Açık Hedef
Hasan Salih Gündüz
"Fethullahçı yapılanma"
meselesine dair izlenimlerimle bugüne ışık tutarak gündeme not düşmeye çalışacağım. İşe önce "onları" nasıl tanıdığımla başlayıp yıllar içindeki izlenimlerimle devam edelim.
Lise 2. sınıftaydım.
Bir gün kadim dostum Mutlu, sınıftan birkaç arkadaşın kaldığı eve ziyarete gitmeyi önermişti. Bu çocuklar çevre köy ve ilçelerden gelip Salihli'de okuyan çocuklardı. Haklarında az çok şey duyuyordum ama bilgi sahibi değildim.
Neyse, gittik. Bekâr evi işte, oturduk, hoşbeş edildi ama normalden kalabalık olması dikkatimi çekti. Sanki birini de bekliyor gibiydik. Sonra "ağabey" dedikleri o beklenen zat-ı muhterem (ki bizden bir iki yaş büyüktü sadece) geldi.
Hemen ardından da çaylar…
Sohbet edilmeye başlandı diyeceğim ama bu sohbet değil, sadece vaazdı.
O ulu vaiz(!) dinî konularda ahkâm kesmeye başladı, herkes de huşu içinde dinler oldu.
Ben de munis bir genç olarak dinledim, bir yandan da gözlem yapmaya devam ettim.
Toplantı bitti, arkadaşla evden ayrıldık. Yolda yürürken sordum, bu cemaatçilerin(o zamanlar öyle tabir edilirlerdi) evi miydi, diye. Arkadaş onayladı.
Sonra bir gün okulun koridorunda öğretmen zili çaldıktan sonra lavabodan çıkıp sınıfa doğru giderken o evde kalan iri kıyım sınıf arkadaşım bana aynen şunu söyledi:
"Salih, sohbetlere neden gelmiyorsun sen? Bundan sonra aksatmadan gelip gideceksin."
Bunları bana söylüyordu. Cevap:
"Sen kim oluyorsun da bana emrediyorsun! Ben sizin de cemaatinizin de ne mal olduğunuzu biliyorum. Bir daha bu şekilde karşıma çıkma!"
Kızgın bir şekilde yürüyüp giderken iki hanım öğretmenin bize şaşkınlıkla baktıklarını gördüm.
Bu arada şunu da belirteyim, ben o yıllarda kimliğini bulma gayreti içindeki bir genç olarak dinimi de öğrenip yaşama azmindeydim. Ama karakterimdeki baş eğmezlik ve inatçılık, bu tür yapılanmalara hep mesafeli olmamı gerektiriyordu.
İlerleyen yıllarda lise son sınıfa geçerken dershanelerin seviye tespit sınavlarına katılmış ve indirimli kayıt hakkı kazanmıştım.
Sezar'ın hakkı Sezar'a, cemaatin eğitim kurumlarından olan Körfez Dershaneleri de ciddiyeti ve başarısı itibariyle dikkat çekiyordu. Ailem de beni o dershaneye kayıt ettirdi. Zira o dönemde de Fethullah Gülen cemaatinin yıldızı özellikle eğitim kurumlarıyla parlatılmaya çalışılıyordu.
Sonra bir kız arkadaşım oldu, o da aynı dershaneye gidiyordu ama gayet tabii dershanenin "haremlik" bölümündeydi.
O kız, ağabeyi ve ablasının da etkisiyle cemaate yakınlaşmıştı. İtiraf etmeliyim ki bir dönem ben de aşkın sihrinin etkisiyle bu adamlara karşı sempati beslemiştim. Fakat bu sempati, aklımdaki soru işaretlerini ve ilkelerimi bertaraf etmeye yetmedi çok şükür.
O dershanede garibime giden şeyler oluyordu sürekli.
Gencecik "erkek" stajyer öğretmenler, sünnetli bıyıklarıyla ders anlatıyordu asgari ücrete. "Hizmet" için… Ve "hizmet"ten kızlarla evlendiriliyordu ağabeylerince, yine "hizmet" için...
Derslerde, ders dışı konularda bilgi vermeyi ihmal etmiyorlardı. Konuyu da genellikle dershanenin "şakird" denen sadık öğrencileri soru sorarak açıyordu.
İlginç olan ise, konu her nasılsa gözlerine bakılamayan efsanevi müçtehid(!) Said Nursi'ye getiriliyor,
sık sık "Hoca Efendi" denen Fethullah Gülen'den söz açılıyor;
"Neo-Osmanlıcı" bir yaklaşım sergileniyor, Atatürk'e kin kusuluyor,
ABD her fırsatta övülüyor,
Vahdettin'e ve efradına haksızlık yapıldığı anlatılıyor,
Özal'a methiyeler düzülüyordu.
