| Anayasa Mahkemesi, darbecileri gözlerinden öper! Tarih 15 Eylül 1980. Gazetelerde şu haberler kayıtlara geçer: "Bazı üniversite ve akademilerin senato ve yönetim kurulları ile Anayasa Mahkemesi başkanı, Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'e gönderdikleri kutlama telgraflarında Türk Silahlı Kuvvetleri'ne bağlılık ve başarı dileklerini sundular." Türk siyaseti ve sivil toplumun gelişmeyişinde askerî müdahalelerin rolünü hepimiz biliyoruz. Ya sivil kurumların vebali? Tavır belirlerken demokratik ilkelerin yerini sübjektif faydalar alıyor. Demokratik cesarete sahip yeterince sivil bulunamadığı için bu kısırdöngüyü kıramıyoruz. Yukarıdaki örnek bir ibret vesikasıdır. Hukuk ve akademi camiasının darbecileri kutlamak ve biat etmek için sıraya girdiği bir ülkede demokrasinin güdük kalmasına şaşmamalı. Örnekteki en dramatik unsur Anayasa Mahkemesi Başkanı Şevket Müftügil'in bu kutlama kuyruğunda yer almasıdır. Dayandığı anayasa ilga edilmiş bir mahkemenin başkanı olarak en azından eylemsiz kalması beklenirdi. TBMM dâhil pek çok kurumu kapatan darbeciler, Anayasa Mahkemesi'ne dokunmamıştı. Futbol oynamayı yasaklayıp, futbol federasyonunu görevde tutmak gibi. Anayasa Mahkemesi bugünlerde de yine tartışmanın odağında. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde verdiği karar, sadece bu Meclis'i değil parlamenter sistemi bloke ediyor. Karar bağlayıcı, ama tartışılmaz değil. Hukukiliği üzerinde ciddi şüpheler var. Genelkurmay bildirisinin ve CHP lideri Deniz Baykal'ın 'Çatışma çıkar' tehdidinin karara etkisi hep tartışılacak. Eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk'un 'hukukî değil, ama faydalı' sözleri konuyu güzelce özetliyor. Hukukta yeri olmayan ve tamamen indi değerlendirmelere dayanan 'faydacı' anlayış hem siyasal sistemi, hem de hukuk mekanizmasını teslim almış durumda. Ve maalesef faydadan ziyade zarar verecek nitelikte. Kararın hukuki olmadığının en bariz göstergesi, ortaya çıkardığı kafa karışıklığı. Anayasa Mahkemesi, zücaciye dükkânına fil sokmuştur ve vereceği zayiat şu anda hesaplanamıyor. İktidar ve muhalefet fili çekiştirdikçe zayiat büyüyecek. 'Cumhurbaşkanlığı seçim süreci devam edecek mi? Aday belirleme süreci başa döner mi? Genel seçim zorunlu hale geldi mi? Cumhurbaşkanı'na kim vekâlet edecektir? Hem cumhurbaşkanlığı hem milletvekili seçim sandığı aynı anda konulabilir mi?' soruları uğultu halinde tartışılmaktadır. Bu kadar sistematik arızaya sebep olan kararın doğru ve hukuki olarak kabul edilebilir mi? Konu bütünlüğüne halel getirmesi riskini göze alarak iki şeyi daha kayıtlara geçirmek istiyorum. 'Seçime gitmesine 6 ay kalmış parlamento cumhurbaşkanı seçemez' diyenlerin, 15 günü kalmış Ahmet Necdet Sezer'in atamalarına alkış tutmaları manidar. CHP lideri Deniz Baykal ağzındaki baklayı çıkardı. Darbe dönemlerinden sonra siyasi yelpazenin değiştiğini iddia etti. Örnek olarak 12 Mart ve 28 Şubat'ı verdi. Baykal, hukuki illüzyonunu siyasileriyle tamamlama peşinde. Anamuhalefet lideri, şuuraltını açığa vermiş, antidemokratik müdahalelerden medet umduğunu göstermiş oluyor. Söylediğinin ise bir kısmı doğru. 28 Şubat'ta RP çöktü; ama AK Parti doğdu. Sadece 12 Mart müdahalesinden sonra sol patlama yaptı. Aslında patlayan Bülent Ecevit'ten başkası değildi. Muhtıraya kafa tutmasının karşılığında, 1977'de solun aldığı en yüksek oy oranını elde etmişti. CHP'nin ara rejim hükümetine verdiği desteğe tepki gösteren Ecevit, istifası ile sarsıntıya yol açmıştı. Milli Şef, İkinci Adam gibi nitelemelerle anılan İsmet İnönü gibi bir devi kongrede yenmiş, partisini umut haline getirmişti. Baykal'ın kendi tarihini unuttuğuna ihtimal vermiyoruz. BÜLENT KORUCU
__________________ Bir ülkede yargıçların, avukatların ve hatta mahkemelerin varlığı, hukukun ve adaletin varlığının kanıtı değildir. Bunların var olması, hukuka ve adalete sadece bir şans tanır. Bir ülkede "hukukun üstünlüğü" değil de "üstünlerin hukuku" varsa, o şans azalır. |