| Bağimsiz Türkiye Partisi [BTP] Bütün siyasi partilerin tek amacı var, oda AB ye üye olma arzusu ABD. ye yaranma ve onlar üzerinden siyaset yapmak. Sonuç: ülkemizin içine düşürüldüğü şu anki ekonomik, siyasi çöküş. Hatamız; bize düşman olan, bizi parçalamaya çalışan, ülkemiz topraklarında gözü olanlara yaranmaya çalışmak, onların birliğine girmeyi kurtuluş olarak görmek sizce bu siyaset nedir? Hükümet AB. ne diyorsa bir bir yerine getiriyor. Peki AB. nin bizden istedikleri ne. Bizim hayrımıza olmadığı kesin. Ülkemizin yavaş yavaş TASVİYESİ tabiki, zamanında OSMANLI’ya oynanarak parçalayan zihniyetin aynısını şimdi ÜLKEMİZE oynuyorlar. Bizim siyasilerimiz ise buna adeta çanak tutuyorlar. Ancak yeni bir siyasi oluşum ortaya çıktı. Bu siyasi oluşum askeri, polisi, doğulusu, batılısı sol sağ ayrımı yapmadan herkesi kucaklayan, ülkemizi siyasi ekonomik kuşatılmışlıktan çıkarabilecek, ülkemizi bölgesinde ve dünyada söz sahibi lider ülke konumuna getirebilecek, AB. yerine BÜYÜK TÜRK BİRLİĞİNİ savunan, sahte değil gerçek ATATÜRKÇÜLÜĞÜ savunan biri çıktı ortaya “Haydar BAŞ” ve İSTANBUL’da MİLLİ İKTİSAT KONGRESİ düzenledi, ekonomik ve siyasi görüşleri büyük etki yaşattı. Bu oluşumun gerçekleşmesi durumunda ÜLKEMİZİN ekonomik ve siyasi kuşatılmışlığından istifade edemeyeceklerini hesaplayan iç ve dış mihraklar adeta Prof. DR. Haydar BAŞ üzerinde karalama ve iftira çabalarına başladılar. Sizden arzum hiçbir önyargıya kapılmadan, siyasi görüşünüz ne olursa olsun bu yazıyı okumanız ve bu oluşumun gazete ve TV kanallarını takip etmenizdir. Başka TÜRKİYE yok, BU VATAN BİZİMDER BİZİM KALACAKTIR. MİLLİ EKONOMİ MODELİ'NDEN 'VATANDAŞLIK MAAŞI' BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, uluslararası kongreye konu olan tezi Milli Ekonomi Modeli’nin bir parametresini daha kamuoyunun dikkatlerine sundu. 70 milyon Türk insanının “vatandaşlık maaşı” adı altında yeni bir imkâna kavuşturulacağını söyledi.
Milli Ekonomi Modeli tezi ile uluslar arası kongreye konu olan Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, bu haftaki Haftanın Sohbeti programında literatüre yeni bir kavram daha kazandırdı. Özellikle, öncelikle Türk vatandaşlarını ilgilendiren, son zamanlarda adeta kendisinden kaçılan Türk vatandaşlığını, Türk kimliğini kendisine koşulacak bir cazibe merkezi haline getirecek “vatandaşlık maaşı” kavramını Türk ve dünya kamuoyunun dikkatlerine sundu. Türk kimliğinden kaçılır oldu
- Hocam, Milli Ekonomi Modeli’nin vatandaşımıza bir sürprizi daha oldu. Bu da “vatandaşlık maaşı” olarak kendini gösterdi. Ve bu kavram ilk defa duyuluyor açıklanıyor. Vatandaşlık maaşı nedir? Hangi ihtiyaca binaen ortaya çıktı? 70 milyon insanımıza ne getiriyor? Hepsinden evvel bu 70 milyon insanımızın hepsini kapsıyor mu?
