Türkiye GündemiÜlke gündemine dair an sıcak haberler, en güncel tartışmalar, en seri paylaşımların yer aldığı bir bölüm. Memlekette neler olduğunu merak edenlerin forumdaki ilk durağı.
* Osman Özsoy [Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ] Hudson Enstitüsü'nde tartışılan o meşhur senaryoyu biliyorsunuz. Hani Beyoğlu’nda en az 50 kişinin öleceği bomba patlatılması ve Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı Sayın Tülay Tuğcu Hanımefendi’ye suikast düzenlenmesi konulu o meşhur toplantıdan söz ediyorum. Ortaya çıkan son tanıklardan sonra bu senaryonun bahsi geçen toplantıda tartışıldığı kesinleşti gibi. Güzide medyamız (!) tarafından ‘felaket senaryosu’ olarak nitelendirilen ve uzunca süredir tartışılan konu gündemden tamamen çıkmak üzere.
Temel sorun da bu zaten... Hiçbir felaketten ve ülkemiz üzerinde oynanan oyundan ibret almayan bir millet haline geldik. Her üzücü olaydan sonra “bu bize ders olsun” nutukları attıktan sonra işler eski tas eski hamam devam edip gidiyor ülkemizde. Bu bizim çok bir hastalığımız. Yaklaşık 3-4 asırdır böyle. Zaten Osmanlı Devleti de bu yüzden çöktü.
Şimdilerde vatan toprağını bölüp parçalanmadan nasıl elimizde tutabiliriz endişesi yaşamamıza rağmen, adeta göstere göstere öyle çirkinlikler yaşanıyor, öyle oyunlar oynanıyor ki, “hani yaşananlar bize ders olacaktı” demekten kendini alamıyor insan.
Başka neleri tartışıyorlar?
Hatırlayalım, neyi tartışmıştı adamlar: Beyoğlu’nda en az 50 kişinin öleceği bomba patlatılması ve Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı Sayın Tülay Tuğcu Hanımefendi’ye suikast düzenlenmesi...
Okuduğunuzda sanki daha önce izlediğimiz türden filmlerin senaryolarını ne kadar da çağrıştırıyor değil mi?
Şimdi söyleyin bakalım; 22 Mayıs 2007 de Ankara’da Anafartalar çarşısında yaşanan ve çok sayıda vatandaşımızın ölümüyle sonuçlanan patlama ile, Anayasa Mahkemesi gibi bir hukuk kurumu olan Danıştay’a yapılan ve değerli hukuk adamlarımızın ölmesiyle sonuçlanan 2006 yılı mayıs ayındaki o menfur saldırı da yine başka yerlerde tartışılmış, senaryolaştırılmış ve son hali verildikten sonra seçilen oyunculara haydi bunu oynayın denmiş olmaz mı?
Bu soruyu sormak bile gereksiz aslında. Her terör saldırısı üzerinde çalışılmış bir senaryonun parçasıdır. Nitekim geçtiğimiz hafta İstanbul’da düzenlenen ve dünyanın dört bir yanından güvenlik mensuplarının katıldığı II. İstanbul Demokrasi ve Küresel Güvenlik Konferansı’nda bu noktaya sıkça temas edildi. Bendeniz de orada bir bildiri sundum. Toplantıda hatırımda kalan en önemli ayrıntı, hiçbir terör örgütünün, en az bir devletten destek almadan kesinlikle hayatiyetini devam ettiremeyeceğiydi.
Bizler şimdiye kadar hep sahnedeki oyuncularla ilgilendiğimiz için perde arkasındaki senaristlerle, süflörlerle ve oyunu finanse ederek hayata geçirilmesini sağlayanlarla yeterince ilgilenmedik. Böyle olunca da aynı oyuna defaatle muhatap olduk ve olmaya da devam ediyoruz.
Bu yetmez...