Ha unutmadan,
Prens Charles'in Müslüman olduğu iddia ediliyor,
İslâm'ı seçtikten sonra Araplaşan ve sanatını aratan Cat Stevens göklere çıkarılıyordu.
Bir de o dönemde televizyonlarda boy gösteren
Ahmet Akgündüz'ün görüşleri mutlak gerçeklikmiş gibi bize anlatılıyordu ki Cumhuriyet ve kurucuları karalanabilsin.
Sonra, yarıyıl tatilinde o dershanenin "etüd kampına" katıldım.
Orada da göreceğimi gördüm.
Ağabeyler, imamlar, belletmenler, hocalar vs…
"Ne mutlu Türküm diyene." vecizesine itiraz eden "hizmetçiler";
bir elinizde Kuran, bir elinizde bilgisayar olmalı, deyip duruyorlardı. Ama ne hikmetse, hikmeti Kuran'da değil; her daim ve sadece Kürt Said'in risalelerinde ve Fethullah'ın kitaplarında arıyorlardı.
Ben o dershanenin "adam olmaz" gibi gördüklerindendim.
Hiçbir grupla bağlantım olmadığı gibi onları da takmıyordum.
Neticede, benim ilk yılımda iyi bir puanla üniversiteyi kazanmam onlar açısından nahoş bir sonuç teşkil etmişti. Çünkü kendi elemanlarının çoğu başarılı olamamıştı.
Her neyse…
O dönemde babamın iş arkadaşı olan zatın(ki şimdilerde siyasetçi olmuşlar) oğlu, 10 yıla kadar iktidar bizim olacak, diyordu. Yıl 1995…
Üniversiteli oldum, orada bu "hizmet" elemanlarından bolca gördüm. Evlerine davet ediyorlardı, birkaç kez gittim. Bazen sohbet açılıyordu, dinleyip kulak ardı ediyordum. Ama dikkatimden kaçmayan bir noktayı belirtmeden geçemeyeceğim:
Hani şu montaj mı değil mi diye tartışması yapılan, Tuncay Özkan'ın uzun süre bekletip tam zamanında, yani 28 Şubat ertesi piyasaya sürdüğü Fethullah Gülen'in vaaz kasetleri var ya, işte ben onlardan birini gördüm.
Emin olun ki ekranlarda gösterilen o kasetler montaj değildi.
Yaşlı gözleriyle dövüne dövüne, ayıla bayıla vaaz eden hoca efendi(!) demogojinin en bariz örneğini sahneliyordu.
Şu sözü aklımda kalmış:
"Şartlar uygun hâle gelene dek kendinizi belli etmeyeceksiniz. Sessizce ama imanla bekleyip hazırlanacaksınız. Gerektiğinde taviz vermeyi ve ortama göre hareket etmeyi bileceksiniz. Ancak şartlar müsait olduğunda harekete geçeceksiniz."
Bu meyanda sözlerdi. Fethullah Hoca'nın bu direktiflerinin 28 Şubat sürecinde nasıl uygulandığını gördüm.
Başörtüleri atın emri geldiğini duyduk, peruk takmaya cevaz verildiğini işittik; hepsinin uygulandığını da bizzat gördük. Hâlen de görüyoruz.
Bir hemşehrim vardı üniversitedeyken, temiz kalpli ve çok iyi bir çocuktu. O da Fethullahçı'ydı.
Mevlüt…
Bir gün yine fakültenin önünde karşılaştık. Hayır faaliyetleri mi ne varmış, beni ona davet etti.
Tabii ben o aralar iyice bilinçlenmiş bir üniversiteliyim. Artık hatır gönül eksenli icabetlere dahi tahammülüm yok.
Arkadaşın
"Allah rızası için…" diyerek beni davet etmesi üzerine ona şu soruyu sordum:
"Mevlüt, Allah rızası için mi, yoksa cemaat rızası için mi?"
Tabii bizim hemşehri afallamış; estağfirullah, olur mu hiç öyle şey, derken ben ona bunu düşünmesini söyleyerek davetini reddetmiştim. İşte bu soru, hayatî bir soru olarak kalacaktır.
Ekseriyetle kırsal kesimin fakir çocuklarını alıp okutan Gülen Cemaati, dindar görüntüleriyle saf kalpli ve bilinçsiz Müslüman halkımıza güven vermiştir.
Ama o çocukların kendilerinden koparılarak emir eri hâline getirildiğini fark edince de isyan edenlere sıkça rastlanmaktadır.