Prof. Dr. Haydar Baş– Esasen Türkiye’de şöyle bir manzara var. Farkındaysanız bir Türk olma, bununla faraza imparatorluk döneminde bir şahsın kendini takdim etme, kendini benimseme duygusuyla, imparatorluk dönemindeki kimlik şuuru ile şu andaki arasında dağlar kadar fark vardır. Yani o gün benlik, kimlik çok öndeydi. Hatta “Müslüman Türk kimliği” dendiği zaman bunun karşısında bütün dünya hazır ol vaziyetinde durabiliyordu. Ama günümüze geldiğimiz zaman bu kimlikten kopma, kaçma, adeta seferberlik haline geldi. Mesela biz de sıkça Avrupa’ya gidip görüyoruz. Bu kimlik üzerinde o kadar oynandı ki “Yok sen hâlâ şunun vatandaşı olmadın mı?” afişlerine vatandaş muhatap ediliyor. Bir siyaset bunu vatandaşına kurtuluş simidi olarak takdim ediyor. Bu kadar zillet olur mu? Bu nasıl siyaset? Bu nasıl ideal? Bu nasıl görgü? Bu nasıl millet anlayışı? Ne adına, kim adına bunu yapıyorsun?
Bütün bunları biz seyrettiğimizde bir bakıyorsun benim genç, körpe dimağlarımı alıyorlar, işte şu kadar bin insanı bilmem nereye götürüyorlar, beyinlerini yıkıyorlar, filanın insanı olmak için adeta millet seferberliğe kalkıyorlar. “Ben gidip de Amerika’dan şu pasaportu alayım” diyorlar.
Allah rahmet eylesin! Bizim Engin, ben Bakü’de profesör olduktan sonra bana “Hocam! ABD’de bilmem ne pasaportu veriliyor. Bunu sana alayım” dedi. “Nasıl alınıyor?” dedim. Neyse o kendi kendine bu işi yürütmeye kalktı. Bir gün ben düşündüm. “Allah Allah! Haydar hoca bilmem nereye rızkının endişesiyle gidecek. Pasaportum var, orada kalayım, diyecek.” “Bırak şunu” dedim. “Benim tarihimde boğazı için bir yerden bir yere hicret eden adam bilmem. Namusu için, vatanı için, dini için, bir yerden bir yere hicret vardır. Bunun dışında yoktur” dedim.
Kestim, attım. Allah gani gani rahmet eylesin. Şunu demek istiyorum: En şuurlu insanımızda bile bu var. Ülkenin şartları onu öyle bir hale getirmiş ki “buradan kaçarak kurtulalım da ne olursa olsun” diyorlar. Bizim Güneydoğulu vatandaşlarımız bizim öz be öz kardeşlerimizdir. Adam propaganda yapıyor. Daha dün Türkiye’nin pasaportu ile gezen insanlar “buraya gelin biz size petrol maaşı vereceğiz” diyorlar. Allah, Allah! Şu kafaya bakın! Bizim siyasilerimiz bunu duyduğu zaman kendine çeki düzen vererek “Allah Allah! Biz ne hale geldik” diyeceği yerde seyrediyoruz. Ve onun yaptığı bütün hareketlerin de meşru olduğuna bu teklifiyle kanaat getirmiş oluyoruz. Misaller çoğalabilir. Utanç vesilesi yaklaşım
Biz, kimliğimizle iftihar edip herkese anlatmamız gerekirken kendimizden kaçan, kendimizden nefret eden bir pozisyona geldik. Gönül olarak düşündüm ki “Yar Rabbi! Öyle bir çıkış kapısı bulalım ki herkes ‘ben Türk oğlu Türküm’ diyebilsin.” Ben size bir akaid ölçüsü de söyleyeyim. Bu doğrudur. Geçmişte büyük zatların fetvaları vardır. Bir insan “ben Türküm” dese bu aynı zamanda “ben müslümanım” anlamına gelir. Ama “filancıyım” dese bu anlama gelmez. Bu kadar övülmüş ve bir noktaya taşınmış insanın, milletin kimliğinden kaçacak hale gelmemiz hakikaten bizim için utanç vesilesidir. Uluslararası Milli Ekonomi Kongresi’nin misyonu
İşte Tür vatandaşı olabilme, bunu ayrıcalıklı hale getirebilmek için de Milli Ekonomi Modeli’ni ben düşünürken, tasarladığım hususlardan bir tanesi önce işçilerimizdi. İşçilerin aldığı maaşlar belli. Bu maaşlar gerçekten yetmiyor. Memurumuzun aldığı maaşlar belli. Bu da yetmiyor. Emeklinin aldığı maaş da belli. Bu da onlara yetmiyor. Bu üç sınıfa biz nasıl olur da artı bir gelir temin ederizden yola çıktım. Bunu düşünüyordum. Bunu düşünüyordum ama bunun düşünceden ibaret kalmaması için buna kaynak bulmamız lazımdı. Kaynakları da esasen parti programında zikretmiştik. Ama o günün şartlarında bu bizim ortaya koyduğumuz verilerin tamamen ilmi veriler olduğunu ifade etme imkanı bulamadığımız için ispat edemedik.
