Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu
Go Back   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Kültür, Sanat ve Kitap > Türk Tarihi

Duyurular

Türk Tarihi Parçası olduğumuz ulusun binlerce yıllık, çıkarılması gereken derslerle dolu tarihi üzerine detaylı paylaşımların yapılabileceği bir bölüm.

Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Gösterim Modu
  #1 (Daim)  
Alt 03.02.07, 12:39
chatlak_c_vitamini - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yeni Üye
 
Üyelik Tarihi: 01.02.07
Şehir: istanbul
Mesajlar: 17
Karizma Puanı: 63
chatlak_c_vitamini is on a distinguished road
Arrow Türk Kimliği Üzerine

Proto-Türklerin ormanlardan bozkıra doğru göçleri, tarihlerinin en önemli devrimlerinden birine neden olmuştur: Avcılık ve toplayıcılıktan hayvancılığa, ren geyiği kültüründen atlı kültüre geçilmiştir. Tarihe 'atlı çoban' olgusunu kazandıran bu geçiş, dönemi için çok önemli ve sonrası için de belirleyici bir olaydır. Her an hareket halinde olabilme yeteneğine sahip olan unsurlar yepyeni bir dünya kurmuşlardır. Bu döneme ilişkin olan biteni ve bunların ardında yer alan ilkeleri anlayabilmek için; " yerleşik tarımcı toplumların, atlı çoban toplumlarla kıyaslandığında, uygarlığın daha ileri bir aşamasını temsil ettikleri" biçiminde özetlenebilecek, yeni zamanların klasik tezinin ideolojik bir bakış açısını yansıttığına ve geçerliliğinin de kendinden menkul olduğuna iknâ olmak gerekir.
Atlı çobanların göçer hayat tarzları, onlara yerleşik tarımcı toplumlardan farklı özellikler kazandırmıştır. Kültürlerin kıyaslanabilir olmadığına ilişkin inancımız, yukarıdaki türden ilerlemeci bir tarih tezi karşısında ayak bağı da değildir. Bu sayede, İngiliz tarihçi Toynbee'nin göçerlerin hayat tarzı hakkındaki görüşlerine kulak vermek mümkün olmaktadır. Toynbee, göçerliğin bir çok bakımdan çiftçilikten üstün bir yetenek olduğunu düşünür. Ona göre; başta hayvanların ehlîleştirilmeleri, yabanî bitkilerin ehlîleştirilmesinden daha üstün bir uygulamadır. Ekonomik bakımdan ise; çiftçi, yetiştirdiği ham mahsûlü doğrudan doğruya tükettiği halde göçer, aslında yenmesi mümkün olmayan otları hayvanlara yedirerek onları süte, ete ve yapağıya dönüştürür. Bunun için zorlu fizîkî şartlara uymak gerekir ki; bu etkenler çobanlık yeteneği yanında askerî yeteneklerin de gelişmesini sağlar. İleriyi görüş, sorumluluk duygusu, fizîkî ve ahlâkî dayanıklılık bunun sonucunda tekâmül eder. Toynbee, "göçerin hayatı, hiç şüphesiz insan mahâretinin bir zaferidir" der.
İlk Türklüğe, atın ilk ehlîleştirilmesi ve bunun bir sonucu olarak karakteristik bir atlı çoban kültürünün yaratılmasını atfetmenin anlamı, şimdi nispeten daha belirgindir. W. Koppers'e göre, bunun anlamı; insanlık tarihinde bir kez yaşanmış bir başarı olmasıyla ilgilidir. Bu öyle bir başarıdır ki; kavimlerin ve kültürlerin gelişiminde kendine özgü sonuçlar doğurmuş ve ancak bunun sayesindedir ki, tarihî olayların ispat ettiği gibi, büyük devlet esası için temel şartlar, dar ve aslî anlamda yaratılmıştır.
Türkler, bozkırın atlı çobanları olarak, geliştirdikleri sevk ve idâre yeteneklerini ve emretme-itaat etme ilişkisini hayvan sürülerinden insan topluluğuna uyarlamak sûretiyle, insanlık tarihinde çok yeni ve kendinden sonrası için belirleyici olacak ölçüde etkili bir dinamizm yaratarak, başkalarına benzemeyen bir dünya görüşü ortaya koyabilmişlerdir.
W. Eberhard, J. P. Roux ve başka pek çok uzmanın da belirttiği üzere; at yetiştirme, ilkin, proto-Türk kavimlerinin yaşadığı coğrafyada başlamıştır. Toplumların üretim tarzlarındaki köklü bir değişiklik, önemli oranda, onların hayat tarzını da etkiler ve dönüştürür. At yetiştirme söz konusu olduğunda, bu etki kendini ilk olarak biniciliğin öğrenilmesi şeklinde göstermiştir. Bu kaçınılmaz bir sonuç ve gerekliliktir. Zirâ, hayatını at yetiştirmekle kazanan bir topluluk, kendi de ata binmezse at sürülerini otlatamaz ve muhafaza da edemez.
Biniciliğin öğrenilmesi ile başlayan dönüşüm süreci zincirleme bir şekilde devam ederek, 'Atlı Bozkır Kültürü'nün ayaklarını oluşturan iki önemli sonuca varmıştır. Bunlardan biri; biniciliğin, savaş şartlarına uyarlanmasıyla, zamanla 'süvari'lik haline dönüşmesi ve beraberinde o güne dek emsâli görülmemiş bir savaş biçimini getirmesidir. İkinci önemli sonuç ise; savaş ve üretim aracı olan at ile ilgilenmek genellikle erkeğin hakkı olarak kabul edildiğinden, atlı bozkır kültürünün güçlü bir 'Baba Hukuku' oluşturmuş ve geliştirmiş olmasıdır.
Erken dönem Türk tarihindeki en önemli iki imge ‘At’ ve ‘Kurt’tur. Kurt, köken efsanelerine kaynaklık etmekle, topluluğu bir arada tutan ortak değerlerden biri olduğu gibi; aynı köken miti siyasal iktidarın meşrûiyyet gerekçelerinden de biri olmuştur.
‘süvâriliğin keşfi’, kendinden sonraki hiçbir savaş aracı veya askerî gelişme ile kıyaslanmayacak oranda önemli bir devrimdir. Bunu anlamayı kolaylaştıracak en güzel örneklerden biri, atın ehlîleştirilmesinden binlerce yıl sonra gerçekleşmiş bir olaydır. 1519’da Meksika körfezine çıkan Hernando Cortes, o güne dek atı tanımayan Aztekler’e karşı, sayısı onlarla ifâde edilen, süvârileriyle savaşmış ve kısa sürede koskoca Aztek İmparatorluğu’nun başkentine girmiş ve imparatoru da esir etmiştir. Tarihçiler; bu seferde, Cortes’in atlılarının Aztekler üzerindeki etkisinin, toplarından daha fazla olduğunu söylerler.
