçlara yol açması bakımından temel bir sosyolojik olgudur. İnsanın bulunduğu yerden yeni bir yeni bir yere doğru tek başına, ailesiyle ya da kitle halinde yönelmesi pek çok değişimi de beraberinde getirmektedir. İnsanoğlunun kendisini diğer canlılardan ayıran temel karakteristik özelliği, aklı sayesinde gerçekleştirdiği kültür ve medeniyetidir. Bu sahip olduğu üstün özelliğini göç ettiği yerde bırakamayan insanoğlu, yeni gelinen yerde farklı özellikleri sahip yeni bir kültür ve yaşam tarzının içine girmektedir. Böyle olunca da ortaya farklı tür yaşam şekilleri çıkmaktadır. Gelinilen yeni ortam, eskiden sahip olunan şartlardan çok daha iyi bir yer olabileceği gibi, daha kötü bir yer yada aynı özellikleri taşıyan bir yerde olabilmektedir.
İçine girilen her yeni ortam ise kişiyi bir tür değişime zorlamaktadır. Kişi, girdiği bu yeni çevrede mevcut kültürüne karşı, bir baskı ve asimilasyon ile karşılaşmaktadır. Kişi, eğer tek başına ya da ailesi ile birlikte göç etmişse, bu baskıyı yoğun şekilde hissedecek, yada geniş bir kitle şeklinde göç etmiş ise, bu baskıya direnebilmesi nispeten kolaylaşacaktır. Çünkü toplumsal dayanışma açısından insan sayısı, önem arzeder. Kitle halindeki göçler ve tek tek yapılan göçler bu özelliği taşıması açısından farklılık arz etmektedir. Kalabalık nüfusta birlikteliği sürdürmek daha kolay olmaktadır.
Göçler içersinde de en çok gerçekleştirilen göç tipi olan ve aynı zamanda bir ülkenin iç dinamiklerini değiştirmesi bakımından iç göçler hem en büyük yüzdeyi kapsamakta hem de önemli sosyal değişmelere yol açmaktadır. Ülkemiz açısından da coğrafi ve mesleki hareketlilik örneği olarak köyden kente yapılan iç göçler, kitlesel bir toplumsal hareketliliği ortaya koymaktadır. Bu hareketliliğin kısmen yatay ölçüde gerçekleştiği söylenebilir6. Gerçekleşen bu yatay hareketle, bireyler ya da aileler şehirlere akmaktadır.
Göçün Sosyolojik olarak incelenmesi sonucunda; Sosyal hareketlerle birlikte sosyo-kültürel ve ekonomik yönleri olan ve bir bakıma sosyal değişmenin sebebini teşkil eden ayrıca ona hız kazandıran bir sosyolojik olgu olduğu da görülebilir. Göç eden kişiler, yeni çevrelerinde hem sosyo-kültürel değişmelere neden olmakta hem de kendileri de değişmektedirler. Girilen her yeni ortam insan için değişikler gösteren bir yapı demektir. Farklı bir coğrafya, farklı bir kültür, farklı bir sosyal yapı sosyal değişmenin unsurlarıdır.
2 - Sosyal Hareketlilik Açısından Göçün Ele Alınışı
Sosyal Hareketlilik en genel tanımı ile statüler arasındaki hareketliliktir. Sosyal hareketlilik, sosyal statünün değişmesini ifade eder. Bunu mobilite de diyebileceğimiz,




değiştirememektedir. Şehirde kalınan zaman sürecinde yatay hareketlilik gitgide dikey hareketliğe dönüşebilmektedir.
Dikey hareketlilik, kişi veya grupların, toplumu oluşturan sosyal tabakalar arasında gelir, hayat tarzı, alışkanlıklar ve dünya görüşü üzerinde belirgin farklılıklara yol açan bir hareketlilik türüdür. Hareketliliğin yönü, bu değerlerin yitirilmesi anlamına gelen aşağı yada bu tür değerlere sahip olmayı ifade eden yukarı doğru dikey hareketlilik olabilir. Dikey hareketlilikte kişinin ücretinde ve mevkisinde değişim olmakla beraber toplumsal konumu da eskisine göre değişmektedir. Toplumda dikey hareketliliğin gerçekleşmesinde eğitim en büyük rolü oynamaktadır.
Özellikle eğitimde fırsat eşitliğinin mevcut bulunduğu ülkelerde toplumsal konumlar eğitim sayesinde rahatlıkla değiştirilebilmektedir. Eğitimden başka ülkenin rejimi, kalkınmışlık derecesi, iletişim teknolojisi, yasal düzenlemeler, ileri teknolojinin, uluslar arası münasebetlerin varlığı da dikey hareketliliği belirleyen diğer etkenlerdir. Göçleri de dikey hareketlilik bazında incelemekte mümkündür. Özellikle sanayi devriminden bu yana kırsal alanlardan şehirlere başlayan göçlerle kentleşme süreci, endüstri devriminin de sayesinde sınıf değiştirmek mümkün olmuştur. Yatay hareketlilik şeklinde başlayan göç süreci ile şehirde kalman süre ile şehir hayatının sunduğu imkanlardan (eğitim, iş yaşamı, kültürel hizmetler v.b.) yararlanılarak dikey hareketlilik gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.
3 - Göç Tipleri
Göçleri tür olarak sınıflandırmaya tabi tutmadan önce ilk olarak göçlerin gerçekleşme güdüsü açıklanmalıdır. Göçlerin temel sebebi itici ve çekici faktörlerinin varlığı ile açıklanabilir11. İtici faktörler arasında; toprağın düşük verimi, düşük ücret, sınırlı iş olanakları, eğitim, sağlık, vb. imkanlardan yoksunluk, kıtlık, sınırlı toplumsal hareket, toplumsal çatışma ve terör olarak sıralayabiliriz. Çekici faktörler ise; gidilmesi düşünülen yerdeki yeni iş olanakları, yüksek ücret, ucuz yada verimli toprak, yükselme olanakları, sağlık, eğitim vb. imkanların mevcudiyeti, gıda maddelerinin bol ve çeşitli oluşu, konut imkanı, toplumsal güven ve huzurun var olması gösterilebilir.
Bu faktörlere bir de iletici faktörleri ekleyebiliriz. İletici faktörle kastedilen mana göçün gerçekleşmesinde olanak sağlayan etkilerledir. Bu etkileri belli başlı olarak karayollarının yapılması, toprak mülkiyeti konusundaki yasal düzenlemeler, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, taşıt sayısının artması, politik özendirmeler, gibi etkiler sayılabilir.
Göç kavramını basit olarak kent ve köy gibi yerleşim birimlerinden birinden diğerine doğru yerleşmek amaçlı nüfus hareketi diye tabirinden hareketle12 öncelikli olarak göç tiplerini tanımlamakta kullanılan aşağıdaki kriterleri açıklamakta fayda vardır13.
1 - Mesafe kriteri : Göç edilen yerin uzaklığı esas alınarak yapılan tanımlamalarda kullanılmaktadır. Buna göre göçler, bulunulan yerin yakınına yada çok uzağına gerçekleştirilebilir. Özellikle ülke içersinde yapılan iç göçler ve yurt dışına yapılan dış göçler bu kriter kapsamına girmektedir.
2 - İrade kriteri : Göç kararının iradi olarak yada zorlama sebebiyle alınıp alınmadığı hususunda tasnife tabi tutulmasıdır. Buna göre göçler gönüllü yada zorunlu olarak ikiye ayrılmaktadır. Zorunlu göçlere teçhiller, sürgünler örnek verilebilir. İradi göçe ise iş bulma ümidiyle kente yada kasabaya giden bir kişinin durumu örnek verilebilir. İradi göçler içsel gereksinimlerden kaynaklanan nüfus hareketleridir.
3 - Siyasi sınırlar kriteri : Göç esnasında milli sınırların aşılıp aşılmadığı tespit edilmeye çalışılır. Ülke içi yada ülke dışı göçler bu kapsamda yer almaktadır. Genellikle teçhir adı verilen zorlama sebebiyle göçlerde genellikle siyası sınırlar aşılarak ülke dışı topraklara göçe zorlanmaktadır.
4 - Zaman kriteri : Göç, temelli yada belli bir süre ile sınırlı olup olmaması konusunda da bir ayrıma tabi tutulabilir. Geçici, mevsimlik ile sürekli göçler bu kriter bazında değerlendirilmektedir.
Tüm bu kriterlerin ışığında Sosyoloji bililimde yer alan belli başlı göç tanımları şu şekilde sıralanabilir.
İçgöç : Ülke sınırları içersinde meydana gelen göçtür. Ülke içersinde köy, kasaba, il ve bölgeler arasında birbirlerine doğru yapılan nüfus hareketidir. Yer yüzünde ve ülkemizde en yaygın olan göç tipidir. İç göçler içersinde kırsal alanlardan şehirlere doğru olan göçler en önemli bir yer tutar. Türkiye açısından şehirlerin çekici, kırsalın itici, ve ikisi arasında etkileşimi sağlayan iletici nedenlerle şekillenen iç göç, en yoğun olarak gerçekleşen göç şeklidir. Kırsaldan şehre doğru olan iç göç sebebiyle şehirlerin etrafı hızla dolmakta, üretim ve bölüşüm yapısı değişmektedir. İçgöçler kentsel hizmetlerin kalitesini düşürmektedir. Planlama ve ekonomik yetersizliklerle eşit yatırım imkanlarına sahip olmayan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, bu tür göçün etkisi belli şehirler irileşmekte, etrafları sağlıksız yerleşimlerle dolmaktadır.
Dışgöç : Genellikle içgöçe göre daha uzun bir zaman dilimini kapsayan ve yerleşme ya da çalışma amacı güderek bir ülke sınırlarını aşarak başka bir ülkeye yapılan nüfus hareketidir14. Bu tür göç hareketleri, nüfusun memleket sınırlarını aşarak bir memleketten diğer bir memlekete doğru kayması şeklinde de vuku bulduğu 15 için ülke nüfusunun azalmasına yol açmaktadır. Dış göç eğer ülkeye döviz girdisini
sağlıyorsa yararlıdır. Ayrıca dış göçlerin kültürlerin kaynaşması, ülkeler arasında bilgi ve emeğin dolaşımı dolaşımını sağlamak gibi yararlı yönleri, kültürel asimilasyon, yabancılaşma gibi de zararlı yönleri vardır. Nitekim ülkemiz açısından 1960'h yıllarda ülke dışına giden işçilerimizin 1970'li yıllarda ülkemize gönderdiği l milyar dolara varan döviz, o yıllarda ülke ekonomisi üzerinde olumlu etkiler yaratmış bulunmaktadır16.
Mevsimlik Göç : Yılın belli mevsimlerinde ekonomik sebeplerden, yada turistik amaçlı olarak birkaç ay süre ile bulundukları şehirlerden başka şehirlere ya da bölgelere göç edilmesidir. Genellikle bahar ve yaz mevsimlerinde bu tür göç hareketleri görülmektedir. Ülkemizde Karadeniz bölgesindeki fındık işçiliği, Çukurova bölgesindeki pamuk işçiliği bu tür göçlere örnek teşkil etmektedir. Mevsimlik göçler, nüfusun üzerinde önemli bir artma veya azalmaya sebep olmamasının yanında kalınan zamanın azlığı sebebiyle, temel sosyal değişimlere yol açmazlar.
Daimi Göç : Temelli yerleşme amaçlı nüfus hareketleridir. Bu tip göçte bulunduğu mekandan ayrılan insan artık yerleşmek maksatlı başka bir yere gitmiş olup, ziyaret ve ya turizm amacı dışında tekrar eski yurduna dönme amacı gütmemektedir.
İradi Göç : Kişilerin baskı ve zorlama olmadan tamamen kendi gereksinmeleri sonucu göç etmeleridir. Bu göç tipinde hükümet ya da herhangi bir otoritenin baskısı ve zorlaması olmamaktadır. İçsel gereksinmelerden ortaya çıkmaktadır. Büyük sanayi toplumlarında, köyden şehre doğru sürekli şekilde gerçekleşen göçler bu tür göçe örnek verilebilir17.
Zorlama Sebebiyle Göçler : Bu tür göçler ise insanların hükümetin ya da herhangi bir otoritenin emir ve talimatları ya da baskı ve şiddeti doğrultusunda göç etmesidir. Hareketin temeli baskı ve şiddettir ya da yasal zorlamadır. Devletin sosyal
16 Gülten KAZGAN,Tanzimattan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, Bilgi Univ. Yay. 1.Baskı. İst 2002 s.103.
17 İŞÇİ, a.g.e. s. 72.

