| Büyüyen sinsi tehLike.. 'Faşizm” ve “faşizan” sözcükleri son zamanlardaki siyasî edebiyatımızda sıkça yer alıyor. Bir süredir özellikle kimi gazeteciler ve akademisyenler bu sözcükleri çokça kullanır oldular.
Bu kullanımın akademisyenler için bile her zaman kavramsal bir titizlikle beraber gittiğini söylemek ne yazık ki mümkün değil. Ayrıca, birçok başka karalama sözcüğü için olduğu gibi, “faşizm”in de zaman zaman hoşlanılmayanı işaret etmek için kullanıldığı oluyor. Bununla beraber, kelimenin yeniden popüler hale gelmiş olması büsbütün sebepsiz de değil. Nitekim, “faşist” nitelemesini haklı gösteren birçok söz, beyan ve tutum alışa bugünlerde daha sık tanık oluyoruz.
Aslında faşizm sistematik bir ideoloji olarak öyle sıkça ortaya çıkmaz. Yine de, faşist düşünce ve yönelişlere her toplumda hemen hemen her zaman rastlamak mümkündür. Kolaylıkla faşizme dönüşebilecek veya faşist bir siyaseti besleyebilecek bu türden fikirler nedir denirse, en başta Mussolini’nin meşhur mottosunda ifadesini bulan düşünce aklıma geliyor: “Her şey devletin içindedir, onun dışında veya ona karşı olan hiçbir şey yoktur.” Devleti takdis eden bu düşüncenin adı kısaca “devlete tapınma”dır, ama devlete tapınmanın da temelinde güce ve otoriteye tapınma vardır. Güce ve otoriteye tapınma, buna bağlı olarak da şiddetin, kas gücünün ve gençliğin yüceltilmesi faşizmin en temel fikirlerindendir. Artan saldırganlık... Devlete tapınma veya kutsal devlet telâkkisi bazen de kolektif bir bütün olarak “millet”i yüceltmenin sonucudur. Bu durumda devlet “bir” ve “bölünmez” olan milletin siyasî ifadesi olarak görülür. Yani, faşizm devlete tapınmayla olduğu kadar entegrist bir milliyetçilikle de ilgilidir. Entegrist milliyetçiliğin ayırt edici özelliği bireyi millette yok etmesidir. Dolayısıyla entegrist milliyetçiliğe dayanan faşizm de, faşizmin diğer türleri gibi, bireysel özgürlüğe ve insan haklarına karşıdır. Bunun gibi, organizmacı toplum görüşü de faşizme kaynaklık edebilir. Her ikisi birden “birlik” tutkusunu, dolayısıyla özgürlük karşıtlığını besler. Birçokları faşizmi ırkçılıkla ilişkilendirirse de, belirtmek gerekir ki, bu ikisi genellikle bir arada bulunmakla beraber, faşist doktrin zorunlu olarak ırkçılığa dayanmaz. Faşizmi ayırt eden başka bir özellik de “lider kültü”dür. Faşistler ulusun yüksek ideallerini temsil ettiği veya kişiliğinde somutlaştırdığı varsayılan güçlü lider imajına bağlıdırlar. Faşist öğretiler karizmatik lideri yüceltir ve vecd halinde onun peşinden sürüklenmeyi öğütlerler. Bu anlayışta “önder” (führer), milletin geçmişinin yüceltilmesine dayanan bir “yeniden-doğuş” tasavvurunu hayata geçirecek, bu uğurda kitleleri gerektiğinde ölüme sürükleyecek bir kişiliktir: “Yaşasın ölüm!” Tabiatıyla, böyle bir anlayışın akıl karşıtlığıyla ve heyecanları yüceltmeyle atbaşı gitmesi kaçınılmazdır.