Uluslar arası Milli Ekonomi Kongresi bunun ulusal bazda realist bir doktrin, tez, düşünce, sistem olduğunu ortaya koydu. Hakikaten böyle mükemmel bir sistemin de insanlık tarafından yaşanılmasının lüzumunu ortaya koyunca insanımız da “demek ki bu işler doğru” demeye başladı.
Ben, “24 saate bu işler düzelir” dediğimde vatandaş bakıyor, “nasıl düzeltecek? Bu adam atıyor” diyordu. Benim elimde sihirli değnek yok ama sihirli imkanlar var. Bunu ifade edemiyordum. Kongrede insanımız bunu idrak etti. “Demek bu oluyormuş” anlayışına geldi. Bir vatandaşımızın dediği gibi vatandaş bizden bir bardak su istedi, tabiri caizse biz onun önüne okyanusu getirdik. “Kaynak nerede?” sorusunun cevabı
Buradan hareketle şunu demek istiyorum. İlave bir memur, işçi, emekli maaşı düşünürken bunun kaynağını nereden bulabiliriz hesabıyla yola çıktık. Malumunuz bizim devletçi anlayışımız içerisinde yer altı kaynaklarımız tam 3 katrilyon dolara baliğdir. Nereden hesap ederseniz edin sadece bu kaynaklar Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşlarının tam on mislini kıyamete bakacak niteliktedir. Bu kadar büyük imkanlar var. Kaldı ki GSMH’nın yıl sonu itibariyle senyoraj hakkı ile paraya dönüşmesi olayı var. Bu hakkı da Türkiye 20 yıldan beri kullanmıyor. ABD bunu kullanıyor. Bu imkanla bütün dünyanın mamullerini kağıdını boyayıp satın alıyor. Sen A maddesini imal ediyorsun, emeğinle yoğunlaştırıyorsun, veriyorsun. O hiçbir zorluk çekmeden alıyor kağıdı, para makinasına, darphaneye koyuyor, “al bakalım para” diyor. Hiç karşılığı yok. Halbuki para –ben iktisat modelimde bunu anlattım– bir manada emek ve üretimin karşılığıdır. Emeğiniz yoksa, üretiminiz yoksa bu, kağıttır, para değildir. Şimdi bu hakkını, senyoraj hakkını, ABD, hiç emeğini, üretimini devreye koymadan, güç sahibi olduğu için, “mühür bende Süleyman da benim” hesabıyla gece gündüz çalışarak benim Türk üreticimin ürettiğini o kağıt parçasıyla alıyor. Sadece benim mi? Bütün dünyanın ürettiğini alıyor. 600 milyar dolar bütçe açığı veren bir ülkenin senelerden beri ayakta kalması mümkün olabilir mi? Bu sebeple ayakta kalıyor. Şimdi baktık ki bu, olmayan emeğin, olmayan üretimin karşılığında para basıyor ve biz de bunu alıp kullanıyoruz. Peki benim olan emeğimin, üretimimin karşılığı nerede? Bunu bir hesaba vurduk ki bizim ayda bugünkü rakamlarla en az 25–30 katrilyon civarında bir senyoraj hakkı kullanma imkanımız var ki bu Türkiye için yılda 350–400 katrilyon ediyor. Sen şimdi bunu dağıt bakalım bitirebilir misin? Bitiremezsin. Yepyeni bir vergi modeli