ekonomik, güvenlik vb. konularda aldıkları kararların uygulanması sonucunda nüfusta yarattıkları mobilite de güdümlü göçü oluşturur. Keban barajının inşası sırasında bu bölgedeki nüfusun göçe tabi tutulması bu tip göçe örnek olarak verilebilir18.
Kitle Göçü : Çok sayıda kişinin bir anda göç etmesidir. Savaş, doğal afetler, beslenme kaynaklarının tükenişi vb. nedenlerden kaynaklanmaktadır
Katkısız Göç : Bu göç tipi ile kastedilen mana belli bir zamanda bir ülkenin yada bölgenin aldığı göç oranı ile verdiği göç oranı arasındaki meydana gelen farktır. Bu fark artı ise net giriş, eğer eksi ise net çıkış adı verilir.
Seçimli Göç : Göç alan ülkelerin ülkelerine gelen vatandaşlarda belli nitelikleri araması, tercih etmesi yoluyla gerçekleştirilen göçtür 19.
4 - Göçlerin Tarihçesi ve Göçlerin İnsanlık Tarihindeki Yeri
Çok önemli bir sosyolojik olgu olan göçler, insanların topluluk halinde yaşamaya başlamalarından sonra, değişik adlar ve görünüm altında gerçekleşmiştir. Tarihsel süreçte göçler genel olarak; açlık, savaş, şiddet, kıtlık, iklim koşulları, siyasi ve dini sebepler, eğitim, makineleşme, sanayileşme, ekonomik gereksinim v.b. nedenlerden kaynaklanmıştır. Tarihsel süreçte genel olarak göçleri ilkçağ, orta çağ ve sanayi çağı ve yeni çağda göçler olarak dört kategoriye ayırmak mümkündür.
İlkçağda göçlere insanların topluluk halinde yaşamaya başlamaları ile rastlamaktayız. Özellikle ilk çağlarda, yerleşik hayata geçilmesine kadar olan sürede, insan oğlunun temel hareketlilik sebebi sadece fizyolojik sebeplerden kaynaklanmaktaydı. Bu dönemde görülen yer değiştirmeler kimi kez açlık, kimi kez savaşçı kabileler, bazen de avcılık faaliyetlerinin zorlamasından ileri geliyordu.
18 AKKAYAN, a.g.e., s. 23.
19 Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Cilt 9. İst, 1995. s. 4655.


kırsal nüfusu çekmekte bu yüzden de şehirler dolmaktadır. Şehirler bu nüfus yükünü kaldıramamakta, yeterli hizmeti sunamamakta ve de sorun yumağı haline gelmektedir. Şehre göçle gelen kesimde öteden beri şehirde yaşayan kesimde bu durumdan rahatsız olmaktadır.
Modern çağın bir diğer göç kavramı da beyin göçü olmuştur. Teknolojik olarak bilgi ve birikime sahip insanların, başka ülkelere giderek yaşamlarının geri kalanlarını gittikleri ülkelerde geçirmesi diye tarif edilebilecek olan beyin göçü, yetiştirilen eğitilmiş beyinlerin yurt dışına sıfır maliyetle verilişinden olayı ülkeler için büyük bir kayıp oluşturmaktadır. Nitelikli denebilecek, üretken, vasıflı elemanlar ülkelerinin ihtiyaç duymalarına karşın, ülkelerine karşı pasifleştirilmekte34, göçü alan ülkeler için ise kişiye herhangi bir yatırım yapmadan bu beyinlere sahip olabilmektedir. Beyin göçü akımı gelişmiş ülkelere doğru gerçekleşmektedir. Beyin göçünün temel sebepleri ise insanları yeterli gelir olanakları ile istihdam imkanlarının vatanlarında sağlanamaması, sağlıklı çalışma koşullarının oluşturulamaması, kültür emperyalizmi, yabancılaştırma faaliyetleri, siyasi ve dini baskılar denebilir.
II- KENT KAVRAMI VE GÖÇ - KENTLEŞME İLİŞKİSİ l - Kent Kavramı
Kent, köy ve kasabadan daha büyük bir fiziki alana sahip, iş bölümü ve örgütlenmenin yoğun olduğu, geçim kaynaklarının genelde ticaret ve endüstriye dayalı olduğu heterojen yapıdaki yerleşim birimidir35.
Sosyolojik olarak kentler, ikincil ilişkilerin egemen olduğu, iş bölümü ve mesleki uzmanlaşma gibi kavramların, resmi kurum ve kurallar gibi teşekküllerin varlığının en yoğun şekilde görüldüğü yerleşim birimidir. Kentler ayrıca nüfusunun çoğu ticaret,

34 ERKAL, a.g.e. s. 302.
35 İŞÇİ, Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme, s. 51 .

sanayi, ve yönetimle ilgili işlerle uğraşan, tarımsal etkinliklerin olmadığı yerleşim alanı görünümündedir.36
Kentler karmaşık, farklılaşmış ve örgütlenme açısından bütünlük arz eden aynı zamanda, büyük bir nüfus kütlesini barındıran yerleşim alanlarıdır. Nüfusun büyük kısmı kentlerde yaşamını sürdürürken, ülkenin ekonomik ve sosyal gelişiminin büyük kısmı kentlerde oluşmaktadır. Siyasi, sosyal, kültürel ve her türlü değişim kent adı verilen mekanlarda gerçekleşirken, ülkenin kaderi de bu mekanlarda belirlenmektedir. İnsanların kültür adına ürettiklerinin çok büyük bir bölümü kentlerde üretilmektedir. Çok uzun süredir dünyamızı kentler yönetmektedir. Uygarlığın gelişmesine yol açan buluşlar hep kentlerde ortaya çıkmış, bu yüzden de insan uygarlığının gelişmesinde kentler büyük bir rol üstlenmiştir. Batı dillerinde "Uygarlık" anlamına gelen "Civilisation" kelimesinin kökeninde, kent anlamına gelen "Çite" sözcüğü vardır. Bu kavram doğu dillerinden biri olan Arapça'da, Medeniyet sözcüğü şeklinde kullanılmaktadır. Bu kelimenin kökeninde kent anlamına gelen "Medine" vardır. Türkçe'mizde ise; bu sözcük "kent" anlamına gelmektedir38.

