Hangi DTP’yi kapatmak istiyorsunuz? YAZARLAR

Acaba eski kötü günler geri mi geliyor? DTP’nin kapatılması talebiyle açılan dava, bunun bir işareti mi? Acılı bir tarihi yeniden yaşamanın eşiğinde miyiz?
Kapatma davası pek çoklarında haklı olarak
iç karartıcı bir dejavü duygusu uyandırsa da, bu kez kötümser olmayabiliriz. Bu kez tarih tekerrür etmeyebilir.
Her şeyden önce, bugün iktidarda, onların Meclis’ten atılmasını çözüm zanneden ‘şahin’ bir hükümet yok. Tersine, kapatmanın yanlış olacağına ilişkin ilk ve en net mesajın Başbakan
Erdoğan tarafından verilmiş olması önemli. Aynı şekilde, dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı
Fırat’ın ‘Meclis siyasi linçin aracı olamaz’ şeklindeki yaklaşımı da, hükümetin bu konuda öyle kolayca dolduruşa gelmeyeceğini düşündüren demokrat bir duruşun varlığına işaret ediyor. BBP lideri
Yazıcığlu’nun ‘sokak milliyetçiliği’ne pirim verilmemesi gerektiğini ve siyasi partilerin kapatılmasına karşı olduklarını açıklamış olması da önemli. Hatta bu kez CHP lideri
Baykal bile ‘şahin’i oynamıyor (Dileyelim onunki yine dönemsel bir ‘güzellik’ değildir). Bütün bunlar geçmişten iyi kötü bir ders alındığını göstermesi bakımından önemli.
Ama geçmişten ders alması gerekenler sadece onlar değil.
DTP’nin de kendisini mercek altına alması gerek. Çünkü seçimlerden bu yana, bu partiye egemen olan iradenin, gerçekten sorun çözücü bir siyasi tarz ve üslup geliştirebildiğini söylemek güç. Bu durum, parti içinde yüksek sesle dile getirilemeyen bir rahatsızlığı ifade ediyor.
Bu anlamda, aslında birden çok DTP var.
Birinci DTP, yer yer milliyetçi önyargıları kaşıyacak bir dil kullanıyor; sivil ve siyasi haklar alanının genişletilmesi için atılması gereken adımları somutlaştıracak önerilerde bulunmak yerine, ‘
demokratik özerklik’ gibi ‘
mega öneriler’le bir kesimin etnik duygularını okşarken, diğer kesimlerin bölünme paranoyalarını azdırıyor. Kısacası
tribünlere oynuyor, ama tribünleri de doğru okuyamıyor. Çünkü
taban artık slogan istemiyor.
Taban, son seçimlerdeki oy davranışından da görüleceği gibi, çözüme ilişkin
gösterişsiz ama yapıcı ve sonuç getirici politikaları destekliyor; DTP’nin ‘şehitlerimiz’ edebiyatından hoşlanmıyor; ‘Diyarbekir Kalesinden Notlar’ tarzındaki dokunaklı tiratları değil, Şemdinli ve Beytüşşebap’ta yaşananları Meclis kürsüsünden duymak istiyor.
İkinci DTP ise bu tabanın rengini taşıyor.
Bugün bu ikinci DTP’nin sesi duyulmuyor; egemenler de bilinçli bir biçimde sadece kovboy tarzında konuşanları ön plana çıkarıyor.
Çünkü Kürt sorununun varlığını reddeden ve çatışma ortamının devamından ekonomik ve siyasi çıkar sağlayan unsurlarla PKK’nın stratejisi şaşırtıcı biçimde örtüşüyor. Gerekçeleri farklı olsa da, her ikisi de
siyasetin dilini değil, şiddetin dilini tercih ediyor.
Oysa DTP, sadece Kürt sorununun çözümü konusunda değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda da hayati bir rol oynayabilir. Evet, belki tek başına Kürt sorununu çözemez, ama çözüme son derece önemli bir katkı sağlayabilir. Yeter ki öncelikle kendisi bunun farkına varsın. Yeter ki
barışın diliyle konuşabilmek için siyasetin alanı muhafaza edilsin.