‘Türk’ kimliğini belirleyen en önemli etkenlerden biri, tartışmasız, attır. Atın “sahibi gibi tüm övgüleri hak ettiğini” söyleyen Roux, bu birlikteliğin sonucunu şöyle anlatır: “Eşsiz birer biniciydiler, atları dünyanın en iyi atlarıydı ve onları at üstünde görenlere at üstünde doğmuş ve sonra da sanki bir daha hiç inmemiş izlenimi verirlerdi. Attan çekme gücü olarak yararlanmayı, ata binmeyi ilk onlar öğrenmişlerdir. Eyeri ve üzengiyi icat etmiş olanlar da onlardır. Usta birer okçuydular… Böylece, at üstünde ve silahlı; sürüp gittiler ve yenilmez göründüler; gerçekten de yaklaşık ikibin yıl boyunca yenilmez oldular”.
Türklerin, tarihin muhtelif devirlerinde, bütün bir Avrasya sahasında –Németh’in ifâdesiyle- “hayret verici bir çabuklukla” fütûhâtta bulunmalarının en önemli sırlarından biri ‘at’ idi. Türk tarihinde atın oynadığı rolü ( bu belki de başroldür) bilen biri, ilk dönem Türk tarihi hakkında çok şey biliyor demektir. Kültigin kitâbesinde, Kültigin’in katıldığı bütün savaşlarda kullandığı atların adları ile anılması; Dede Korkut Kitabı’nda, Bey ağzından “at işlemezse er öğünmez, hüner atındır” dedirtilmesi ve başta Manas olmak üzere, hemen bütün destanlarda atın, alpın ‘mütemmim cüz’ü sayılması hep bu yüzdendir.
Hareket ve savaş yeteneklerini geliştirmenin dışında, at ile kurduğu bağın, Türk’ün kimliği üzerinde, başka bir belirleyici etkisi daha olmuştur. Çin kaynaklarından başlamak üzere, Priskos, Zemarkhos, Theophylaktos gibi Romalı elçiler ve pek çok Müslüman seyyâh, birbirinden farklı dönem ve coğrafyalarda aynı görüntüye tanıklık etmişlerdir: Türkler, at üstünde sadece savaşmamakta; oyun oynamakta, alışveriş yapmakta, yemek yemekte ve hatta uyumaktadırlar. Zorunlu olmadıkça attan inmeyen Türkler, emekleme çağındaki çocukları koyunların sırtına bindirmekte ve böylece eğitmekle, zamanla, iyice yürümeyi öğrenmeden ata biner hâle getirmektedirler. Bu durumun Türklerin ruh gelişimi üzerinde benzersiz bir etkisi olmuştur. Yere sadece atlarının ayakları ile bağlı olan Türkler, sonsuz bozkırda uçar gibi yaşamışlar; çevreye ve çevredeki insanlara at üstünden, yani yukarıdan bakmışlardır. Bu, kendine duyulan güven duygusunu geliştirmiştir. Kendine güven duyan insan, başkaları ile ilişki kurmaktan ve onları içine almaktan çekinmez.
Bir savaş aracı olarak, atın başarısı ancak ona bağlı teknik ve taktiklerin geliştirilmesiyle mümkündür. Örneğin, ancak at dörtnala koştuğu zaman okun hedefe isabet edeceğinden emin olunursa, onu kullanmanın bir faydası vardır. Süvârilikteki en önemli merhale olan üzengi icat edildiği gibi; son derece etkili teknik ve taktikler de geliştirilebilmiştir. Bütün bunların başarılabilmesi Türkleri savaşın avantajlı tarafı konumuna getirmiştir. Avantajlı olan taraf için savaş daha çok ‘üretim aracı’dır. Ata borçlu olunan hız ve savaş gücü üstünlüğü, daha geniş bir coğrafyada ve daha sıklıkla ‘öteki’ olan toplumlarla karşılaşmayı sağlamıştır. Türk atlı kavimlerinin bozkırda oynadıkları rol, Batı tarihi açısından da fevkalâde sonuçlara yol açmakla beraber, Doğu’daki etkisi emsalsiz olmuştur. Öyle ki; güneydeki yerleşik imparatorluklar üzerinde kurdukları baskıyı, Grousset, “insanlık tarihinin en önemli olayı” olarak nitelemektedir.
Tarih boyunca karşı karşıya gelen kavimler sadece savaşmamışlar, beraberinde sevişmişlerdir de. Bu, savaş şartlarında gönülsüzce gerçekleştiği gibi, akâbinde gönüllü beraberlikler de kurulmuştur. V. Asırda, Roma elçisi olarak Attila’ya giden Priskos, serbest bırakılmalarına rağmen Roma’ya dönmeyerek, evlenip Hunlar’la yaşamayı seçen Romalı askerleri tanıdığını kaydetmiştir.
En yoğun savaşılan düşman devletlerle dahî barış zamanlarında, diplomatik mülâhazalarla da olsa, hısımlık ilişkileri kurulmuştur. Asya Hunları ile Çin arasında bunun örneklerine sıkça rastlanır.
Ataerkil temellere oturan Türk toplum düzeninde dıştan evlenme (eksogami) esas olmuştur. Her tür toplumsal kurumu ‘Baba Hukuku’nun belirlediği toplumda, soy özelliklerinin sadece babadan tevârüs ettiğine inanılmıştır. Totemci anaerkil toplumlardan farklı olarak, böylesi bir inanç kavimler arası evlenmelerin önündeki engeli kaldırmıştır. (XXXXXXX) Yazının başında atıfta bulunduğum dişi kurdun oğullarının dışarıdan getirdikleri kızlarla evlenip çoğalmaları da, efsanenin babasoylu dönemde oluştuğunu gösterdiği gibi, o zamanki toplumun dış evliliklere bakışını da yansıtmaktadır. O dönem için efsane, toplumun bakışını dinden daha fazla yansıtan, daha birleştirici bir unsurdur. Zirâ, ayrı dinlere inanabilen toplum, aynı köken mitine şüphesiz inanıyordu.
Türkler, geniş Avrasya sahasında, Moğol kabilelerinden Germen boylarına dek birbirinden çok farklı topluluklarla, uzun asırlar boyunca bir arada yaşamışlardır. Bu 'birarada yaşama'nın siyasî boyutu, önceleri kabileler birliği tarzında örgütlenme iken; zamanla, merkezî ve hiyerarşik bir gücün temâyüz etmesi ve 'devlet'in tarih sahnesinde belirmesiyle, dönüşmüştür. Devleti kuran irâde ve kurulu devlet gücü, eski birlik üyelerinden başlamak üzere, çevresindeki unsurları - gücü oranında- kendine bağlı hale getirmiştir. Farklı kabilelerden insanlar tek devletin çatısı altında bir araya gelmişler ve 'aynı devlet ülküsünde birleşmiş olma'ları nisbetinde 'millet' olmuşlardır.
O güne değin alışık olmadıkları siyasî terbiye ve düzene bağlı olmaları ve öylece kalmaları merkezî iktidarın silahlı gücünü aşkın bir güvenceye bağlıdır. Böylesi bir yetkinlikle ortaya çıkan toplumsal kurum ise 'töre'dir.
Türkçe'nin en eski kelimelerinden biri olan 'töre' Hun devrine dek geri gider. İktidarın Tanrı'dan kaynaklandığına inanılmakla birlikte; ülke, dünyevî esaslara dayanan töre ile yönetilirdi. Töresiz devlet olabileceğine inanılmazdı. Orkun kitâbelerinde 11 yerde geçen 'töre' kelimesi bunun altısında 'devlet (İl)' ile birlikte kullanılmıştır. Kullanıldığı diğer yerlerde de devlet ile ilgilidir. Devlette çok gelişmiş bir hukuk düzeni bulunmaktadır. Örneğin, dönemi için çok ileri bir uygulama olarak; ceza hukuku Hunlar'dan beri özel intikam alanından çıkmış ve kamu intikamı, kamu hukuku alanına girmiştir. Cezayı tâyin ve tatbik edecek olan, suçtan zarar gören kimse değil, devlettir.