Kentleşmek kavramı ise özellikle sanayiinin gelişmesi sonucu nüfusun kentlerde
toplanması ve kent alanlarının genişlemesi sürecidir.39 Kentleşmenin meydana gelişi incelendiğinde; teknolojinin gelişmesi ile beraber insanların daha çok zamana sahip oluşu ile iş bölümünün artmasının kentleşmenin meydana gelmesinde etkili olduğu söylenebilir40. Kentleşme ile birlikte toplumsal hayatta bir takım değişikler olmaktadır. İlişkiler farklılaşmakta, roller çeşitlenmekte, sosyal statü ve mevki gibi terimler cemiyet hayatının özü haline gelmekte ve kişilerin birbirleri ile ilişkilerine de yön vermektedir. Kentlerde modern hayatın gerekleri olarak addedilen davranış kalıpları kent kültürü kavramı ile ifade edilmektedir. Kentler cemiyet tipi organizasyonların sık görüldüğü
36 Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, 2. Cilt, 9.Baskı, Ank. 1998 s. 2081
37 Yakup SENCER, Türkiye'de Kentleşme, Kültür Bak. Yay. Ank. 1979, s. 7.
38 Demokrasi Kültürü ve Globalleşme, L Kent Kültürü Kongresi, İKSEV Yay. İzm. s. 2.
39 Türkçe Sözlük, s. 2081.
40 Amiran Kurtkan BİLGİSEVEN, Genel Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İst.. 1986. s.l 16.


yerleşim yeridir. Kentlerde günlük hayat iş bölümü ile düzenlenmiştir. Kural ve nizamlar ile resmi kurumlar kentin görünümünü yansıtır. Kentleşme ile iş hayatı parçalı hale gelip, geçim faaliyetleri bedeni sermayeden çok ticari sermayenin kullanılışı ile elde edilmeye başlamaktadır. Kentlerde sanayi merkezleri, kültür merkezleri, eğitim spor dinlenme tesisleri gibi yapılar, gelişmiş ulaşım ve iletişim imkanları insan hayatını kolaylaştıran temel etmenlerdir.
Kentleşme ülkeler açısından da ayrıca bir gelişmişlik göstergesidir. Kentleşme aynı zamanda kent sayısının ve kentlerde yaşayan nüfusun genel nüfusa göre artması şeklinde ifade edilebilir.41 Kentleşme, bir ülkenin yerleşimlerinde tarım dışı üretim şeklinin büyümesi, üretilen ürünlerin denetim ve koordinasyonun yoğunlaşması ve merkezileşmesi nedeniyle bazı yerleşmelerin büyüklük, yoğunluk, heterojenlik, teşkilatlanma, işbölümü ve ihtisaslaşma ile entegrasyon derecelerinin artması şeklinde ifade edilebilecek bir sosyal hareketlilik ve sosyal yapı değişmesidir42. Sosyolojik açıdan kentleşme; fert ve toplum ilişkilerini, sosyal müesseseleri, toplumsal yapıyı değiştirici etkileri bulunan bir olgudur43. Doğuşunu kırsal kesimden alan kentleşme hareketi, sosyal değişmenin de bir göstergesidir ve aynı zamanda sosyal değişme aşaması olmasının yanında bir uyum ve fiziki yerleşim sürecidir44.
Kentler, göçler ile beraber hacimce inanılmaz hız ve boyutta artmıştır. Göç ile beraber şişen kent nüfusları, göç edenlerin evlenmeleri ve doğumları ile de daha da artmıştır. Böylelikle gittikçe şişen kentlerde nüfusun kalabalık oluşu, yoğunluğu ve değişikliği insanların sosyal münasebetlerinin mahiyetini, derecesini, kısaca sosyalleşmesini ve dolayısıyla da insan tabiatını etkilemektedir45.
41 İŞÇİ, a.g.e. s. 53.
42 Asuman ÇEZİK, Kent Eşiği Araştırması, DPT Yay. Ank. 1982, s. 20.
43 Vedat BİLGİN, Yapısal Özellikleri İtibariyle Ailenin Görünümü, APK Yay.,Ank. 1991 s.45.
44 Yakut IRMAK, Kentlileşme, İst. Univ. İkt. Fak. Dergisi, c. 18, İst.. 1982, s. 68.
45 İhsan SEZAL, Şehirleşme, Ağaç Yay, İst. s. 23.
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #13 (Daim)  
Alt 20.08.06, 00:12
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2.509
Karizma Puanı: 329
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Karışık ödevler...

Kentleşmenin gelişmesi ile siyasal açıdan da bir değişim sergilenmiştir. Kentleşme temelde demokratik özellik taşımaktadır.46 Demokrasi ve özgürlük bu süreçte karşımıza çıkan ilk olgulardan biridir. Kentlere akın eden insanlar birlikte yaşama sürecinde kalmışlar, bu ise; tahammül ve iş bölümün gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Büyük bir nüfusun ortak gereksinimleri ve ihtiyaçları doğmuş bu da belediyecilik faaliyetlerinin gelişimini beraberinde getirmiştir. Ayrıca Kentlerin büyümesi ile temel hizmetlerin kamu gücü aracılığı ile yerine getirilmesi gereği doğmuştur. Bu ise Belediyecilik faaliyetlerini ortaya çıkarmıştır.
Kentleşme ile bir takım sosyal değişmeler gözükmektedir. Kentleşme ile görülen sosyal değişme hayat tarzı ve düşünce biçiminde değişmeye yol açan temel bir olgudur. Kentleşme sosyal gelişmeyi etkileyen hatta hızlandıran bir olgu olmasından dolayı büyük bir öneme sahiptir.47 Hızlı bir şekilde gerçekleşen kentleşme süreci, kentlerin ve tüm toplumun sosyo ekonomik yapısını etkilemektedir. Kentleşme olgusu herhangi bir zaman veya ülkede, kent olarak adlandırılabilecek yerleşim birimlerinde nüfusun yoğunlaşma hızı ve oranını vermektedir 48.
Kentleşmenin meydana gelişi üzerine çeşitli kent bilimcileri tarafından değişik kuramlar ileri sürülmüştür. Toprağın değerine ve iklim koşullarına önem veren Hidrolik Toplum ve Artı Ürün Kuramı, ekonomik faaliyetlerin ve ticaretin yoğunlaştığı alanlarda kentler oluştuğunu ileri süren Ekonomik Kuram, insanlar savunma ihtiyaçlarını gidermek amacıyla bir araya gelerek, kentleri bu savunma güdüsünü organize edecek şekilde kurduğunu ileri süren Savunma Kuramı, dinsel inanışların sonucu kentlerin ortaya çıktığını ileri süren Dinsel Kuramı bunlardan önemlileri olarak sayabiliriz49.
46 İŞÇİ, a.g.e. s. 53.
47 Kemal KARTAL, Kentleşme ve İnsan, TODAİE Yay. Ank. 1978. s. 4.
48 Ercan TATLİDİL, Kentleşme ve Gecekondu. Ege Univ. Ed. Fak. Yay, İzm. 1989, s. 4.
49 Rana ASLANOĞLU, Kent, Kimlik ve Küreselleşme, ASA yay. Bursa. 1998, s. 17.

Kentleşmenin sebeplerine bakıldığı zaman değişik nedenler görülmektedir. Genellikle bu nedenler itici - çekici nedenler, iletici nedenler, ve siyasal nedenler olarak ifade edilebilir50.
îtici nedenlerin bakıldığında insanları kırsal alanlardan şehirlere doğru iten nedenler akla gelmektedir. Bu nedenler kırsal alanlarda görülen; yaşamın daha zor oluşu, gelir eksikliği, eksik sağlık ve eğitim şartları, topraksızlık, doğa olaylarının yıkıcı etkilerinin son derece fazla oluşu, sosyal güvence ve iş sahalarının olmaması, yeterli konut, yol, su, elektrik yokluğu gibi problemlerdir.
Çekici nedenler ise insanları kent hayatına çeken nedenler olarak düşünülebilir ve hemen hemen itici nedenlerin tam karşıtları baz olarak alınabilir. Bu nedenlerin en önemlileri; şehirlerde yeterli iş sahası ve çalışma imkanlarının mevcudiyeti, şehir ortamının sunduğu kolaylıklar (yol, su, elektrik, iletişim v.b.) yeterli eğitim, konut ve kamu hizmetlerinin varlığı, renkli bir sosyal yaşam gibi faktörlerdir.
İletici nedenlere gelindiğinde ise bu nedenleri, insanların kentlere akın etmesinde aracılık görevi gören ve bir nevi kentleşme sürecini hızlandıran nedenler olarak görebiliriz. Bunlardan nedenlerden biri, iletişim teknolojisinin köylere girmesi ile şehrin modern görünümü ve büyüsünün insanların evlerine kadar girmesidir. Bu ise özellikle gençler üzerinde şehre göç etme konusunda büyük bir isteğin uyanmasına yol açmaktadır. Diğer bir iletici neden olan ulaştırma imkanlarındaki iyileşmeler ise; insanların, kentlerle sürekli temas etmesinde kolaylık sağlamakta ve bu da kentlere olan ilgiyi arttırmakta dolayısıyla da kente doğru bir nüfus hareketine yol açmaktadır.
Kentleşmenin başlangıcını konusunda insanlığın yerleşik hayata geçiş aşamasına kadar eskiye gidilmesi gerekir. Kentleşme günümüzden 9-10 bin yıl önce Ortadoğu'da başlamış ve tarımsal üretimin artışına paralel olarak bütün dünyaya yayılmıştır Tarihte insanların kalıcı olarak kurdukları ilk yerleşim birimleri tarla ve ürün yetiştirdikleri
50
Ruşen KELEŞ, Kentleşme Politikası, İmge Yay., Ank. 1993, s. 15.