Artı Türkiye’nin gelir olayı var. Hatırlarsanız bendeniz vergiyi anlatırken az geliri olan vatandaşı vergi yükünden kurtararak tüketici yapma, ondan vergi almama diye bir görüşüm vardır. Bu yerden göğe kadar haklı bir görüştür. Burada bizim düşüncemiz şu: Türk toplumuna baktığımız zaman %90’ı tüketicidir. Bunun içerisinde ara sıra çok kazanan var ama vasatın üzerinde geliri olan pek fazla olan olmuyor. Bu çok nadirdir. Onun için bu sınıf insandan vergi almak kadar bana göre zulüm olamaz. Bundan niye vergi alıyorsun? Adam 700–800 lira maaş alıyor, 500 lirası kesiliyor. Buna yazık günah değil mi? Sen nasıl devletsin? Devlet olarak bunun yolunu bulması gerekirken, vergisinin yerine, yani ondan kesilenin yerine başka imkanlarla maaşına ilave etmek, senin yapacağın yatırıma farklı yerlerden kaynak bulman lazım iken devlet bunu yapmıyor, farklı kaynaklar bulmuyor, hazıra gelip konuyor.
Bunları biz düşündük. Zaten yaşadığımız hayattan dolayı olayı biz basitinden ele alarak yola çıktık. Ben yaşadığım hayata baktım. Komşularıma, komşularımın yakınlarına baktım. Yani tüketici sınıfın çok aciz olduğunu, cebinin boş olduğunu gördüm. Bu noktadan yola çıktım. “Bundan vergi almayalım” dedik. Almayalım ve artı bu insanı vergi yükünden kurtardıktan sonra farklı bir gelir de temin edelim, cebine koyalım. Düşünelim ki vergi aldığımız zaman bunun cebine giren para miktarı 700 liradır, vergi almadığımız zaman eline geçen miktar 1,5 milyardır. 10 milyon insan ayda 1,5 milyar harcama yapıyor. 10 milyon insan ayda 700 milyon lira harcama yapıyor. Arada % 100’ün üzerinde bir fark var, değil mi? Bu fark neye yansıyacak? Piyasaya yansıyacak. Piyasaya yansıyan 10 milyon kişinin bu artı harcaması üreticinin işyerine artı olarak girecek. Bu sefer bakacağız ki biz vergi olarak bu insandan almadık ama tüccarımın ürettiği mamulün 2–3–4 misli pazarda satılmasına sebep olduk.
Baktık ki tüccar bir kazanıyordu, 10 kazanmaya başladı. Kazandığının dün bir vergisini veriyorsa şimdi o kadar misli vergisini verecek. Dün bundan devletin alması gereken para miktarı beş lira ise bugün 25 lira olacak. 5 katı daha fazlasını alacak. Şimdi bu yoldan hareketle biz vatandaşlık maaşını vatandaşımıza verdiğimiz zaman nereden kaynak bulacağız derken bu kaynak piyasaya iş olarak yansıyacağı için bir de bakacağız ki iş adamları bizim sayemizde, atıyorum, ayda piyasaya 15–30 katrilyon giriyorsa piyasada aynı oranda iş imkanı artacak. Bir yılda paranın piyasada dönüş miktarını da hesapladığımızda 15–16 kez olduğundan hareketle bununla çarptığımız zaman trilyonları piyasaya koymuş oluyorsunuz. Bu da direkt olarak üreticinin ürettiği mamule yansımış oluyor. Bu da kâr olarak vergi şeklinde devletin kasasına yansımış oluyor. Görünüşte devlet bunu nereden bulacak derken devlete bunun sonunda ciddi bir kâr olarak döndüğünü göreceğiz. Faraza 50 milyar kazanan vatandaşımızdan biz 20 milyar vergi alacağımız yerde almasak bir yılda bu 800 milyarlık işe yol açıyor. Kârını %30’dan hesap etsek 250 milyar gibi bir kâr ediyor. Bir yıl önce 50 milyar kârdan alacağımız vergi miktarı 20 milyar vergi olarak yansırken bir yıl sonra 250 milyar kârdan alacağımız bir vergi miktarı 100 milyar olarak devletin kasasına giriyor. Devlet de burada kazanmış olacak.