Bu çocukların giderleri nasıl karşılanıyor, bu okullar nasıl açılıyor diye sorarsanız eğer; meşhur "himmet toplantılarına" göz atmanız gerekir.
Bu yardım toplantılarında
özellikle esnaftan ne şekilde para ve aynî bağış toplandığını duyanlarınız vardır.
Yekûnu bilememizin imkân ve ihtimali yok ama neticeleri ortada…
O esnafların işlerinin nasıl açıldığını söylememize gerek yok. Karşılıklılık ilkesi bu olsa gerek…
Yine üniversiteye dönelim.
Kıymetli hocam Bilgehan Bey'in vasıtasıyla
"Yeni Hayat" dergisiyle tanıştım.
Rahmetli Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu'nu da o zaman tanıdım. Yazılarını ilgiyle ve dikkatle takip edip çok şey öğrendim. Bilhassa Fethullah Cemaati hakkında…
Geçmiş yıllarda dikkatimi celp edip anlamlandıramadığım hususlar onun araştırmalarıyla mana bulmuş, taşlar yerli yerine oturmuştu.
Hizmet elemanlarının ABD'yi niçin sürekli örnek alıp övdüklerine şaşırmıyordum artık. Fethullah Gülen'in Türkistan'a ilgisi bana garip gelmiyordu artık.
Siyasi çevrelerle hep iyi ilişkiler geliştirip kadrolaşmaya çalışmalarının sebepleri belirmişti. 12 Eylül Cuntasına lâf etmeyip, Özal'a rahmet okumaları da tesadüfi değildi tabii…
Sonra gizli bir el, menfur bir suikastla Necip Hoca'yı şehit etti. Allah o necip kuluna rahmet eylesin; ki eminim o Rahman'dır, kime rahmet edeceğini bilir. Onu katledenler kahrolsun, ki iman ettim; o Kahhar'dır, kimi kahredeceğini bilir.
Bu cemaat üyelerinin devlet kadrolarında nasıl etkinleştiğini gözlemliyorum.
Okullarda toplu namaz kılma olaylarının da münferit hadiseler olmadığını bizzat biliyorum.
Artık sadece hizmetkâr öğrencilerce değil, Fethullahçı öğretmenlerce de öğrencilere kanca takıldığını muhataplarından haber alıyorum.
Millî Eğitim Müdürü'nün elini sıkmayan öğretmenler olduğunu ve eli havada kalan müdürlerin bu saygısızlıktan memnun olduğunu duyuyorum.
Yani, 5 yıldır görüp duyduklarımın hiçbirine şaşırmıyorum. Zira sinyallerini 10 yıl öncesinde görmüştüm.
Gülen Cemaatini yakından tanıyan tecrübeli bir gazeteciden Fethullah Gülen'in ABD ajanı olma ihtimalinin yüksek olduğu itirafını bizzat duyan ben, gerisini takdirinize bırakıyorum.
Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanmayı duyduğumda da hiç şaşırmamıştım. Fethullah Hoca'nın
"fen-edebiyat ve eğitim fakültelerinde yoğunlaşın" emrinin mülkiye ve hukuk fakülteleri için de geçerli olduğunu seziyorduk zaten.
Yaşadıklarımızla da gördük.
Zira geçtiğimiz aylarda gördüğümüz film klişelerini andıran enstantaneler kanaatlerimizi sağlamlaştırıyor.
Senaryoların acemice hazırlandığı ve
"duyuldu, iddia edildi, söylendi, düşünülüyor, sanılıyor"
gibi haber kipleriyle verilen haberlerin masa başında hazırlanarak "bir kısım medyaya" servis edildiği açıkça görülüyordu.
Belki de beklenen tek amaç, atılan çamurun iz bırakmasıydı.
Korkarım ki bu süreçte hedeflerine bir nebze de olsa ulaştılar. Yargıya intikal etmiş bir mesele hakkında yorum yapmak bizim haddimize olmadığı gibi kimsenin de haddine değildir. Yayın yasağı da var, malûmunuz. Endişelerimiz olsa da Türk Yargısına olan güvenimizi korumak zorundayız. Her ne olursa olsun, tarih her şeyi gün yüzüne çıkaracaktır nasılsa...
Şimdi, bunca şeyi yazıp söyledik. Keza uzun zamandır yeri geldikçe Fethullah Cemaatine dair notlar düşüyorum yazılarımda.
Verdiğim bilgilere itiraz edip,
"yalan söylüyorsun, iftira ediyorsun" diyebilecek bir babayiğit varsa hodri meydan!