alanların etrafında olmuştur. Bu ürünlerini korumak ve hasat mevsiminde toplamak için yerleşim amaçlı evler yapmışlardır. Bu evler günümüzdeki konutların ilk örneklerini oluşturmuştur.51
Tarım devriminin tarihteki en önemli sonucu, kişi ve toplum başına düşen üretimin büyük ölçüde artırılması olmuştur. Küçük köy yerleşimleri tükettiklerinden çok üretmeye başlayınca, yaşamak için besin üretmek zorunda bulunmayan insanlardan teşekkül etmiş sayıca az, fakat nüfusça kalabalık kasaba ve kentler ortaya çıkmıştır. Kentlerin nüfusu besin üretimlerine bağlı olmuş, ürün fazlasına göre kentler gittikçe kalabalıklaşmalardır.
Kentleşme konusunda ki ikinci büyük adımda, iklim koşullarına bağlı kuru tarım dan insan emeğiyle meydana gelen sulu tarıma geçilmekle atılmıştır. Sulu tarım ile ürün yetiştiriciliği 30° kuzey paralelinde ve onun bir az altında ve üstünde gerçekleşmiştir. Ortadoğu' da Mezopotamya (Dicle-Fırat nehirleri arası), Mısır'da Nil, Hindistan'da İndus, Vietnam'da Me-Kong, Çin' de San Nehir vadileri ve deltaları, sulu tarımın uygulandığı ve güçlü imparatorlukların kuruldukları yöreler olmuştur.52 Bu bölgeler, iklim açısından elverişli bölgeler olup, hem yaşam şartları hem de ürün yetiştirme imkanları kolay haldedir. Bu yüzden tarihteki ilk medeniyetler buralar da kurulmuştur.
Arkeolojik kazılar İnsanoğlunun M.Ö 3500' li yıllara gelinceye kadar küçük köylerde yaşadıklarını ve kendilerine yetecek kadar çiftçilik yaptıklarını bu tür gruplarından oluşan yerleşimler oluşturduklarını bize göstermektedir53. Antropolojik bulgular ilk kentlerin ortaya çıkmasında tarım ve sulama tekniklerindeki ilerlemelerin büyük ölçüde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Aşağı Nil ovasmdaki geniş alüvyal ovalar, Mezopotamya, İndus, Çin gibi yerlerde iklimin ve tarıma geçilmesinin etkisi ile ilk kentler ortaya çıkmıştır54.
51 GÜVENÇ, a.g.e. s. 192.
52 GÜVENÇ, a.g.e.,s.l03.
53 ASLANOĞLU, a.g.e. s. 16
54 Celal AYDIN, Türkiye'nin Beşeri ve Ekonomik Coğrafyası, Doğan Yay. 1996, Ank. s. 83


Kentleşme tarihsel gelişim açısından çağlara göre değişik özellikler sergilemiştir. İlkçağlarda insanoğlunun yerleşmesinde verimli toprak ve uygun doğa koşulları bulunan yerlerin tercih edildiği görülür. Genellikle bu şartları birlikte taşıyan bölgelerin hakim yerlerine kentler inşa edilmiştir. Ayrıca uygun doğa koşulları ve verimli alanlar üzerinde ekonomik yaşamla birlikte sosyal yaşamda gelişmiştir.
Ortaçağa gelindiğinde kentlerin oluşumunda dini etkenler ön plana çıkmıştır. Yine bu çağda kalelerin etrafındaki Burglar göze çarpan en önemli etken ollmuştur. Şato ve kalelerin etrafındaki bu yerleşim birimi, temel kentsel görünümü oluşturmuştur. Bu tip kent yapılarında, toprağın düzenleyicisi ve kentin hakimi sıfatıyla dinsel etkiler ön plana çıkmakta ve din, kentin iktisadi ve hukuki yapısını etkilemekte idi. Kentlerin gelişimine 10. yy dan itibaren ihracatla uğraşan tüccarlarda katılmışlardır. Bu tarihten itibaren 12. yy. kadar devam eden zanaat ekonomisi döneminde kentler gerçek anlamda gelişmiştir. Bu dönemde ayrıca doğu medeniyetlerine karşı yapılan haçlı seferleri Avrupa kentlerinin gelişmelerini sağlamıştır. Doğu medeniyetinin mimari çizgileri, Avrupa kent mimarisinde görülmeye başlamıştır. Ortaçağ devinde sanatsal yapılar kenti bezemeye başlamış, devletin gücünün adeta bir timsal vasıtası olmuştur. Dinsel yapılar birer sanat şaheseri görünümüne kavuşurken, saraylar ve zenginlerin şatoları devrin en görkemli yapılarını oluşturmuştur. Haçlı seferlerinin etkisi ile sanat anlayışında da yine doğunun çizgileri görülmeye başlamıştır. Bu dönemde kent planları yapılmış ve ortaçağ kentleri az çok düzenli bir hal almıştır55.
Kentleşme konusundaki en önemli gelişmeye Endüstri devrimi sebep olurken, endüstri alanındaki buluş ve icatlar kentlerin önemini arttırmış bu ise beraberinde göç olgusunu getirmiştir. Özellikle kırsal alanlardaki göçlerle beraber Avrupa kentleri yoğun bir nüfus istilası ile karşılaşmıştır. Yoğun göçlerle beraber kent dokuları da bozulmaya başlamıştır. Modern kentlerin etrafında sanayi işçilerini yaşadığı her türlü kötü koşulun varolduğu sanayi kentleri bu dönemde kaşımıza çıkan belli başlı kent tipidir. Bunun
55 KELEŞ, a.g.e. s. 3.

karşısında Endüstri devrimi ile kentlerin fiziki planları da etkilenmiş kentin dışmd belirli gelir grubuna hitap eden, içersinde organize bir bütünlük taşıyan yeni şekild kentler ortaya çıkmıştır. Bu kentlere uydu kentler adı verilmiştir56. 2 - Kent Tipleri
İnsanlık tarihinde önemli bir yer kaplayan kentler çeşitli özellikleri itibari il sınıflandırılabilir. Bu sınıflandırmada tarihsel gelişimi, yerleşme şekilleri,nüfusları, v fonksiyonları baz alınabilir. Tarihsel gelişimlerine göre kentler, Antik kentler, klasi devir kentleri, roma kentleri, ortaçağ kentleri, modern çağ kentleri olarak ayrılabilir5' Bu sınıflandırma kentlerin içinde bulunulan çağların özelliklerini yansıtmalaı bakımından ilginçtir. Antik çağ kentleri daha çok savunma amacını gerçekleştirm güdüsü etrafında şekillendirilmiştir. Bu çağda her kent aynı zamanda bir devlet olm özelliğini de göstermektedir. Her kent bağımsız bir idareye sahiptir. Bu kentlere örnel olarak yunan kentleri etrafındaki küçük kentleri ele geçirmeye çalışan bir görünün sergilemektedir. Roma kentleri ise eyalet şeklinde organize olmuş devlet yapısında etkilenmiş ve pazaryeri, ibadet yeri, eğlence alanları ve modern tesislere kavuşmuş hald idi.
Ortaçağ kentleri feodaliteden etkilenmiş ve buna göre tesis edilmiştir. Bu yüzdeı kentler, kale ve burçların etrafında kurulu halde görünmektedirler. Derebeyiniı idaresinde az da olsa tesis edilen zanaatkarlık yapıldığı atölyeler de kentlerde kurulı haldedir. Modern çağ kentleri sanayi devriminden sonra gelişen ve kalabalık nüfu hareketleri sebebiyle gelişmeleri belli bir plana bağlanmak zorunda kalan, alt yapı vı üst yapı gibi iki temel unsurun entegre hale getirildiği modern kentlerdir. Kent idareler belediyecilik faaliyetleri ile sistemli hale getirmiştir. Yine modern kentler bölgeleri ayrılmış olup, konut, endüstri ve ticaret alanları değişik yerlerde organize ettirilmiştir.
56 KELEŞ, a.g.e. s. 4
57 AYDIN, a.g.e. s. 87.
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #14 (Daim)  
Alt 20.08.06, 00:12
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2.509
Karizma Puanı: 329
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Karışık ödevler...

Yerleşme şekillerine göre kentler, dairesel şekle sahip kentler, uzanmış şekle sahip kentler, iki yada daha fazla kısımdan oluşmuş parçalı kentler ve birleşik şekle sahip kentler olarak ayrılabilir58
Nüfuslarına göre kentler ise barındırdıkları nüfus miktarı baz alınarak bir sınıflamaya tabi tutulmaktadır. Buna göre 10-25 bin nüfusa sahip küçük kentler ilk sırayı almaktadır. Ülke nüfusumuzun % 8' i bu kentlerde yaşamaktadır. Orta büyüklükteki kentler ise nüfusları 25 - 100 bin arasında olan kentlerdir. Bu tür kentler çarşı, pazar, pazar yeri, imalathane, fabrika, hastane, küçük çapta organize sanayi bölgelerine sahiptir. Türkiye nüfusunun % 25 yaklaşık olarak sayısı 200' e yaklaşan bu kentlerde yaşamaktadır. Büyük kentler ise nüfusları 100 bin ile 500 arasında değişen kentlerdir. Nüfusu 500 bini aşan kentlere ise metropol kentler adı verilmektedir.
Fonksiyonlarına göre kentler, sanayi, ticaret, tarım, ulaşım, kültür, askeri, turizm, liman kentleri olarak sınıflandırılabilir. Tarım kentleri tarımsal endüstri ürünlerinin yoğun olarak yetiştirildiği ve tüketildiği insanların temel geçim kaynaklarının tarım ürünlerinden sağlandığı kentler olarak adlandırılabilir. Konya şehri Buğday üretimi ile tarım şehrine örnek olarak verilebilir. Tarım kentleri coğrafi konumları gereğince tarım ürünü yetiştirmeye elverişli bölgeler üzerinde kurulmuştur. Bu tür kentlerin büyüklüğünü, art bölgelerinde uygulanan tarım yöntemleri, sulama, gübreleme ve makineleşme derecesi büyük ölçü de etkilemektedir. Bu kentlerde ihtiyaç fazlası ürünler çeşitli sanayi kuruluşlarında yarı işlenmiş hale getirildiği merkezler görülmektedir. Haftaların belirli günleri kurulan pazarlar ticaret hayatının canlı tutulduğu merkezlerdir. Ülkemizde küçük kent gruplarının hemen hemen tamamı tarım kenti olmakla birlikte göçün besleyicisi konumunda bulunmaktadırlar.
Ticaret kentleri, çeşitli malların perakende ya da toptan olarak alınıp satıldığı, ticari işletmelerin yoğun olarak görüldüğü kentlerdir. Ticaret ile ulaşım arasında önemli bir ilişki vardır. Bu yüzden bu kentleri için bir ulaşım ağı üzerinde bulunması önem arz
58 AYDIN, a.g.e. s. 87.