Anafartalar çarşısında yaşan patlamada çatıya fırlayan parmaktan teröristin kimliğini tespit etmek ya da Danıştay saldırganını kıskıvrak yakalamak yetmez. Birini ölü, diğerini diri ele geçirdik de aydınlandı mı bu çirkin tezgahlar? Aydınlanmadı. 2003 yılının 15 ve 20 Kasım tarihlerinde İstanbul’da yaşanan ve 50’yi aşkın vatandaşımızın ölümüyle sonuçlanan patlamalardan sonra 23 Kasım 2003’te yazdığımız “İpin ucu kimde?” başlıklı yazıda şu satırlara yer vermişisiz:
“...Bu tür profesyonel saldırılarda tetiği kimin çektiği, bombayı kimin patlattığı çoğu defa olayı aydınlatmaya yetmez. Bu tür olaylarda bir taşla birçok kuş vurmak ve aynı anda birden fazla mesaj verilmek istenir. Örneğin kapı ziliniz çaldığında ve kapıyı açan kişi, 'kargo gelmiş' diye seslendiğinde, 'hangi kargo firmasından?' diye sorulmaz, 'kimden gelmiş?' diye sorulur. Yani, bombacıların kimliği ve hangi örgütün mensubu oldukları tıpkı kapıya gelen kargoya benzer. Burada bombacı veya tetikçi kapıya gelen kurye, ait olduğu örgüt de kargo firması gibidir. Önemli olan, mesajı (kargoyu) gönderenleri bulmaktır. Gönderdiği sanılanla asıl göndereni ayırt etmek de ayrıca önemlidir...” yazmışız. Kritik iki ay... Türkiye 2 kritik ay geçirdi. İçinde yaşadığımız süreçte yaşananlardan ders alınabilir ve olaylar iyi aydınlatılabilirse bundan sonraki yıllarda demokratik açıdan daha güçlü ve daha güvenli bir ülke haline gelebilriz. Bunlardan ilki (iktidar partisinin süreci kötü yönetmesi gibi ikincil faktörler bir yana), Çankaya seçim sürecinde milletvekillerinin özgür iradelerini Meclis çatısı altında yansıtmalarını engelleyen caydırıcı etkenin ve perde arkasındaki temel faktörlerin gerçekte ne olduğunun tespit edilmesidir. İşin bu yönü aydınlatılmadığı sürece milletvekili seçmeye matuf seçimler birer demokrasi müsameresinden öteye geçemeyecek, millet iradesine ipotek konmaya devam edilecektir.
İkinci konu da, Hudson Enstitüsü'nde tartışılan senaryo ile ortaya çıkan gerçektir. Şuna kesinlikle emin olunuz. Değil büyük bombalar, patlatılan bir el bombası bile bir yerlerde daha önceden muhakkak konuşuluyor ve bununla hangi sonucun alınmak istendiği kesinlikle senarize ediliyordur.
Kısacası, İstanbul’un çeşitli yerlerinde son haftalarda ele geçirilen patlayıcılarla, geçtiğimiz yıl Ankara’da üst üste ortaya çıkarılan çetelerin arka planına inilmediği sürece daha çok ananın yüreği yanacak demektir. El oğlunun bu ülkeyi bölüp parçalamak ve Türkiye’yi güçsüz düşürmek için neler planladığını anlarım da, bizler neden hala ayılmayız ve aynı oyunlara malzeme oluruz onu anlamakta güçlük çekerim.
Vatanın bölünüp parçalanmaması için canını veren Mehmetçiklerin cenaze törenlerinde vatandaşların bir kısmını ötekileştirerek bağırıp çağıranlar, o tabutun içinde yatan Mehmetçiğin davasına ihanet ettiklerinin ve bölücülerin ekmeğine yağ sürdüklerinin farkındalar mı acaba? Sahi, şehit cenazelerinin provoke edilmesi nerede senarize edildi dersiniz? Hani oyuncular belli de, arkalarındakiler kim ola? Merak eden var mı? Bu ülkede son 20 yıldır tevekkeli boşuna tiyatrolar iş yapamıyor. Koca ülke acıların oynandığı bir tiyatro haline geldi baksanıza. İyi de senaristler kim?
__________________
"Konuşsam tesiri yok, sussam gönül razı değil..." Fuzulî