Kaşgarlı, 'töre' sözünü örf ve gelenekten başka 'insaf' sözü ile de karşılamıştır. Demek ki; Türk anlayışı, halkın hakkı olan töreye 'insaf' gibi bir anlam yüklemekle, onu, zora karşı halkı insaf ile himaye eden bir hükümler birliği gözüyle görmüştür. Kendilerini kişi veya kişilerin değil, törenin insafına teslim etmişlerdir.
Töre, hükümdârlığın üstünde ve onu sınırlayan bir güç olarak görülmüştür. Türk devlet geleneğindeki bu unsur başkalarıyla kıyaslanabilir değildir. Çin imparatorunun bedeni dahî kutsal sayılırdı. İran devlet geleneğinde, hükümdârın mutlak otoritesi kanunun da üzerindeydi. Adâlet hükümdârın bir lûtfu olarak görülmekteydi ve onun mutlak otoritesini sınırlayan objektif kurallar şeklinde maddeleşmemişti. Halil İnalcık'ın ifâdesiyle; Pendnâme yazarları insaf ve hilm telkîn etmekten başka yol bulamamışlardır.
Orkun yazıtlarında, üstte gök basmadıkça ve altta yer çökmedikçe Türk Devleti'nin ve töresinin bozulmayacağı söylenir. Yazıtların ölümsüz ifâdelerinde kendini gösteren, düzenin kıyamet gününe dek süreceğine ilişkin inançtır. Radloff ve Verbitskiy, Altaylı Şamanistlerin efsanelerinden yaptıkları derlemelerde bir 'Kıyamet Günü (Kalgançı Çak)' tasviri sunarlar. Buna göre, gökte düzenin ve yerde törenin bozulması 'kıyamet alâmeti'dir. Ulus da ancak töre bozulunca bozulur.
Bu yazı sınırlarında ayrıntılarına giremeyeceğim Türk evren tasavvuruna göre; hükümdârın iktidarı gök düzeni ile yer düzeninin âhengine bağlıdır. Bu yüzden o, iktidarın güvencesi olan bu düzeni sürekli kılmayı ve gözetmeyi görev bilir. Bu 'âhengi koruma' görevi hükümdâra bütün yeryüzünün sorumluluğunu yükler. Bu sorumluluk çerçevesinde 'Dünya Devleti' bir zorunluluktur. Gökkubbenin altını tek bir devlet gibi görme düşüncesi Türklerde çok eski ve köklüdür. Hükümdârın nitelikleri ve görevleri Tanrı ve evren anlayışları sınırları içinde konumlandığından, hedefleri de daima 'Dünya Devleti' olmuştur.
Türklerde siyasî iktidarın kaynağında Tanrı görülmekle birlikte; hukukî düzenlemeler dinî değil, dünyevî-siyasî esaslara dayanmıştır (Türk Devleti'nin sırlarından biri de budur ki; başkaca bir yazı konusudur). Türk Devleti sadece din çerçevesine kapatılmamış; 'devlet' ve 'insanlık' ideali üzerine de kurulmuştu. Zâten, 'Dünya Devleti' fikrinin bir uzantısı olarak, Türklerin yönetimindeki devlet insanlıkla özdeşleştirilmişti. Tarihsel Türk dünya egemenliği idealinin zeminini teşkil eden devlet felsefesinin kaynağında bulunan bu anlayış; soy, dil ve din bakımlarından toplumu birbirinden ayırmaya imkân tanımadığından, bu devlet geleneğinin temsilcisi olan Türk hükümdârı egemenliği altındaki vatandaşları arasında herhangi bir fark gözetmemiş, ayırım yapmamıştır.
Fuad Köprülü'nün de isâbetle işaret ettiği gibi, Türk Devleti her zaman bir aşîretten doğmuş,ancak hiçbir zaman aşîretçilik yapmamıştır. Dünya Devleti fikrine göre, Türk hükümdârının otoritesi bütün topluluklarca tanınacak ve töre dünyanın her yerinde yürürlükte olacaktır. Bumin ve İstemi kağanlar tüm insanlar üzerine kağan olmuşlardı. Törenin temel ilkesi olan 'adâlet', hükümdâra tebaası arasında ayırım yapma imkânı tanımıyordu. Hem töreyi yüceltmek hem de ana ilkesini ihlâl etmek marazî bir hâldir.
Türk devlet geleneğinin omurgasını oluşturan 'adâlet' ilkesi her dönem uygulamaya yansımıştır. Savaş kaybederek hükümdârın otoritesini tanımak zorunda kalanlar dahî 'millet' olarak görülmüşlerdir. Bu devlet ülküsünde birleşmenin ya da 'Ülkü Devleti' olmanın bir gereğidir. Bilge Kağan yazıtında yer alan "orada savaştım… teslim olanlar oldular (ve) millet oldular. Ölenler de öldü" ifâdesi bunun en açık örneklerinden biridir. Bir başkası ise, Bilge Kağan'dan 900 küsûr yıl önce, Mete'nin Çin imparatoruna yazdığı mektupta yer alıyordu: "Bunların (savaşı kaybedip hâkimiyete girenlerin) hepsi artık Hun oldular". Bu anlayışın bir sonucu olarak, Hun İmparatorluğunun en parlak çağında, Çin ile savaşan devletin veziri Chung Hang-yüeh adlı bir Çinli olabiliyor ve başarılar gösterip saygıyla anılıyordu. Aynı anlayış sayesindedir ki; 'Siyâsetnâme' yazarı Nizâmülmülk, Fars ırkından olmasına rağmen, Selçuklu Devleti'ne tam 40 yıl sadâkatle hizmet edebiliyordu.
Türk devlet felsefesinin temel taşları olan Orkun yazıtları ve Kutadgu bilig'e göre, töre her yere ulaşır ve onu kabul edenler de millete dâhil olurlar. Törenin eriştiği yerler devletin sınırlarıdır. Töre mûcibince aynı devlet ülküsünde birleşenler birdirler.
'Türk olmak'tan söz etmek kimilerine 'saçma' gelebilir. Ne var ki; 'ecdâd' böyle düşünmemiştir. Onları, savaş tablolarının sarkık bıyıklı cengâverleri olmanın dışında, başka bir gözle görebilirsek bunu fark etmek zor değildir.
Uzmanların, 'Türk' adının anlamına ilişkin farklı yorumları vardır. Bunların en güçlülerinden biri (benim de katıldığım), 'Türk'ün aslında bir sıfat olduğu ve 'töreli' anlamına geldiğidir.
Yurt edindiğimiz, sınırları belirli coğrafyanın adı “Türkiye”dir. Buradan kalkılarak –son 82 yıldır- devletimize de aynı ad verilmiştir: 'Türkiye Cumhuriyeti'. Üzerinde egemenliğini tesis edeceği toprak, devlet için gerekli unsurlardan biridir. Bununla birlikte; devleti, sınırları belli bir coğrafyaya hapsetmeye çalışmak apayrı bir şeydir. Maddî zemin sadece devletin görünüşe çıkabilmesi için gereklidir. Yoksa onu yaratan şeylerden biri değildir. Zirâ, madde mânâyı yaratamaz.