etmektedir. Türkiye'nin kentlerinin tarihsel gelişim incelendiğinde önemli bir bölümünün eski kervan yolları ve kavşak noktalarında olduğu görülebilir. Günümüzde ticaret kentlerimiz genelde fay hatları, çöküntü alanları, büyük akarsu vadilerinin tabanları ile ovalarda kurulmuştur. Yer şekillerinin çok engebeli olduğu ülkemizde, karayolları ve demir yolları bu doğal olukları izlemektedir. Bu bakımdan ticaret kentlerimiz çoğu büyük nehirler yanında yada yakınında kurulmuştur. Ticaret kentlerimizin çok büyük bir kısmı liman kentleridir59.
Liman ve askeri kentlerde yine adından anlaşılacağı gibi bu iki fonksiyonu tesis etmeye yönelik olarak kurulmuş kent tipleridir. Liman kentleri ticaretin yönlendirildiği, ülkenin ihracat ve ithalatının yapıldığı merkezlerdir. İskenderun, Mersin, İstanbul önemli liman kentlerine örnek olarak verilebilir. Askeri kentler ülke savunması için hayati önem arz eden yerlerde kurulmuş olan kentlerdir. Bu kentlerde ordu yerleşimleri, askeri tesis, bina ekipman gibi birimlere sıklıkla rastlanılmaktadır. Daha çok tarihte bütünüyle bu şekilde kentlere rastlanılsa bile günümüzde kentlerin belli kısımları askeri alan ve tesislere ayrılmıştır. Bu şehre örnek olarak Kırıkkale verilebilir.
3 - Göç ve Kentleşme İlişkisi
Göç hareketi, gerek göçenler açısından gerekse göç edilen yerler açısından pek çok önemli sonuç meydana getirir. Göç, ister kırsal kesimden kente, isterse kentten kente olsun en büyük etkiyi, kentleşme ve kent alanları üzerinde yol açtığı tahribatla göstermektedir. Bir gecede kurulan mahalleler, gerek yerel yönetimleri gerekse merkezi yönetimi bir oldu bitti durumuna getirerek çarpık ve sağlıksız kentleşme karşısında adeta seyirci konumuna sokmaktadır. Sağlıklı bir kentin ilk başta olması gereken özelliği kontrol altında tutulabilen bir nüfusa sahip olmasıdır. Çünkü bina, arsa, arazi, tesis gibi kaynaklar sınırlı ölçüde arttırılabilirken, nüfus gibi hızlı ve kontrolsüz artış gösteren bir öğeye eldeki sınırlı kaynaklar yetmemektedir.
59 AYDIN, a.g.e. s. 92.

Göç ve kentleşme arasında ilişki kentlerin çekme faktörü ile kırsalın itme faktöründen kaynaklanmaktadır. Bu faktörlerin etkisiyle kırsal kesimlerin ittiği nüfus, kentlerde ne sağlıklı bir şekilde istihdam edilebilmekte ne de barınabilmektedir. Kentin çekiciliğine kapılan ve de iş bulma ümidiyle şehirlere akan nüfus, kalifiye olmadıkları için ilk olarak işportacılık, ayakkabı boyacılığı, hamallık, bilet satıcılığı, kapıcılık, meyve-sebze satıcılığı, odacılık gibi düşük gelir getiren işlerde çalışmaktadır. İlk başlarda bu işlerden düşük gelir elde ettikleri için de normal denebilecek apartman dairelerinde ve evler de oturabilme şansları olmamakta, genellikle şehirlere ve semtlere yakın olan çevrelerde ya yaptıkları ya da düşük bedellerle kiraladıkları gecekondularda oturma zorunda kalmaktadır60.
Bu tür gelir grubundaki göçmen kesiminin şehirlerde gittikçe artan varlığı gelirlerinden dolayı onları gecekondu talebine yöneltmekte, bu ise şehirleri gecekondu ile doldurmaktadır. Patlayan bu gecekondu talebine karşı ise hızlı bir yasadışı gecekondu hizmet piyasası cevap vermektedir. Bu piyasanın sunduğu gecekondu arzı, ortaya çok hızlı türeyen çarpık mahalleler ve şehirleri ortaya çıkartmaktadır. Siyasi menfaat çerçevesinde gecekondu alanlarına seçim dönemlerinden önce yapılan yatırımlar, bu tür bölgelerin her geçen gün artmasının önemli sebeplerinden biridir. Siyasi kaygılardan dolayı ülkemizde de bu tür popülist politikalara 80'li yıllardan sonra sık sık başvurulmuştur.
Yine metropollere yönelen ve aşırı ölçüde nüfus birikime yol açan göç, bir yandan merkez de işsizliğini artmasına yol açarken, diğer yandan da şehir merkezlerinde işsizlikten doğan sosyal sorunlara neden olmaktadır. Ayrıca bu hızlı göç akımı şehrin yerleşim, konut, çevre, altyapı, ulaşım, eğitim, sağlık ve asayiş sorunlarım büyük boyutlarda arttırmaktadırlar61.
60
61
Erol TÜMERTEKİN, Türkiye'de Şehirleşme ve Şehirsel Fonksiyonlar, İst. Ünv.Yay. İst. 1973, s. 3. VI Beş Yıllık Kalkınma Planı (1996-2000): DPT, Ank. 1995, s. 17.

Ayrıca Kırsal kesimlerden kentlere yapılan yoğun göç hareketi, hem mekansal olarak hem de kültürel açıdan kentten soyutlanmış "Getto" adı verilen bölgeleri de ortaya çıkarmıştır62. Bu gecekondu bölgelerinde artan suçluluk oranları, gittikçe belirginleşen karşı kültür ve alt kültür oluşumları ve de yerleşik kural ve normlara karşı aşırı bir yabancılaşma dikkati çekmektedir. Kırdan kente şiddetli ve düzensiz göç ile beraber kentte bir düzen tutturamamış insanların şiddet ve suç eylemlerine katılması ihtimali artmaktadır. İşsizlik ve yoksulluğun kol gezdiği bu bölgelerde yasadışı siyasi görüş ve tutumlar yoğun olarak taraftar bulabilmektedir.
Hızlı göç hareketinin bir diğer etkisi de arsa ve arazi değerinin bir anda çok yüksek miktarlara çıkmasına yol açmasıdır. Mesken ihtiyacı, yeni alanların hızla imara açılmasını gerektirirken verimli tarım alanları da bu süreçte konut ihtiyacına tahsis edilmek zorunda kalmıştır.
Göç sonucu kentlerin dışında sağlıksız yeni yerleşim birimlerinin kurulması, çevre kirlenmesine ve doğal kaynakların hızla tüketilmesine de yol açmaktadır. İçme suyu kaynaklan, etraftaki yerleşimler sebebiyle kirlenmekte ve halk sağlığını tehdit etmektedir. Özellikle İstanbul'da içme suyunu temin eden su kaynaklarının etrafında yoğun şekilde yerleşme baskısı vardır. Ayrıca gecekondu bölgelerinin düşük gelir grubunda yer almalarından dolayı kalitesiz yakıtlarla ısınması şehrin havasını ve ekolojik dengesini büyük boyutlarda zarara uğratmıştır.
Sağlıksız kentleşme ile büyük şehirlerin olağan manzaralarından biri de sanayi tesisleri ile konutların iç içe girişi olmuştur. Sanayi bölgelerin etrafları gecekondular tarafından mantar gibi sarılmakta bunun doğal sonucu olarak ta sanayi tesisleri arasında entegrasyon sağlanamamakta, sanayi kirliliği insan sağlığını tehdit etmektedir. Sanayi bölgelerinin şehirlerin içinde kalması, en başta ulaşım olmak üzere, üretim maliyetlerini arttırıcı bir faktör olmakta, ekonominin değişik kademeleri arasındaki organizeyi bozucu
62
Sezgin KIZILÇELİK, Yaşar ERJEM, Açıklamalı Sosyoloji Terimleri Sözlüğü, Konya, s. 184.