Vatandaş da vatandaşlık maaşıyla hayatını teminat altına almış olduğu için devletinden razı olacak. Emme basma tulumba gibi olaylar birbirini tamamlayacak. Ve vatandaş devletini sevecek. Şimdi devletinden kaçma, milletinden uzaklaşma gibi bir moda ortaya çıktı. Allah nasip ederse buna bizim iktidarımız döneminde son vereceğiz. TÜRKİYE NEDEN 1 NUMARA OLMASIN?
Bunların hepsi matematiksel ölçüler içerisinde normaldir. Bunun tersi anormaldir. Bunu yapacağız. Hiç kimsenin bundan kuşkusu olmasın. Kaynaklarımız buna kâfidir. El ele vererek bu işi en kısa zamanda halletmemiz ve Türkiye’yi istenilen noktaya taşımamız mümkündür. Niçin Tükiye, dünyanın bir numaralı ülkesi olmasın. Neden Türkiye, dünyanın en kazançlı ülkesi, bölgesi olmasın. Neden Avrupa’ya insanımız işçi olarak gitmek istiyor da Türkiye iş merkezi olmasın. Avrupalıların, Ortadoğuluların, Uzakdoğuluların, Afrika’daki çalışan insanların, Türk dünyasındaki çalışan insanların çalıştığı yer haline gelmesin, merkez haline gelmesin.
Benim gönlümdeki dünya, benim gönlümdeki Türkiye bu, kalkınmış, güçlü, herşeyiyle dört dörtlük bir Türkiye’dir. Bunu yapacak durumdayız. Hiç kimsenin bundan kuşkusu olmasın. Bu ne zillettir. Siyasilerimizi ya bu ideale, ya bu mantaliteye, teze halkımızın yönlendirmeye gayret etmesi, veyahut değilse bu tez sahibi ile birlikte olarak bunu hayatına geçirmesi lazımdır.
- Hocam, bu söyleşiyle birlikte Türk siyasi hayatına, literatüre bir yeni kavram girmiş oldu. Türkiye bunu bundan sonra çok konuşacak. Hayırlı ve uğurlu olsun.
Prof. Dr. Haydar Baş– Bunu biz niçin deklere ettik? Onu da ifade edeyim. Benim modelimi bütün partiler çalmış durumda. Benden isteseler daha mükemmelini onlara vereceğim. Parça parça alıyorlar. Hani Nasreddin Hoca hindiyi almış, eve getirirken başını koparmış, kanadını koparmış, ayağını koparmış, hindilikten çıkarmış. Bu da bunun gibidir. Alacaklar, bir işe yaramayacak. Onun için bugün toplantıda vatandaşlık maaşından bahsettik. Bu da mutlaka duyulacak. Alıp millete doğrusunu da verseler kendileri bulmuş gibi olacak. Biz millete kendimiz deklere edelim, sahibini ve kaynağını gösterelim diye bunu yaptık. Milletimize Cenab–ı Hak hayırlar nasip etsin.
[21.12.2005] ULUSAL SEFERBERLİK BAŞLADI İstanbul’da halkımızın yoğun katılımıyla gerçekleştirilen ve iki gün süren Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi’nde, ilim, fikir, düşünce adamları tarafından tarihe önemli ve devrim niteliğinde kayıtlar düşüldü. Kongrenin bir dönüm noktası olma özelliğine dikkat çekildi. Yaşamsal önemde bir kongre
Kongrenin açış konuşmacılarından Araştırmacı–Yazar Metin Aydoğan, kongrenin yaşamsal önemde bir kongre olma boyutuna işaret ettiği konuşmasında mevcut koşullar itibariyle Türkiye’nin işgal altında bulunduğunu, bu işgalin askeri değil, askeri işgalin gerekçesi olan ekonomik ve siyasi bir işgal olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Evet, Türkiye bugün ekonomik işgal altındadır. Şuradan çıkınız, bir mahalle bakkalına uğrayınız. Coca Cola satan bir dükkandan bir Uludağ gazozu isteyiniz. ‘Veremem’ diyecektir. ‘Çünkü bana sözleşme yaptırıyorlar. Başka bir şey satamıyorum’ diyor.