'Türkiye' adı üzerinde öteden beri farklı yorumlar yapılmıştır. Vaktiyle, rahmetli Atsız, onun yerine 'Türkili' ya da 'Türkeli' gibi bir adı kullanmanın daha doğru olacağını savunmuştu (İstanbul için de 'Fatihkent'). İl (ya da 'El') hem devlete hem de memlekete işaret edebildiği gibi, Türkçenin de en eski sözcüklerinden biridir ('İçel', 'Rumeli' gibi adlarda yaşamaktadır).

Sorunun kaynağı 'Türkiye' adının tamamen Türkçe bir kelime olmamasıdır. 'Türkiye' adı bir kökle bir ekten oluşmuştur ve 'Türk' köküne getirilen '-iye' eki Türkçe değildir. Türkçede coğrafî veya siyasî ad oluşturabilecek böyle bir ek yoktur. Söz konusu ek Türkçe olmadığı gibi, menşei de ihtilâflıdır. Tanzimat devrinden itibaren, Cumhuriyet devrinde resmî imlânın 'Türkiye' olarak belirlenmesine değin, hem 'Türkiya' hem de 'Türkiyye' biçimlerinde kullanılmıştır. Resmî imlânın 'Türkiye' şeklinde benimsenmesi üzerine, eski Dârülfünûn müderrislerinden Avram Galanti bu imlânın İtalyan telaffuzu esas tutularak 'Türkiya' şeklinde tashihini teklif etmiştir. '-iye' ekinin, '-iya'dan geliyorsa Yunan-Latin ve '-iyye'den geliyorsa da Arap kökenli olduğu söylenmektedir. Ziya Paşa ve Nâmık Kemal gibi kimileri de yaşadıkları ülkeyi adlandırmak için 'Türkistan' tâbirini kullanmışlardır ki; '-istan' eki de Farsça'dır. İç Asya'dan itibaren, Türklerle meskûn coğrafyanın yabancı kaynaklarda 'Türkiye' (veya 'Türkiya') olarak adlandırıldığını biliyoruz.

Yurdumuzun adının başkalarınca verilmiş olup Türkçe olmaması, Türklerin 'vatan' anlayışını işaret eden önemli bir gösterge olsa gerektir.

Mîsâk-ı Millî'ye dek Türklerin tarihi bir 'vatan' tarihi değil, 'millet' tarihi idi. İnsanların tarihi olmaz, geçmişi olur. 'Millet tarihi'nden bahsedebilmekteki güvencemiz, milleti devletin yarattığını hatırımızda tutmamızdır. Aslında; insanın yaratmadığı aksine insanı yaratan bir varlık olan 'Tarih'e ancak 'Devlet' eliyle katılmak mümkün olur.

Çin esaretindeki Göktürk beylerinin yazdığı fevkalâde memleket şiirleri vardır. Bunlara 'dâüssıla' ötesinde siyasî anlam yüklenmemesi gerektiği kanaatindeyim. Siyasî anlam, Cici Han'ın M.Ö. 50'lerde söylediği "biz de, atalarımız gibi, neslimizin devletin başında diğer ulusları yönetmesi uğrunda öleceğiz" sözlerinde ve 639'da, bağımsız olup kendi devletini kurmak için, Kür Şad'ın 40 kişiyle Çin sarayını basmasında aranmalıdır.

Kür Şad'ın isyanı sayısız örnekten sadece biridir. Sonunda Kutluk Kağan 682'de başarılı olmuştur. Kutluk'un 'İlteriş' ünvânını alıp zaferler kazanmaya başlamasıyla birlikte, Tonyukuk ısrarla Ötüken'in zaptını istemiştir. Ötüken'in ele geçirildiğinin duyulmasıyla, dört bir yandan gelen çok sayıda Türk kabilesi gönüllü olarak İlteriş Kağan'ın buyruğuna girmişlerdir. Çünkü, Ötüken eskiden beri Türk geleneğinin mukaddes merkezi sayılırdı. Devletin buradan yönetilmesi gerektiğine inanıldığından, Tonyukuk başından beri buranın zaptını istemişti. Ancak Ötüken'de yerleşmiş olan Türk devletçiliği ruhu, devletin güven ve inkişâfını sağlayabilirdi. Nitekim, Türk devlet geleneğini sürdüren Cengiz Han da Ötüken'i kutlu merkez olarak kabul etmiştir.

Ötüken dağı devlet hayatında sadece stratejik bir unsur olarak yer almıyordu. Kağan'ın otağını kurduğu bu yer, Türk evren tasavvuru (Dikotomik Universalizm) içinde yerini bulan, dört yönün kesişme noktası ve evrenin merkezi sayılıyordu. Böylelikle dikeyliğin güçlü simgesi olan dağın erişilmezliği ve gizemliliğine bir de evrenin merkezinde bulunması ekleniyordu. Evrenin merkezinde bulunması demek, devletin de merkezinde bulunması demekti. Dağın gök ile doğrudan temasta olması gibi; Kağan da, dağda, Tanrı ile doğrudan temasta oluyor ve yaratılış ânını her yıl yeniden yaşıyordu.

Türklerin 'vatan' anlayışından söz edilmek istendiğinde, kutlu bir 'merkez' olduğunu ancak sınır olmadığını bilmek gerek. Elbette ata mağaraları ve atalar mezarlığı önemsenir ve kutlu sayılır. Ne var ki, bütün bunlar, bozkırın atlı Türklerine sınırları belli bir 'vatan' anlayışı dayatmazlar. Zirâ, böyle olmadığını telkin eden de atalardır.