Ege ve Çukurova da İzmir ve Adana , Batı Karadeniz ve İç Anadolu'nun Kırıkkale Elmadağ civarında görülmektedir. Hizmet sektöründeki yoğunlaşmalar Ankara ve Eskişehir, tarım sektöründeki yoğunlaşmalar ise Çukurova, Kazova, Adapazarı Ovası, Doğu Karadeniz sahili civarında görülmektedir.
Şehirleşmenin yoğun olarak görüldüğü bölgeler ise; Marmara'da ; İstanbul, İzmit, Sakarya, Hendek, Yalova, Karamürsel, Gölcük, Akyazı, M.Kemalpaşa, Bursa, Gemlik, Orhangazi yer almaktadır. Ege bölgesinde; Bergama Akhisar, Manisa, İzmir, Söke, Aydın, Nazilli, Turgutlu, Salihli, Alaşehir, Bayındır, Ödemiş, Tire, Denizli, Sarayköy yerleşmeler yer almaktadır. Batı Karadeniz Bölgesinde Bolu, Düzce, Akçakoca, Ereğli, Zonguldak yer almaktadır. Orta Anadolu da; Ankara, Çubuk, Elmadağ, Kırıkkale, Konya, Kayseri yer almaktadır. Çukurova da; Mersin, Tarsus, Adana, Ceyhan, Osmaniye, Kozan, Kadirli, Dörtyol, İskenderun, Antakya, Samandağ, Maraş, Türkoğlu, Bahçe, İslahiye, Hassa, Kırıkhan, Reyhaniye, Kilis, Gaziantep, Nizip, Suruç, Şanlıurfa yer almaktadır. Orta Anadolu civarında ise Gümüşhacıköy, Merzifon, Amasya, Turhal, tokat yer alırken Doğu Karadeniz de Bafra, Samsun, Giresun, Ordu, Trabzon, Rize, Çayeli yer almaktadır.
III- TÜRKİYE'DE GÖÇ VE GÖÇ HAREKETLERİ
l - Ülkemizde Göç Kavramı ve Görülen Göç Şekilleri
Ülkemizde göç kavramı son yıllarda ortaya çıkan bir olgu değildir. Tarihsel süreçte her zaman toplum yapımızda göçler görülmüştür. Yerleşik hayata geçmeden önceki devrelerde atın varlığı sayesinde hızlı hareket yeteneği ile Türkler etrafındaki bölgelere göç etmişlerdir. Hızlı hareket yeteneğine sahip olan Türkler çevrelerindeki toplulukların hiçbir zaman uzun süreli egemenliği altına girmemişlerdir.
Uygur devleti ile yerleşik hayata geçilmesi ile birlikte dinamik bünyeli bu unsuru kaybetmeyen Türkler, devletlerin içerlerinde mutlaka hareketli bir grup bulundurmuşlardır. Bu tür hareketli gruplar sayesinde hem iklim koşullarına uygun olarak tarım ve hayvancılık faaliyetlerini sürdürmüşler, hem de nüfus kontrol altında tutularak ülkenin iç ve dış güvenliği sağlanmıştır. Türk topluluklarının dinamik unsuru olan göçler ayrıca Türklerin, anayurtlarından uzak değişik iklim bölgelerinde devlet kurabilmesine, böylelikle tarih sahnesinden silinmemesine yol açmıştır. Türkler bu dinamik unsuru sayesinde değişik coğrafi şartlarda, değişik medeniyet ve etnik

bölgelerde, her bölgenin şartlarına ve adetlerine uygun devletler kurabilmiştir .
Türk toplumunun bu dinamik yönünün varlığından dolayı çeşitli kesimlerce ileri sürülen Türk kültürün göçebe bir kültür olduğu iddiaları da doğru değildir. Türk medeniyeti göçebe değildir sadece dinamik bir haldedir. Atatürk'ün bu konu üzerinde 1932 yılında 1. Tarih Kongresinde de belirttiği gibi "Bu günün Türk Çocukları biliyor ve bildireceklerdir ki, onlar dört yüzyıllık çadırlı bir aşiretten değil, on binlerce yıllık ari,

medeni yüksek bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli bir millettir" .
Türklerde bu dinamik unsur sebebiyle İmparatorluklar içinde her boy kendi özelliğini korurdu. Gerektiğinde boyların, birkaç gün de tamamen seyyar hale gelebilen, birkaç günde ise tamamen birleşik hareket eden yüce bir güç haline gelen birlikler kurabilme başarıları, onların tamamen göçebe oldukları şeklindeki iddiaları çürütecek
fi'}
niteliktedir . Ayrıca Türk toplulukları göçleri esnasında ele geçirdikleri toprakları üzerinde adaletli şekilde de davranmışlardır. Tarım ve ticaretle uğraşan yerleşik toplulukları üzerinde söz sahibi olunca, yerleşik düzende dışarıdan gelebilecek

tehlikelere karşı onları hakça korumuş karşılığında vergi almışlardır .Eskiye nazaran günümüzde bu hareketli toplulukların sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Günümüz Türkiye'sinde sadece İç Anadolu bölgesinde ve Toros larda yörük adı verilen hareketli gruplar kalmıştır.
80 Tarık Zafer TUNAYA, Türkiye'nin Siyasi Gelişmeleri, Baha Matb. İst.. 1970 s. 8.
81 Haluk TARCAN, Ön-Türk Uygarlığı, 3. Baskı, Mustafa Kemal Der. Yay. İst. 2001. s.2.
82 Cladue COHEN, Osmanlılardan Önce Anadolu'da Türkler, (Çev. Yıldız MARAN) E yay. İst,1984 s. 23.
83 Yasemin İNCEOĞLU, Medya ve Toplum, Der Yay., İst., 1998, s. 23.



Ülkemizde Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki yıllarda nüfus değişimleri hariç önemli göçlere rastlanmaz. Bu değişimler ise Lozan Konferansı sebebiyle olmuştur. Türkiye'nin gerçek anlamda göç serüveni 1960'lı yıllardan sonra ortaya çıkmıştır. Göç serüveninin başlamasında ise 1950'li yıllarda gerçekleşen toplumsal dönüşüm önem arz etmektedir. 2. Dünya Savaşı sırasında gerçekleştirilen sermaye birikimi ve özellikle ticaret sermayesinin varlığı, çok partili siyasal yaşama geçilmesi, ekonominin dış yardım ve yabancı sermayeye açılması gibi sebeplerle ekonomik ve toplumsal gelişme boyut değiştirmiştir. Bu dönemler itibari ile tarım kesiminde traktör kullanımının artması ve kısmen makineli tarıma geçilmesi, özellikle karayolları olmak üzere ulaşım sektöründeki iyileşmeler sebebi ile kırsal kesimlerden şehirlere akmaya başlayan nüfus ile göç başlamıştır84.
Ülkemiz, 1960' h yıllardan itibaren ise, yabancı ülkelerdeki işgücü talebine karşılık olarak on binlerle başlayan, bugün ise sayıları 4.5 milyona yakın insanımızın dış ülkelerde yönelik olarak gerçekleştirdiği göçler ile tanışmıştır. Dış göçlerin mahiyetinin incelenmesinde ise, yabancı ülkelere önceleri geçici olarak ve belli bir miktar para kazanılmasından sonra dönme amacıyla gidilirken, daha sonraları gidilen ülkelerin, gelenlere çalışma izinlerinin yanında, aileleri ile ikamet izni de tanıması ile bu ülkelere kalıcı olarak yerleşme sürecinin içine girildiği görülür. Dış göçlerin geniş çaplı sosyo ekonomik etkileri olmuştur. Avrupa'ya giden göçmenlerimizin ülkeye gönderdikleri dövizin sağladığı katkının yanında yıllık izinlerde Türkiye'nin tercih edilmesi ve batı toplum tipinin yaşam tarzına dair tutumlar, kırsal alanlarda az da olsa model alınan sosyal davranış şekilleri oluşturması bakımından önemlidir.
Ülkemizde son kırk yıldaki hızlı göç hareketleri sonucunda ortaya pek çok sorunları beraberinde taşıyan bir kentleşme kavramı ortaya çıkmıştır. Kentleşme kavramı bu göçün ortaya çıkardığı içsel gereksinimlerin etkileri ile oluşmuştur. Yalnız Türkiye'deki kentleşme, Batıda ki kentleşme kavramından sıyrılarak her gün büyüyen
84 KEPENEK ve YENTÜRK, a.g.e., s. 69.

bir sorun yumağı haline gelen kent dokusu ile kente gelenlerin kendi başlarının çaresine
o c
baktıkları gecekondu alanlarının artması ile eş anlamı hale gelmiştir . Kırsal alanlarımızın boşalması ve kentlerimizin azami şekilde doluşu ile oluşan bu süreç sonucunda, 21. yy. da kentlerimiz adeta büyük bir köy durumuna dönüşmüş, köy yaşamında görülen gündelik yaşam manzaraları, sanayi bölgelerinin etraflarında olağan görüntüler haline gelmiştir.
Türkiye'de devlet göçlerin yönlendirmesine müdahil olamamış, daha çok gelişmeler karşısında günlük politikalara ve siyasi müdahaleler ile yetinme durumunda kalmış hatta kısmen uyguladığı yanlış politikalar sonucu göçün sebebini oluşturmuştur. Kalkınma programlarında öngörülen hedefler tutturulamamış, imar planları çoğu kez değiştirilmiş, delinmiş, yerel yönetimlerde siyasi ve lobi baskıların sebepleri gibi etkilerle aykırı uygulama örnekleri ile dolu hale gelmiştir. Türkiye'de metropolitan kentlerin yerel yönetimleri, göçlerin mağduru durumuna gelmiştir. Belediye yönetimleri de nüfus esasına göre dağıtılan ödenek ve yardımlardan yararlanmak için seçim zamanlarında değişik yollarla kırsal alandaki nüfusu şehirlere doğru çekmiş gelen kişiler ise artık eski yerlerine dönmeyi düşünmemiştir.
Türkiye'de toplumsal hayatın ve gündelik hayatın büyük bir kısmına damgasını vurmuş olan göç ve göç hareketlerinde temel çıkış noktası, kırsal alanlardır. Göçün yönü ise kırsal alanlardan şehirlere doğru olmasıdır. Köy, ilçe, belde vb. küçük kırsal yerleşimlerden ya idari olarak bağlı olduğu şehirlere yada gelişmiş sanayi bölgelerine ve illere doğru olan göç hareketi, Türkiye'nin temel göç tipidir.
Ülkemizde görülen göçleri belli kriterlere göre tasnif edebiliriz. Öncelikli olarak göçün yönü olarak bir ayrım yapıldığında kırsal alanlardan - şehirlere doğru, şehirlerden şehirlere doğru, iç bölgelerden sahillere doğru, ve şehirlerden kırsal alanlara doğru olarak sınıflandırabiliriz86. Bu sınıflandırmanın içinde en büyük yüzdeyi ülkemizin
85 KONGAR, 21. Yüzyılda Türkiye, Remzi Kitabevi 29. Bas.İst., 2001. s.27.
86 AKKAYAN, a.g.e., s. 25.

