| Başbuğ'un 500 Askeri Başbuğ'un 500 Askeri 2002 senesinin sonbaharında Azerbaycan'ın en büyük gazetesi olan Yeni Müsavat'ın genel yayın yönetmeni Rauf Arifoğlu, köşesinde şöyle yazıyordu; "Türkler tarih yaparlar ama yazmazlar."Arifoğlu ne kadar da haklıydı… Zaman zaman kendi tarih bilgimizi yabancı kaynaklardan almak zorunda kalmaktayız. Bu kavramların ise ne kadar tarafsız olacağı ortadadır. Fakat yazı dünyasında meydanı yad ellere bırakan bu mantık artık değişmektedir.
"Kılıçlaşabilen yürek, gün gelir kılıç kadar keskin kalemlere de dönüşebilirdi. Nitekim Yusuf Ziya Arpacık bu vadiden kopup geliverdi" diyordu Çetin Baydar 'Başeğmediler' isimli ilk kitap yayınlandığında.
Yusuf Ziya Arpacık bir yandan faal mücadelesini sürdürürken diğer yandan endişelerini, duygu ve düşüncelerini yazdığı kitaplarla milletimize ulaştırmak ve yeni nesilleri "Türk Dünyası" meselelerine karşı daha duyarlı hâle getirmek azim ve gayreti içerisindedir.
Arpacık ile ilk karşılaşmam 1992'nin sonuna doğru olmuştu. Bu tanışma, Tovuz şehrinde Türkiye'den Azerbaycan'a yardıma gelen Ülkücüler için kurduğumuz "Rüzgâr Kampı"nda başladı. Bende bıraktığı ilk intibayla ciddi görüntülü, az konuşan, gözünü kırpmadan her an sıcak savaşa hazır olan bu dev cüsseli kardeşimizi çözmek hiç de kolay değildi. Acı-tatlı birçok günler yaşadık.
İki yıl geçti ve Azerbaycan'da Elçibey yönetimi bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılırken, ben de Türkiyemiz'e yerleşmek zorunda kaldım. Bu yıllarda Yusuf Ziya Arpacık'ı daha yakından tanıma imkânı buldum. Türkiye'de yaşadığım günlerde öğrenecektim ki; Arpacık, 1980 öncesi ‘sağ-sol davası' gibi gösterilen ama aslında Türk Devleti'nin 'var olma-yok olma' mücadelesi sürerken cezaevine düşmüş ve 10 seneden fazla kaldığı hücrelerden çıktıktan sonra başlayan "Karabağ Savaşı" sırasında da, gece-gündüz çalışarak sahip olduğu arabasını satıp yol masrafları yaparak Azerbaycan'a, bizlere yardıma koşmuştu.
Arpacık, yaşadıklarını ve yaptıklarını anlatmayı pek sevmese de, beraber olduğumuz günlerde elde ettiğim birikimleri bu kitabın önsözünde sizlerle paylaşmak istedim. O, vatanını, bayrağını karşılıksız seven ve bu kutlu sevda uğruna çok ağır bedeller ödeyen ve bir 'Altın Nesil' olan 'Ülkücü Camia'nın mensubu ve bu süslü hazinenin taşlarından biridir.
"Başeğmediler" kitabında Arpacık canından çok sevdiği Türkiyesinin cezaevlerinde gördüğü işkenceleri ve bu zulme karşı bir kale gibi duran "Ülkücü İsyanı" anlatmaktadır. Normalde bu işkenceleri gören biri, bunu yapan devlete karşı kin kusmalıdır. Ama onun yaşantısında bu beklentinin tam tersini görmekteyiz... Ona göre; işkenceciler tarihin çöplüğünde kaybolup gitmiştir. "Devlet-i Ebed Müddet" ilkesi ise kıyamete kadar yaşayacaktır.
Bu karşılıksız karasevdayı takdirle izliyordum. Bütün Ülkücülerde gördüğüm katıksız, yalın vatan sevdası.