Ayrıca, bütün faşistler saldırgan bir milliyetçiliğe, militarizme ve savaşa tutkulu bir şekilde bağlıdır. Bu histerik savaş tutkusu çoğu zaman irredantizmin ve fetihçiliğin mantıkî bir sonucu olduğu kadar, aynı zamanda kendi ulusunu başka uluslardan üstün görme düşüncesiyle de ilişkilidir. Nitekim faşizmin alamet-i farikalarından biri “yabancı düşmanlığı”dır. Bununla bağlantılı olarak bir faşist her yerde düşman, bölücü, işbirlikçi görür. Çünkü, ona göre dünyada bir “dostlar” vardır bir de “düşmanlar”. Onun için, faşistlerin “bağımsızlık” dediklerinde aslında kastettikleri başka uluslara sırtını dönmektir ve buna bağlı olarak baskıcı bir kapalı rejimdir. Faşist anlayışta “biz” iyi ve üstünüz, buna karşılık onlar/ötekiler kötü ve aşağıdır. Bizimle olmayan düşmandır; ya bir yabancı olarak düşmandır ya da bir hain veya işbirlikçi olarak. Faşizm için “düşmanlar”dan, “hainler”den ve “işbirlikçiler”den kendi ulusumuzu ve devletimizi korumak en önemli mesele olduğundan, faşist bir dış siyaseti esas itibarıyla abartılı bir güvenlik endişesi yönlendirir. Daha doğru bir ifadeyle, faşizm dış politikada saldırgan olmadığı zaman bile, “birlik-bütünlük” ve “milli güvenlik” üzerinde titrediği için içte saldırganlaşır. Onun için faşist devlet bir anlamıyla da “güvenlik devleti”dir. Bu, vatandaşlarının hakları ve özgürlükleri pahasına sağlanacak olan bir güvenlik anlayışına bağlı olan bir devlettir. Hızla zemin kaybetmeye doğru... Bu bilinenleri bugün dile getirmemin nedeni, başta da işaret ettiğim gibi, Türkiye’nin son bir-iki yıldır hızla faşizan bir iklime doğru sürüklenmekte olmasıdır. Gerçi, faşizan düşünce ve tutumlar bizim son bir asırlık siyasal edebiyatımızdan hiç eksik olmamıştır. Bugün aşağı yukarı “faşist” olarak nitelenebilecek televizyon kanallarımız ve faşist haber-tartışma programlarımız bile var. Şu da var ki, bir ideoloji olarak faşizm teorik olarak politik yelpazenin “sağ”ına yerleştirilmiş olsa da, Türkiye’nin “sol” siyaset geleneğinde de neredeyse sağ ile yarışabilecek derecede güçlü bir faşizan damarın saklı olduğu gözlerden kaçacak gibi değil. Bu saklı damar son yılların Türk solunda bayağı açığa çıkmış görünüyor. Onun için, zaman zaman öyle durumlar oluyor ki, ilk duyduğunuz veya okuduğunuz anda “aşırı sağcı” bir partiden veya gazeteden sadır olduğunu sandığınız bir sloganın adresinin, kendisini “sol” olarak tanımlayan bir parti veya gazete olduğunu bir süre sonra keşfedip şaşırıveriyorsunuz. Bunun gibi, basbayağı faşizan düşünceler dile getiren bir yazarın kimi solcularca “solculuğun piri” sayıldığı durumlara da artık şaşırmaz olduk. Veya “ilerici” bilim ve düşünce adamlarının kimi faşist görüşlerin sözcülüğünü yapmasına... Onun için, bugünkü Türkiye’deki gerçek tehlike ne “dincilik”tir ne de “bölücülük”. Gerçek tehlike faşizan, yabancı düşmanı, kabileci, farklılığa tahammül bile edemeyen düşünce ve tutumların tırmanmakta olmasıdır. Sadece “ayak takımı” arasında hakim bir eğilim halinde bulunsaydı, belki buna temas etmeye değmezdi, ama medyada da daha sofistike faşizm anlatımlarına da rastlıyoruz. Birinciler bireye, özgürlüğe, akla, düşünmeye düşmanlıklarını daha kaba saba bir tarzda (meselâ, hukuk ve yargı sisteminin işleyişini kaba kuvvetle sabote etmeye çalışarak) dışa vururken; ikinciler devlet, birlik-bütünlük ve güvenlik merkezli tahlillerini sosyal bilim terminolojisinden devşirdikleri kavramlarla ve daha ince bir şekilde ifade ediyorlar. Ama sonuç pek değişmiyor; her iki grup da güvenliği -ikinci grup ayrıca ve özel olarak “strateji bilimi”ni- yüceltiyor, etrafta ya iyiler ya da kötüler, ya dostlar ya da düşmanlar görüyor; kendileri gibi düşünmeyenlere “hain”, “işbirlikçi”, “hasta”, “travmaya uğramış”, “çatlak” vb. yaftalar yakıştırıyorlar.
Bu durumun nasıl üstesinden geleceğiz derseniz, bunun ne yazık ki kolay bir yolu yok. Öyle görünüyor ki, vatandaşlar olarak tek çaremiz, barışçı yolları kullanarak faşizan yönelimlerin üstüne üstüne gitmek, bunları teşhir ve ifşa etmek. Siyasî partiler ile başta yargı organları olmak üzere başlıca kamusal aktörlerin de bu türden düşüncelere prim vermemesi gerekiyor. Devlete düşen ise, eğer “demokratik hukuk devleti” olmak iddiasında samimi ise, faşist saldırıları hukuk yoluyla önleme ve yaptırıma uğratma konusunda kararlılık göstermektir. HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
PROF. DR. MUSTAFA ERDOĞAN
__________________ en iyi jilet budur! dünyanın bütün meşhurları bunla traş oLuyor.. İngiltere Kralı,Rahmetli Başkan Kennedy, Nadya komanaci, Taçsız Kral Pele,Bridget Bardott,Beckanbauer, kaleci Meier ve Fenerbahçeli Cemil |