hakim göç tipi olan kırsal alanlardan şehirlere olan içgöç oluşturmuştur. 1960'lı yıllardan itibaren ise ülkemiz yabancı ülkelere yönelik göçler ile de tanışmıştır. Ülkemizde Yoğun olarak görülen göçleri aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz.
Mevsimlik göçler : Ülkemizde mevsimlik göç diye tabir edilen ve belli bölgelerimizin içsel işgücü gereksinimlerini ve belli sosyo ekonomik ve tarihsel sürecin oluşturduğu göçler (yörük) yoğun olarak görülmektedir. Karadeniz, Çukurova, Ege, Güneydoğu Anadolu'da pamuk, fındık, şeker pancarı, çay, tütün gibi belli iş kolları için sık sık bu tür göçler yapılır. Mevsimlik göçler ilkbahar ile yaz dönemlerinde birkaç aylık süre için yapılmaktadır. Ülkemizde mevsimlik olarak yapılan göçlerden bir diğer kısmını ise yörük göçleri denen hareketli toplulukların gerçekleştirdiği göçler oluşturur.
İç ve Dış Göç : Ülkemizde gerçekleşen göç tiplerinden en önemlileri iç göçler oluşturmaktadır. 1960'lı yıllardan sonra çok yoğun şekilde iç göç gerçekleştirilmiştir. Bu tarihten önce göçebelik, doğal afetler, siyasal çatışmalar sonucu ortaya çıkan zorunlu göçler haricinde köylülükten, aşiretten ve topraktan kopamama yada kopmama gibi sebeplerle çok az göç olayına rastlanmıştır87. 1960'lı yıllardan İtibaren ise başta Almanya olmak üzere Fransa. İsveç, Norveç,Hollanda gibi Avrupa ülkeleri ile Libya, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi ülkelere işçi göçü şeklinde dış göç gerçekleştirilmiştir.
İç göçlerin sonucunda gecekondulaşma, kentsel işsizlik, sosyal erozyonlar, kamu kaynaklarının yasa dışı tüketimi, köylerin boşalması, üretim kayıpları, hayvancılık ve tarım sektöründe dışa bağımlı hale geliş ve iç üretimin düşüşü gibi önemli etkileri olmuştur.88.
Yasadışı Göçler : Ülkemiz tüm dünyadaki gelişimine paralel olarak 1980'li yıllardan itibaren siyasi ve ekonomik kaygılardan kaynaklanan yasa dışı göçe maruz
87 Bahattin AKŞİT, Türkiye'de İçgöç, Eko. Top. Tarih Vak. Yay. İst,1998, s.22.
88 KEPENEK ve YENTÜRK, a.g.e., s. 341.

kalmıştır. Genellikle transit şeklinde doğu ülkelerinden gelen gruplar ülkemiz üzerinden değişiklik yollarla Avrupa ülkelerine geçmeye çalışmaktadırlar.
Beyin Göçü : Türkiye'nin eğitilmiş iş gücünü başka ülkelere kaptırması süreci olarak nitelendirebileceğimiz Beyin göçü ülkemizde görülen bir diğer göç şeklidir. Gençlerimiz gittikçe artan bir oranda yabancı ülkelerde yaşama isteği duymaktadır. Ülkemizin nüfusu gittikçe gençleşmektedir. Nüfusumuzun, demografik bileşiminde yaşadığı değişikliklerle beraber gelecekte bölgenin en istikrarlı ve güçlü ülkesi olmasında bir araç olacağı açıktır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında 3483 olan üniversite öğrencisi 1997 yılında 1.222.362 'e ulaşmış bulunmaktadır.89 Türkiye eğitim açısından o günlerden bu günlere çok büyük bir yol almıştır. 1925'te % 80'ini aşan okuma-yazma bilmeyenlerin oranı, 1990'da % 20' nin altına düşmüştür. İlkokul, ortaokul ve lise sayıları 1925'ten 1997 yılına kadar yaklaşık on misli artmış bulunmaktadır. Bu oran yüksek öğretim kurumlarında yüz misline ulaşmıştır.90 Ülkemizde üniversite eğitimi alan gençlere yeterli iş sahaları olmayışı sebebiyle uygun çalışma koşulu oluşturulamaymca, genellikle yabancı ülkelere yöneliş başlamaktadır. Bu şekilde ülkemizden yaklaşık her yıl 30.000 yakın öğrenci değişik yollarla yurt dışına gitmekte ve maalesef geri dönmek konusunda aynı kararlılığı göstermemektedirler.
2 .Türk Tarihindeki Göçler
2.1- Cumhuriyetin İlanından Önceki Göçler;
Cumhuriyet Türkiye'sinden önceki göç hareketleri Eski Türk Devletlerinde, Anadolu Türk Devletlerinde ve Osmanlı Devletinde olan göçler şeklinde üçlü bir ayrıma tabi tutulabilir. Eski Türk Devletlerindeki göçler; genellikle iklim, açlık, savaşlar, hastalık gibi etkenlerin ışığında şekillenmiştir. Bu tarihte yapılan göçler sosyolojik bir nitelik taşımamakta ve toplu halde yapılmakta idi. Yüzlerce çadırdan
89 DİE Yay. 75. Yılında Sayılarla Türkiye, Ankara, 1999, s. 29.
90 75. Yılında Sayılarla Türkiye, s. 5.

oluşan ve at gibi hızlı bir hayvan sayesinde seri şekilde düzenli olarak göçler gerçekleştirilmiştir. Kavimler göçü bu çağlarda yapılan göçlere en güzel bir örnek teşkil etmektedir.
Anadolu'da Türklerin yerleşmelerinden sonra görülen göçler, genellikle fetih ve güvenlik sebebiyle olmuştur. Yeni elde edilen topraklara devletin bünyesindeki hareketli topluluklar yerleştirilerek hem sınır güvenliği sağlanmış hem de hareketli topluluklar kontrol altında tutulmuş oluyordu. Mustafa Kemal Atatürk'ün 1932 yılındaki Tarih Kongresinde belirttiği gibi göçebelik; " Bugünün Türk çocukları biliyor ve bildirecektir ki, Onlar dört yüz çadırlı bir aşiretten değil, on binlerce yıllık ari, medeni yüksek bir ırktan gelen, yüksek kabiliyetli bir millettir " yüksek bir medeniyetin göstergesiydi91 Ziya GÖKALP'e göre de göçebelik hürriyet ve istiklali temin eden içtimai bir haldir92. Eski Türk devletleri hızlı şekilde hareket tarzı, olsa olsa devletin bekasını sağlayan önemli bir unsurdur.
Osmanlı İmparatorluğu devrindeki göçlerde imparatorluğun yapısı belirleyici etkendir. Küçük bir kasabadan bir imparatorluğa uzanan süreçte, göçlerin ilk yönü olarak Anadolu'dan başta Avrupa olmak üzere kuzeye, güneye ve doğuya doğru olmuştur. Her geçen gün sınırlarını genişleten imparatorlukta, ülke topraklarında hareket eden nüfus gücü imparatorluğun varlığını sürdürmesinde önemli bir rol oynamıştı. İmparatorlukta sınır güvenliklerinin sağlanması için, bilinçli olarak bir göç siyaseti yürütülmüştür. Osmanlı toplumunda konar göçer tabiri ile ifade edilen bu kesim, merkezi hükümetin denetimin dışında kalmaya çalışan fakat kendileri için düzenlenmiş bulunan kanunlar çerçevesinde hareket eden, il-ulus-boy-oymak-oba şeklinde sınıflandırmaya tabi tutulan ve şehirlerin et, yağ, yoğurt, tere yağ ve peynir gibi ihtiyaçlarını karşılayan ekonomik işlevleri olan hareketli bir nüfustur 93.
91 TARCAN, a.g.m., s. 2.
92 Ziya GÖKALP, Türk Medeniyeti Tarihi, (Haz. İsmail AKA, Kazım KOPARAN), Kültür Bak.Yay., l .Cilt, İst, 1976, s. 25.
93 Ekmeleddin İHSANOGLU, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, Cilt.i, İslam Tarih ve Kültür Arş. Mrk. Yay., İst, 1994, s. 481.
__________________
σ ѕєνєηιη αятıк уσк!
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #15 (Daim)  
Alt 20.08.06, 00:13
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 17.08.06
Şehir: One Last Goodßye..
Mesajlar: 2.509
Karizma Puanı: 329
Juventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the roughJuventus|F.C is a jewel in the rough
Ce: Karışık ödevler...