Türk geleneğinde 'vatan' anlayışının içini dolduracak bir mekân aranıyorsa; bu, 'güneşin bayrak, göğün çadır olduğu' bir yerdir.

Önceki yazımda, evrensel âhengi koruma görevinin kağana bütün yeryüzünün sorumluluğunu yüklediğini ve bu sorumluluk çerçevesinde 'Dünya Devleti'nin bir zorunluluk olduğunu belirtmiştim. Oğuz Kağan'ın "Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olsam gerektir" diye buyruk yazdırtmasında veya Attila'nın cedlerinden Uldız'ın "güneş ışınlarının uzandığı her yeri zapta muktedirim" demesinde, kibrin değil; bu sorumluluğun izlerini aramak gerekir. Attila'nın, Ares'in kılıcına sahip olmakla, dünya egemenliğinin kendisine verildiğini düşünmesi veya Oğuz'un veziri Uluğ Türk'ün rüyâsındaki, dünyayı kaplayan altın yay ve üç gümüş ok gibi sembolik anlatımlarla bu anlayış diri tutulmuştur. İslâmî dönemde dahî, Osman Gâzi'nin rüyâsında, göbeğinden bir ağaç çıkarak gölgesinin bütün dünyayı tutması, söz konusu anlayışın her dönemde varlığını sürdürdüğünü gösterir. İslâmî dönemin bir eseri olan Kutadgu Bilig'de ise, hiçbir sembolik anlatıma gerek duyulmadan, hükümdâr doğrudan 'Acuncı' (Dünya Hâkimi) olarak adlandırılmıştır.

Dünyaya böyle bakan Türk geleneğinin sınırlı bir 'vatan' anlayışına hapsolması mümkün değildir. Bu gelenekte 'devlet' motifi 'vatan' ve 'millet' motiflerine baskındır ve onları belirlemiştir.

'Vatan' anlayışı zâten çok yenidir ve Batı'dan gelmedir. 'Anavatan' tâbiri ise, içinde bambaşka bir anlayışın izlerini taşımakta ve Türk geleneği ile uyuşmamaktadır. Türk tarih ve kültüründe en baskın ve belirleyici motiflerden biri 'atalar'dır. 'Baba hukuku'nun egemen olduğu bir toplumda 'atavatan' (ata mezarlarının bulunduğu yer) gibi bir kullanım benimsenmiş olsaydı bunu anlayabilirdim ama 'anavatan'ı anlamak güçtür. Bu anlayışın ne zaman ve nereden geldiğini bilmiyorum. Tahminim, Cumhuriyet döneminde Kybele kültüne öykünmekten türetildiği yönündedir. Ayrıca, emperyalizmin 'anavatan-sömürge' ayırımını çağrıştırır ki, böylesi bir şey bize hiç uygun değildir.

Türk tarihi 'vatan' değil, 'devlet' idealini gerçekleştirme doğrultusundaki tercihleri sunar. Türkün kimliğini bir coğrafyadan çok, devlet ideali belirlemiştir. Bu nedenle; tarihte sağlam tutamak aranıyorsa 'devlet' çizgisi izlenmelidir. Üst kimlik arayanlar, aynı coğrafyayı paylaşmakla bu işin olmayacağını bilmelidir.
Türk atlı kavimlerinin bozkırda oynadıkları rol dünya tarihi açısından belirleyici olmuştur. Bu rol hiçbir zaman “kuru bir cihangirlik davası” olmamış; amacı, yeryüzünde adaleti tesis etmek olan ideal bir devlet düzeni hayata geçirilmek istenmiştir.
Böyle bir anlayış ve düzene rağmen, Batı'nın nasıl olup da 'barbar' kavramını Türklere yakıştırabildiğini anlamak gerek. Türkler, İç Asya tarihindeki merkezî rollerini uzun bir süre devam ettirmişlerdir. Ancak ne zaman ki, olmaları ya da kalmaları gerektiği düşünülen sınırların dışına çıkmışlardır; işte, o zaman Batı muhayyilesinde kötü bir tasavvur olarak yer almışlardır. Meşhûr tarihçi Denis Sinor bu durumu, "bir kere, İskit dönemlerinden beri, hiçbir İç Asya halkı, Batı dünyasının dengesini bozmamıştı" diyerek anlatmaya çalışırken; deyim yerindeyse, "şecâat arz ederken sirkatin söyler". Bu yüzdendir ki, Asya halklarına, hattâ Moğollara, belli bir sempatiyle bakabilen Batı, bu sempatisini Türklerden esirgemiştir.
Takdîr edilmelidir ki, böylesine sonuçlara yol açan bir olayın öznesi olabilmek sıkıca teşkilâtlanmış olmayı gerektirmektedir. S. M. Arsal, böyle bir teşkilâtın koşulları olarak "emretmesini bilen reisleri" ve "itâat etmesini bilen orduları" görmektedir. Bu koşullar kabûllenilmekle birlikte, reislerin nasıl olup da emretmesini bildikleri ve orduların da itâat etmeyi neden kabûllendikleri açıklanmak durumundadır.

Türkler, büyük sürüler halinde hayvancılık yapıyor ve bir arada yaşıyorlardı. Büyük sürülerin bir arada tutulması, otlakların belirlenmesi ve belirlenen bu otlakların kendilerinden olmayanlara karşı savunulması -Jozsef Deér'in ifâdesiyle- "bedenî faâliyetten ziyâde, nezâret ve basîreti icâbettirir". Bozkırda hayatın odağını oluşturan bu sosyal olgu işbölümünü zorunlu kılar. Söz konusu olgunun nezâret ve basîreti gerektiren yönü kimi insanı yönetmeye, emretmeye ve hâkimiyete hazırlarken, diğerlerini de itâate icbâr eder. Birlik; beraber yaşama ve ortak servetin korunması ilkesi üzerine kurulduğundan, topluluğun çıkarı ile fertlerin çıkarı örtüşür. Bu durum, itâatin hem nedenini hem de güvencesini teşkîl eder. Roux'ya göre; hayat tarzı, içinde otoritenin reddini barındıran bir özgürlük anlayışı olan bozkırlı böylelikle itâati kabûl eder. Bu, zor bozkır şartlarında ve mevcût toplumsal yapıda yaşayabilmenin biricik yoludur. Şekilsiz insan kütlesinin ancak bir teşkîlâtçı lidere, bir hükümdâra kavuşmakla 'millet' haline gelebileceğine ilişkin inanç da bu köklerden hayat bularak, Türk devlet anlayışı içindeki yerini alır. 'Emretme-itâat etme' ilişkisinin, 'boyun eğdirme' olarak değil de 'boyun eğme' olarak nitelendirilmesi gereği önemli bir ayırımdır. Zirâ, özgür bir ruha sahip olmakla birlikte; bozkırlı, bir lideri tanıyıp kabûl ettiğinde, hiç zorluk çıkarmadan, en zor disipline boyun eğer. Roux, bu durumu şöyle anlatır: "Dünyada hiçbir insanın olamayacağı kadar -ister lâik ister din adamı olsun- efendilerine sâdıktır. Ona saygı duyarlar ve kesinlikle ihânet etmezler… "Kağan'ın kölesiyim" der subay. Bir kölenin efendisine hizmet ettiği gibi, hattâ daha da fazla hizmet eder efendisine. Çünkü; bir köle zorla hizmet eder, askerse gönüllüdür".