1994 senesinde Azerbaycan için canım çok sıkılmaktaydı. Bunun farkına varan Arpacık, Erzurum havalisinde PKK örgütünün daha yeni yaptığı "Yavi Katliamı"nı da gerekçe göstererek:
-Emi can. Birlikte Erzurum'a gidelim. Hem sana biraz değişiklik olur, hem de katliam yapılan köyü ziyaret eder ve oradaki kardeşlerimize moral desteği veririz.
Hemen razı oldum. Havaalanında uçak bileti alırken yaşadıklarımdır bana bu olayı yazdıran. Bilet fiyatını söyleyen gişe elemanından Arpacık listeye daha dikkatli bakmasını rica ediyordu. Sonunda, satış memuru kız:
-Bilet ücreti söylediğim gibidir.
O ana kadar bana öyle geliyordu ki; Arpacık fiyatları fazla bulduğu için bu kadar ısrar etmişti. Sonunda:
-Haberlerde uçak fiyatlarına zam geldiğini duydum. Parayı az almayasınız diye tekrar sordum.
Sovyetlerin çıkar merkezli rejiminde yaşamış biri olan benim için bu olay oldukça ilginçti. Ben ona:
-Neden bu kadar ısrar ettin, diye sorunca da çok ibretli bir cevap aldım:
-Biraz fazla para verirsek bize bir şey olmaz ama devletimizin hazine havuzu dolar ve taşar.
Bu olay, Sovyet sisteminde bunun tam tersini görmüş biri olmam dolayısıyla, benim için Türkiye'de aldığım çok önemli bir hayat dersiydi. O günlerde bana öyle gelmişti ki; Türkiye'de yaşayan herkes Yusuf Ziya Arpacık gibi düşünmektedir. Sonraki yıllarda neler gördüm neler!..
Evet Azerbaycan'da tanıdığım Arpacık'ı Türkiye'de yaşadığım yıllarda daha yakından izleyebiliyordum. Şahsî arkadaşlığımız dışında "Başeğmediler" kitabından bu vatan için seve seve canını vermeye hazır olanların başına gelenleri ve onların soylu duruşunu okuduk, öğrendik. Nerede bir Türk varsa orayı vatan toprağı kabul eden Arpacık'ın "Yolbaşı" kitabında, Irak'ta yaşayan Türkmen kardeşlerimizin mücadelesini öğrendik.
Elinizdeki kitap "Kan Fırtınası" ise Arpacık'ın üçüncü kitabıdır. Bu kitapta yazar, kendisinin ve arkadaşlarının bir başka Türk vatanı olan Azerbaycan'da yaşadıklarını ve gözlemlerini kaleme almıştır. Bu eserin Türkiye okuyucusunun Karabağ savaşıyla ilgili bilmediği karanlık noktaları aydınlatacağından oldukça eminim.
Azerbaycan'ın kahraman oğulları, topraklarını kanları pahasına geri almaya her zaman hazır olsalar da, dünyadaki Ermeni destekçileri şimdilik rüzgârı arkasına almış görünüyorlar. Dünya güç dengeleri, ‘Türk Dünyası'nın tam orta yerinde Ermenistan'ı yok yerden var ettiler ve desteklerini de sürdürmektedirler.
Damarlarında Müslüman kanı akan ve dünyanın en büyük şairlerinden biri olan Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Ermeniler hakkında şu doğru tesbiti yapıyordu:
-"Tı trus, tı rab, i Armian", sen korkak, sen köle, daha da fenası sen Ermeni'sin.
Evet, Puşkin'in bu tam isabetli vuruşla tarif ettiği Ermeniler, Türk dünyasının başına bela oldular. Ama Yusuf Ziya Arpacık'lar var oldukça düşmanlarımızın, Türkler'le ilgili kötü niyetleri baş tutmayacaktır.
Ben de Puşkin'in sözlerini bizim için uyarlıyorum:
-Sen kahramansın, sen özgürsün, daha da önemlisi sen Türk'sün!.. |