Osmanlının sınır güvenliğinde önemli bir rol oynayan göç hareketlerinden başka, fetihle elde edilen topraklara değişik topluluklar da yerleştirilmiştir. Fatih döneminde yaygın olarak başvurulan bu uygulama ile hem feth olunan topraklar vatanlaştırılmış, hem de İslamiyet Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Denilebilir ki Osmanlı İmparatorluğunun göç siyaseti Balkanlar ve Avrupa toprakları üzerinde olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılma sürecine girişi ile göç ettirilen kesimlerin de Anadolu'ya tekrar geri dönüş süreci başlamıştır. 19. yy .da savaşlardan yenilgi olarak nasibini alan Osmanlı İmparatorluğu da 1877 - 1900 yılları arasındaki Balkanlardan Anadolu'ya göçleri yoğun olarak yaşamıştır.
Anadolu'ya 1870 ile 1900 yılları arasındaki göçler dört koldan gerçekleşmiştir. Birinci güzergah Balkanlar, ikinci olarak Kırım ve Kafkasya'dan, üçüncü olarak Batı ve Doğu Türkistan'dan son olarak ta İdil ve Ural yöresinden yapılmıştır. Bu göçlerle Anadolu'ya yaklaşık olarak l milyon insan gelmiştir.94 Göçlerin organizasyonu o yıllarda büyük bir problem oluşturmuş ve bunun için 1878 yılında Genel Göçmen İdare Komisyonu kurulmuştur. Komisyonun temel amacı, göçlerin organizasyonu ve göçmenlerin gittikleri bölgelere uyumunu ve meslek edinmesini sağlamaktı.
19. yy. da yapılan göçler, Anadolu'nun nüfusunun artmasına ve köy kent dengesinin de değişmesine yol açmıştır. Gelen göçmenler, boş alanlar üzerine yeni köyler kurulması yoluyla iskan ettirilmiş, bu ise köy-kent bileşimini köylerin lehine olarak bozmuştur. Yine göçler nüfusun bileşimi üzerinde de etkide bulunmuş ve orta yaşlılar ve erkeklerin sayısı artmıştır95. Göçmenlerin Anadolu'ya gelişleri ile tarım alanlarının kullanımı genişlemiş, tarımsal üretimde artışlar gerçekleşmiştir. Bu Üretim o tarihlerdeki hayvansal üretim miktarlarının bile önüne geçmiştir 96.
Göçmenlerin sayılarının artması üzerine Osmanlı İmparatorluğu, 1877 yılından itibaren göçmenleri köylerden başka, kent çevrelerindeki arsa ve arazilere yerleştirmek zorunda kalmıştır. Bu tarihlerde Balkanlardan Anadolu'ya yönelik dış göçler iç göçlerinde hazırlayıcısı olmuştur97.
1878 - 1900 yılları arasındaki göçler büyük ekonomik sıkıntıya yol açarken ayrıca toplumsal gerginlik, yönetim zaafıyeti ve hukuki aksaklıklara yol açmıştır. Ülkenin dağılma süreci, savaşlar, ekonomik sıkıntılar, hastalıklar, açlık ve diğer etkilerle hem gelenler hem de ülkede dana önceden yaşayanlar büyük bir sıkıntı yaşamıştır. Ziraai açıdan yetersiz üretim ve kıtlık, askeri ve savaş harcamalarının artan boyutlara ulaşması ve savaş, dış borçlar, kapitülasyonların varlığı, ekonomik ve siyasi bunalımlar, isyanlar, toprak kayıpları bu döneme damgasını vurmuştur.
2.2 - Cumhuriyetin İlanından Sonraki Göçler
Cumhuriyetin ilanı ile beraber göç hareketlerini birbiriyle örtüşen dönemleri de içerecek şekilde ancak bazı temel özellikleri ile ayırt edebileceğimiz dört temel döneme ayrılabilir. Bunlar 1923 - 1950 dönemi, 1950 - 1960 dönemi, 1960 - 1980 dönemi,
QO
1980'lerin sonrası dönem bu dört dönemi oluşturur.
1923'ten başlayan ilk dönemde, önemli bir göç hareketi yaşanmamıştır. Kırdan kente ve kentten kente cılız bir göç söz konusu olmuştur. Evlilikler, memur tayini, okul gibi nedenler göçün temel sebebi olmuştur. Kentli nüfus 1927 - 1950' ye kadar ancak % 3 artış göstermiştir. Bu dönemde göç kapsamında görülen hızlı gelişmelerden biri yeni devletin kurulması ile azınlıkların ekonomik ayrıcalıklarının kaybetmesi sonucu ülkeden ayrılması, diğeri de Montrö anlaşması gereği nüfus mübadelesi ile Yunanistan'dan 30.000 civarındaki vatandaşımızın ülkemize gelmesidir". 1927 yılındaki yaklaşık nüfusumuz olan 13.648.000 kişinin, % 16'sı kentlerde ve % 84'ü kırsal alanlarda
97 KOCACIK, a.g.m., Göç ve Toplum, s. 141.
98 İÇDUYGU ve SİRKECİ, a.g.m., s.250.
99 BELGE, a.g.e., s. 8.

yaşamakta idi. 1950 yılına gelindiğinde nüfusumuz yaklaşık 20.950.000 kişi ve bunun % 19'u kentlerde ve de 81 'i kırsal kesimlerde yaşar halde idi.
Türkiye'de 1950'li yıllardan beri hızlanan köyden kente göç olgusu, bu dönemde ülkenin kırsal kesiminde görülen ekonomik ve toplumsal alanlarda görülen değişme ile başladığı ve gittikçe hızlanarak devam ettiği görülmektedir. 2 Dünya Savaşının bitimi ile Türkiye'nin dünya sistemine katılma çabaları, tarımın makineli ve modern hale geçmesi, geleneksel toprak sahipliği rejiminin değişmesi, toprakların miras vb. yollarla el değiştirerek zenginlerin ellerinde birikmesi, ulaşım alanlarındaki iyileştirilmeler100, bayındırlık alanlarındaki yatırımlar sebebiyle kırsal alanlardan kentlere doğru göç başlamış ve 1950'li ve 1960'lı yıllarda görülen iç göç ortaya çıkmıştır. Bu tarihlerde göçü hızlandıran diğer sebepler arasında nüfus artışı, tarımdaki düşük üretkenlik ve gelir yetersizliği, kırsal alanlarda görülen işsizlik, eğitim, evlilikler gibi sebepler gösterilebilir.
1950 yılından itibaren kentlerde nüfus artış hızı büyük oranlarda artmış, buna karşıt kırdaki nüfus artış hızı da düşmüştür. Kırsal alanda %o 21 civarında olan yıllık nüfus artış hızı %o 17.4'e gerilemiş ve şehirde ise %o 22.5'ten %o 55.7' ye çıkmıştır. Nüfus oranları ise 1950 - 1960 yılları arasında kırsalda yaşayanların oranı % 81'den % 74'e gerilemiştir. Bu tarihlerden itibaren gecekondulaşmada uyanmaya başlamıştır. Bu dönemde 50 binden fazla gecekonduda yaşayan 240 bin kişi, 1960 yılında 240 bin gecekonduya ve de l milyon 200 bin kişilik nüfusa ulaşmıştır.
1960 ile 1980'1İ yıllar arasındaki dönemde ise kentsel alanlarda yaşanan temel dönüşüm döneme damgasını vurmuştur. Sanayi kesiminin iş gücü ihtiyacı, kırsal alanlardan çıkış noktasını bulan aşırı bir işgücü arzı ile desteklenmiş ve kentsel alanlar bu talebi ne konut ne de diğer altyapı imkanları ile karşılayabilmiştir. Esas anlamda gecekondulaşma ve sorunlarının başlangıcı yine bu yıllara rast gelmektedir.
100 t
IÇDUYGU ve SİRKECİ, a.g.m., s. 251.

1960 ile 1970 yılları arasında kentten-kente göç önemli hale gelmeye başlamıştır101. Bu sebeple 1965 ile 1975 yılları arasında Cumhuriyet tarihinin en yüksek kentleşme oranı gerçekleşmiştir. Bu dönemde göç merkezleri İstanbul başta olmak üzere, Ankara, İzmir, Mersin, Gaziantep, Bursa, Adana, Sakarya, İzmit gibi illere olmuştur. Özellikle göç veren illerin analizi yapıldığında ise Sivas, Kars, Kastamonu, Trabzon, Rize, Giresun, Çorum, Malatya gibi iller en yüksek oranda göç veren iller gurubunu oluşturmuştur. Coğrafi açıdan esas göçün çıkış noktası belirtmek gerekirse bu bölge Karadeniz Bölgesidir.
1980 ve 1990'lı yıllar arasında temel bir toplumsal dönüşüm sergileyen Türkiye serbest piyasa ekonomisi kavramı ile tanışmış, küreselleşme sözcüğü yavaş yavaş ülke gündemine girmeye başlamıştır. İhracata yönelik büyüme olarak şekillenen ve Türk siyasal yaşamına ÖZAL'lı yıllar olarak geçen bu süreçte, ülke 1980 Askeri hareketi, daha sonra Turgut ÖZAL'ın İktidara gelmesi ile bayındırlık yatırımlarının artışı ile iletişim ve ulaşım koşullarının iyileşmesi, sanayileşmeye yönelik olarak hedeflenen büyüme hedefi ile küçük ve orta ölçekli sanayi tesislerinin artması ile göçler hızlanmaya başlamıştır. Yine bu dönemde 1990'lı yıllardan sonra Güneydoğu Anadolu'da terör olgusu önemli bir göç sebebi olmuştur.
Türkiye'de 1950'li yıllarda görülen sanayileşme çabalan, tarımda makineleşme gibi nedenlerle uyanan iç göç hareketine paralel olarak, 1960'h yıllarda başlayan ikinci bir olguda yurt dışına yapılan göçler olmuştur.
Batı Avrupa'ya göç, İkinci Dünya Savaşından sonra kalkınma sürecine giren Batı Avrupa ülkelerinin kendi işgücü eksikliklerini dışarıdan göç alarak gidermek istemelerinden kaynaklanmıştır. Bu süreçte ülkemizden Avrupa'ya ilk göç Almanya ile 1961 yılında yapılan bir anlaşma ile başlamıştır. Bunu daha sonra Avusturya, Belçika, Hollanda, Fransa, İsveç ile yapılan anlaşmalar ve göçler takip etmiştir. Avrupa'ya göç
101 j
İÇDUYGU ve SİRKECİ, a.g..m., s. 252.

akımı Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye arasında 1963 yılında imzalanan Ortaklık Anlaşması ile hız kazanmıştır 102.
Bu tarihten sonra gelen hükümetler göçü desteklemişlerdir. İşçi göçünün teşvik edilmesi bu tarihten itibaren Türk Hükümetlerinin resmi