Priskos'un tanık olup da aktardığına göre; Roma elçisi Maximinus, Attila'nın ordu komutanı Onegesius'a, Attila'nın Roma ile anlaşma yapmasını sağlaması karşılığında bir servet teklif etmiş, Onegesius ise; efendisine ihânet etmesinin düşünülemeyeceği ve aldığı Hun terbiyesi gereği Attila'nın yanında hizmetçi olmayı Romalılar nezdinde zengin bir adam olmaya tercih edeceği, karşılığını vermiştir.

Bu satırlar, Hegel'in 'köle-efendi diyalektiği'ni çağrıştırır. O'na göre; efendi, tam da 'efendiliği' idrâk ettiği anda, kölesine karşı duyduğu sorumluluğun kölesi olur. 'Köle' ise, kendini efendinin iktidârına teslim etmekle doğan 'güvence'nin sâyesinde, ilişkinin 'efendi'si olur.

Baştan beri anlatıldığı gibi, bozkırlı Türk sâdece çoban değil, aynı zamanda askerdir de. Çobanın aynı zamanda asker olması, Türk toplum yapısını ve devlet felsefesini anlamadaki kilit unsurlardan biridir. Toplum, sâdece birarada duran insanlar olmaktan öte; herkesin neyi, nerede ve ne zaman yapacağını iyi bildiği dayanışmacı bir yapıdır. Gücün kaynağı odur ki; günün şartlarında, askerlerin dayanışması toplumun dayanışmasından önce gelir. Tarihte, Türk devletinin azametinin sırlarından biri de asker-sivil ayırımının olmayışı ve toplumsal düzen ile askerî-siyâsî düzenin iç içe geçmiş halde bulunmasıdır.

Tarihsel ve mantıksal olarak; 'devlet', 'millet'ten öncedir. 'Millet' ırkî değil, siyâsî bir terimdir. Asya bozkırlarındaki insan yığınının siyâsî bir organizasyon bünyesinde biraraya getirilmesinden sonradır ki, ancak bir 'millet'ten söz edebiliriz. Devlet, 'millet'i yaratmıştır.

Mantıksal olarak; 'parça'nın 'bütün'den önce geldiği sanılsa da öyle değildir. 'Parça' adlandırması, bir 'bütün'e âit olunduğuna işaret eder. Tasavvur olarak dahî olsa, 'bütün' ortaya konmadan, ona âit olduğu iddia edilen bir 'parça'dan söz etmek mümkün değildir. Parçadan bütüne gitmek sadece metodolojik bir yoldur; yoksa mantıksal ve ontolojik bir öncelik durumu değildir. Tümevarımda dahî sonucun öncüllerden önce geldiği söylenebilir. Zihindeki teorinin de bir gerçekliği ve belirleyiciliği vardır.

'Parça', 'bütün'e âit olduğu (ondan pay aldığı) oranda 'parça'dır. Millet de bir devlet idealine katıldığı oranda millettir. Türklük, tek tek insanların veya özelliklerinin toplamıyla oluşmamıştır. Tek tek 'Ben'lerin toplamıyla 'Biz'e ulaşmak mümkün değildir. 'Biz', 'Ben'den öncedir. Ancak aynı ideali paylaşanlar 'Biz' olabilir. Türklük idealini paylaşanlar, ona katılanlar 'Türk' türler. Türklüğe ilişkin, Türk Tarihi'nin sunduğu özel biçim 'Türk Devleti Ülküsü'nde birleşmektir.

Amacı; yeryüzünde adâleti tesis etmek olan Türk Devleti toprakları değil, insanları fethetmeyi hedeflemiştir. Fethettiği topraklardaki insanları öldüren ve bu Moğollar'ca yadırganmayan Cengiz Han'a, Hami'li bir Uygur Türk'ü olan , müşâviri Tapan, "insanları öldürüp toprakları almanın ne faydası vardır? Devletin esâsı halktır" derken, bu anlayışı dile getirmiştir.

Türk devlet geleneğinde, devlete ilişkin bütün unsurlar Tanrı ve evren ile de bir biçimde ilgilidir. "Platon'da bir şehir devleti olan devlet, Bilge Kağan'da kosmiktir. Bilge Kağan'a göre, devlet evren nizâmının bir timsâlidir. Kağan da devlet nizâmının bir timsâlidir. Onun 'Ordug'u veya 'Otağ'ı 'Axis Mundi (Dünyanın Direği)'dir. Hakanın kendisi de 'Axis Mundi' olarak 'otağ'ında dümdüz, dimdik oturur". Terhin yazıtının, kuzey yönü, birinci satırında yer alan "Kutlu Han'ım dimdik ülkeyi tuttu (yönetti)" ifâdesi, önceki satırları kendisinden aldığımız Mübahat Küyel'i desteklemektedir.

'Millet'i, 'devlet ülküsünde birleşmiş insan topluluğu" olarak tanımlayan bir devlet geleneğinin; içindeki unsurların hiç birine, kökenlerini gözeterek tavır alması düşünülemez. Dile pelesenk edilen 'Ermeni kırımı', 'Kürt kırımı' v.s. gibi ifâdelerin sahiplerinin kavramakta güçlük çektiği şey şu olsa gerek: Bu gözle bakılabilir olsaydı, devletin en fazla Türk'ü kırdığından söz etmek gerekirdi. Diğerlerine sıra bile gelmezdi. Oysa, devletin gözünde cezalandırılan 'âsî'dir. Devlet; kendi idealine katılanı mükafatlandırmak, makâma getirmekte olduğu gibi; kendisine isyan edeni cezalandırmak için de etnik kökenine bakmaz
Tarihsel oluşumuna bakıldığında görülür ki; ‘Türk Kimliği’nin sınırlarını belirleyen, büyük oranda, devlet anlayışı olmuştur. Türk devletinin azametinin sırlarından olan, Türk devlet geleneğinin kendine özgü güç odaklarını bilmek, 'Türk Kimliği'ni kavramayı kolaylaştıracaktır. Konunun başka uzmanları ve fikir sahipleri nasıl değerlendirirler bilemem ama benim tespit edebildiğim toplumsal, askerî-siyâsî ve dinî düzenlere âit güç odakları ve bunlara dâir mülâhazalarım aşağıdadır.

Türk devleti her seferinde bir aşîretten doğmuş ancak hiçbir zaman aşîretçilik yapmamıştır: Dişi kurdun çocuklarının dışarıdan getirdikleri eşlerle evlenip çoğalmaları, bu anlayışın Türk yaratılış efsânelerine dahî sirâyet edecek eskilikte olduğunu gösterir. Bu seri makâlelerin hemen her birinde bu konu üzerinde durduğumdan, burada tekrara lüzûm görmeden diğer unsurlara geçmek istiyorum.

Toplum düzeni ve ordu düzeninin birliği, asker-sivil ayırımının olmayışı ve toplumsal sınıflar arası geçirgenliğin töre güvencesinde olması: Türklerde halk ile ordu düzeni aynı idi. Eski Türk devlet teşkîlâtında,özellikle barış zamanlarında sivil ve ordu düzeni diye bir ayırım yoktu. Ordu bir halk ve halk da bir ordu düzeninde yaşardı. Askerî ve sivil görevler arasında da bir fark gözetilmemişti. İleri gelen kişiler savaşa dahî yalnız gitmemiş, ailesi ve maiyyetiyle beraber gitmiştir. Bu geleneği değerlendiren devlet, akını ve iskânı beraber yürütmüş; bu geleneği daha da pekiştirmiştir. Akınla elde edilen yeni topraklara, kitle halinde büyük Türk topluluklarının yerleştirilmesiyle, sınırlar sağlamlaştırılmış, güvenceye alınmıştır. Göktürk yazıtlarında "sülemiş kondurmuş", yani 'akın yapıp iskân etmiş' sözlerinin sürekli birarada kullanılmış olması, akınların iskândan ayrı görülmemiş olduklarını gösterir. Konuya azamî derecede önem veren rahmetli Ögel'e göre; aile ve boydaki hayat düzeni ile başlayan gelenek 'topyekûn savaş' kavramını vasfı edinmiştir. Yurt içinde askerî ve sivil teşkîlât diye bir ayırım yoktur. Bu sayede toplumda bir gerilim olmamış ve bütün enerji ortak hedefe yöneltilmiştir. Her Türk, devlete yönelik saldırıları kendi aile harîmine bir tecâvüz gibi algılamış, karşısında bir asker gibi durmuştur.

Toplumda doğabilecek bir gerilimin önünü kesen unsurlardan biri de toplumsal sınıfların geçirgenliğe açık olması ve bunun törece güvence altına alınmış bulunmasıdır. Soğuk savaş döneminde yazan bazı tarihçiler, eski Türk toplumunun sınıflı bir toplum olmadığını söylemişler fakat kimi 'zümre' veya 'tabaka'lardan bahsetmişlerdir. 'Sınıf' lafzını ağza almaktan çekinmek, sorunu çözmeye yetmemektedir. Toplumsal sınıflar salt ekonomik kıstaslarla belirlenmediği gibi; beraberinde 'sınıf savaşı'nı getirmek zorunda da değildir. Nitekim, bunun en güzel örneği eski Türk toplum yapısıdır. Evet, Dede Korkut Kitabı'ndaki boylardan biri; Dış Oğuz'un İç Oğuz'a isyânını anlatır. Ne var ki; olayı yağma payının ekonomik değeri çerçevesinde değerlendirmek büyük insafsızlık olur. Söz konusu olan, töre hükümlerince güvenceye alınmış olan 'orun' ve 'ülüş'ün ihlâlidir. Bu da, olsa olsa 'üst yapı' olarak değerlendirilen 'hukuk' ve 'siyâset' kurumlarının ekonomik 'alt yapı'yı belirlediğini gösterir; tersini değil.

İşbölümü olan toplumlarda sınıfların varlığı kaçınılmazdır. Esas olan, bunların nasıl belirlendiği ve aralarındaki ilişkilerdir. Eski Türk toplumundaki sınıflar arası geçirgenlik, dönemi için, inanılması güç bir örnekti. Sadece ekonomik değil, siyâsî anlamda da bu geçirgenliğin varlığı, gerçekten de dikkat çekicidir. Kaşgarlı'nın Divân'ında yer alan terimlerden 'inal'; anası Han ailesinden, babası ise sıradan halktan olan bütün gençlere verilen bir ünvândır. 'Yugruş' ise, 'karabudun'dan olup da vezirlik mertebesine çıkan kişilere denir ki; Kağan'dan bir derece aşağıdadır. Bunların kavramsallaşmış olmaları, bu duruma elverir bir yapının çok uzun zamandır kurumsallaşmış olduğunun bir göstergesidir. Töre hükümleri karşısında -Kağan dâhil- tüm insanlar eşitti ve hiçbir irâdenin gücü bunu değiştirmeye yetmezdi. Çin kaynaklarının verdiği bilgiye göre; Muhan gibi bir Göktürk kağanı, çok istemesine rağmen, oğlu Talopien'i kağan yapamamıştı. Devlet ileri gelenlerinin gerekçesi; anasının asîl soydan gelmemesi ve bunun da töreye aykırı olduğuydu.

Türk geleneğinde devlet, farklı varoluş tarzlarını kendi içinde mezcedebilmiştir. 'Fenâ fid-devlet' kavrayışının yaygın kabûlünde bu başarının izleri vardır.

Hâkimiyetin kaynağının dinî ancak toplumsal düzenin dünyevî-siyâsî olması: Türk devletlerindeki yapılanmada en yüksek zirveyi, kağanı tahta çıkaran 'Tanrı' temsil etmektedir. Bununla birlikte, toplumsal düzen dinî değil, siyâsîdir. Toplumun ve devletin yaşama kurallarını belirleyen töre; atalar örnek alınarak, dünya sorunlarını çözüme kavuşturmak, düzene sokmak amacıyla oluşturulmuştur. Yani, Tanrı hukuk yapısından çok insan hukuk yapısı söz konusudur. Böyle olmakla birlikte, törenin ana ilkesi olan 'adâlet' kesinlikle Tanrısaldır ve Tanrı'nın varlığı ile ruhun ölmezliği inancına dayanır. Bu, bir yönüyle İslâm'ın öngördüğü toplum düzenine benzer. Halîfelik de dinî değil, siyâsî bir kurumdur ve halîfenin görevi de Tanrı adına îmân kontrolü yapmak değil, fitneyi ortadan kaldırıp toplumsal düzeni sağlamaktır. Îmânî sorumluluğun hesabını soracak olan ancak Tanrı'dır.

Bu kendine özgü anlayış sayesindedir ki; kağan ilâhî bir sorumluluk bilinciyle, bütün teb'asının dünya sorunlarına karşı aynı duyarlılığı gösterir. Mete'den beri böyle olduğunu bildiğimiz bu anlayışın bir temsilcisi olarak Bilge Tonyukuk halk için, Budizm'e ve kağana karşı direnmiştir.

Eski Türk toplum düzeninde 'din adamı'nın doldurabileceği herhangi bir boşluk yoktu. Yıllık töreni kağan, günlük olanı ise 'baba' yönetirdi. Göktanrı inancında, diğer dinlerden farklı olarak, bir mâbed de yoktu. 'Şaman' ya da 'Kam' denilen insanlar din adamı değillerdi. Hattâ, yılda bir kez yapılan ve kağanın yönettiği büyük törene şamanlar alınmazdı.

Türk devlet ve toplum düzeninin sırlarından biri olarak görüp anlatmaya çalıştığım anlayışın, tarih boyunca benimsenmiş ve uygulanmış olmasının sayesindedir ki; Türk toplumunda, dinin bir tüketim nesnesi haline getirilmesinin ve ayrıcalıklı bir 'din adamları' sınıfının oluşmasının önüne geçilebilmiştir.

İslâm'da da, Yahudilik ya da Hristiyanlık'tan farklı olarak, 'din adamlığı' gibi bir 'misyon' yoktur. Bir imamın, vâizin veya bir başkasının, herhangi bir kişi tarafından yerine getirilemeyecek bir görevi yoktur
Türk kimliğini, ilkin, ‘atlı olmak’ belirlemiştir. Atlı toplum olmak; hem geniş bir sahaya yayılıp çok sayıda toplulukla ilişkiye girmeyi sağlamış hem de ‘Baba hukuku’nun gelişmesinin temeli olmuştur. Toplum yapısı ataerkillik (patriarchy) temelinde şekillenmiş ve babasoylu (patrilineal) akrabalık kuramı esas alınmış; akrabalık bağlarının baba üzerinden kurulduğu ve soyun babadan tevarüs ettiği kabul edilmiştir. Böyle bir anlayışın elverişliliğinde dıştan evlenme (exogamy) esas olmuştur.
Türkler, varoluşlarını ve kimliklerini belirleyen büyük başarılar olarak, 'Devlet' ve 'Töre' gibi iki kurumu ortaya koymuşlardır. 'Türk', 'töreli' anlamında bir sıfat olarak temâyüz ederken; 'Devlet' de, bir 'Ülkü Devleti' olarak tasarlanmış ve aynı devlet ülküsünde birleşenler 'millet' sayılmıştır. 'Dünya Devleti' anlayışının devlet felsefesi içinde işlenmesiyle; devlet, insanlığı kapsar hale gelmiş ve bu durum hükümdâra teb'ası arasında ayırım yapma imkânı tanımamıştır. Bu anlayış töre güvencesine alınmakla, hükümdârın dahî irâdesinin üzerinde bir konuma yerleştirilmiştir.

Tarihin her dönemindeki uygulamalarda da açıkça izlenebildiği gibi; başka kökenlerden gelen insanların hizmetlerinden yararlanılmakta bir beis görülmemiş, devlet eliyle gerçekleştirilen başarılar esas alınmıştır. Tarihe, devlet olunmakla katılabileceğine inanılmış, öncelikle 'devletin birliği' gözetilmiştir. Gerçekten de 'milletin dirliği' her zaman 'devletin birliği'ne bağlı olmuştur.

Türk Milliyetçiliği de 'Türk Kimliği'nin oturduğu zemine oturmak zorundadır. Kendi başarılarımız ve tercihlerimiz üzerinde hak ve iddia sahibi olmak durumundayız. Bu bakımdan, kalkış noktamız 'ırk'dan ziyâde, tarihimiz, kültürümüz ve inancımız olmalıdır. Tarihte, Türk'ün devletsiz bir dönemi olmamıştır. Bu millet için; tarih ve devlet örtüşmüştür. Türk'ün tarihinde, kültüründe ve dininde ırkçılık için kalkış noktası olabilecek bir unsur yoktur.

Bugün itibariyle, sadece antropolojinin 'izole kavimler' tâbir ettiği topluluklar, ırkçılık yapabilecek maddî zemine sahiptirler. Dış dünyadan yalıtılmış olarak binlerce yıl öncesini yaşayan bu toplulukların da, dünya tarihine bir katkıları olmadığı gibi, dünya ölçeğinde iddialarının olması da mümkün değildir.

Bugünün Türkiye'sinde anlaşılır sebeplerden dolayı, Türk Milliyetçiliği'ni 'ırk' temeline oturtmaya çalışan dernek ve dergilerin sayısı artmaktadır. 'Türk Milleti' içinde azınlık yaratmaya dönük çabalar, diğer yönden de bu oluşumları tetiklemektedir. Unutulmamalıdır ki; azınlık yaratma çabaları kadar, azınlık varsayılana yönelik düşmanca tavırların geliştirilmesi de, 'devletin birliği ve milletin dirliği'ne tehdit oluşturmaktadır. Böylesi tavırlar, azınlık yaratma projesinin ardındaki güçlerin işini zorlaştırmaz, kolaylaştırır. Yapılması gereken, 'ırk'a değil, 'Tarih'e sahip çıkmaktır.

Irkçılık temelli bir Türkçülük hareketi geliştirmeye çalışanların 'uzak ataları' varsaydıkları insanlar da geçmişte aynı tavrı geliştirmiş olsaydı, muhtemelen, bugün onlar olmayacaktı. Bizler için esas şu olmalıdır ki; 'aynı devlet ülküsü'nde birleşmeyenlere karşı durmak için soylarına bakmaya hiç gerek yoktur. 'Ülkü Devleti' olmanın gereği de, 'atalar'ın tarihe bıraktığı miras da budur.

Tarihten kopuk bir Türkçülük anlayışı geliştirmeye çalışanların tarihe bakışı da sorunludur. Böylesine sorunlu bir bakış 'töre' gibi bir kurumun özünü anlamak yerine, adını yüceltmekle, onu kültleştirmektedir. Devletin çok zor bir döneminde Işbara Kağan (581-587), Çin'in himayesini talep etmiş; Çin de buna karşılık Çin âdetlerine uyulmasını istemiştir. Işbara Kağan da yazdığı mektupta "bizim âdet ve geleneklerimizi değiştirmeye benim gücüm yetmez" diye cevap vermiştir.

Işbara Kağan'ın gücünün yetmediği bir işe, onun adına kimse kalkışmamalıdır. Bir yandan 'töre'yi yüceltirken diğer yandan onun özüne aykırı tavırlar geliştirmeye kalkmak patolojik bir durumdur.
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Go Back   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Kültür, Sanat ve Kitap > Türk Tarihi


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Konu Seçenekleri
Gösterim Modu

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Yazar Forum Cevaplar Son Mesaj
Türk Telekom ekibinin üzerine çığ düştü recep17 Türkiye Gündemi 0 15.02.07 15:50
Beyin Dalgalari Kimliği Ele Verecek galicya Bilim ve Teknoloji Haberleri 0 31.01.07 11:24
Modern kadın kimliği üzerine bir sorgulama SuLTaNNeFi Kadınca Sorunlar 0 06.11.06 11:27
Demokrasinin Kimliği Tc.numarasi... Sezen Siyasi Serbest Kürsü 1 20.10.06 05:47
bir adamın kimliği >> M£®T << Resimlerin Dili 2 15.08.06 02:20


Tüm Zaman GMT +2 Olarak ayarlı. Saat: 10:31.


Powered by vBulletin® Version 3.8.0 Beta 1
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0