Yani kendi ülkenizde kendi malınızın satılmasını çeşitli biçimlerde yasaklıyorsunuz. Yine dünya denilen şey artık Türkiye’nin içine sınırsızca girmiş durumda. Her tarafta varlar. Siyasetin en tepesinden kültürel yaşamın en ucuna kadar varlar. Dünyada 300 büyük uluslararası şirket dünya nüfusunun yarısının, 3 milyar insanın sahip olduğu kadar servete sahip. Bu 300 büyük uluslararası şirket tüm dünyanın üretim varlıklarının %25’ini üretiyor. Her alanda sayıları 4 ve 7’yi geçmeyen büyük tekeller dünya ekonomisine hakim durumda. Ve bunlar değişik gizli ve açık örgütlenmelerle devletleri ele geçirmişlerdir. Yani bugün dünyada bir şirket egemenliği vardır.” Kongrenin mimarına kutlama
Türkiye’nin ekonomik işgal altında bulunması ile dünyadaki uluslar arası şirketler egemenliğinin bir kenara mutlaka yazılması ve hiç unutulmaması gerektiğinin altını çizen Aydoğan, “Milli ekonomiyi kurarken bu milli ekonomiyi kuranlara kimlerin saldıracağının bilinmesi için bunları söylediğini” belirterek “Kurtuluş savaşının çok ilginç yanları vardır. Bir çok şey ilk kez yapılmıştır. Ama ekonomi konusunda bir çok şey ilk kez yapılmıştır. Şöyle ki; Türkiye Cumhuriyeti o zaman yeni devletti. Savaşın içinde kurulmuştu. Mustafa Kemal’in 1 Mart 1921 Meclis nutkunu ve özellikle de 1 Mart 1922 Meclis nutkunu incelerseniz sanki Büyük Taarruza hazırlanılmıyormuş gibi, sanki işgal devam etmiyormuş gibi ekonomi sorunlarını ele aldığını, çok uzun bir biçimde ele aldığını görürsünüz. Bu toplantının benzerliği ve önemi bence başarılmış bir örnek olarak Kurtuluş Savaşı’ndaki yöntemin aynısını sürdürmesi nedeniyledir. Bunu kim düşündüyse onu kutluyorum.Ona aşk olsun!” dedi. Milli bir iktidar şart
Kongrede üretilecek kararların uygulama aşamasına geldiği zaman “iktidar gücüne sahip olmak” ihtiyacının ortaya çıkacağını, her şeyden önce iktidarın millileştirilmesi gerektiğini söyleyen Metin Aydoğan şunları söyledi: “Bunun için örgütlü yapılar, mücadeleci yapılar gerekir. Türkiye’nin durumu hangi örgütsel yapıyı gerektirir? Türkiye 1918’in koşullarındadır. Sevr’le karşı karşıyadır. Duyun–u Umumiye olayında yabancılar kendileri üretim yaparak tahsil ediyorlardı. Şimdi devletimizin kendi organları aracılığıyla bu paraları topluyorlar. Kemal Derviş, bu memlekete sadece bir çanta ile geliyor, ve bu memleketin Hazine Müsteşarlığından bu memleketin soyulmasını sağlıyor. ‘Güçlü ekonomiye geçiş programı denilen program var. Türkiye’de hangi siyasi iktidar gelirse gelsin bu program değişmeyecektir’ diyor. Köklü bir iktidar değişikliği olmadan bu değişmeyecektir. Türkiye’nin sorunları kişi, kurum ve kuruluşları aşmış durumdadır. Türkiye’nin sorunları ulusun her kesimini biraraya toplayan ulusal birlikle ancak çözülebilir. Yani ulusal bir seferberlik lazımdır. Ulusal seferberlik başlatması dileğiyle bu kongrenin, ki o seferberlik Türkiye’de başlamıştır. Biliniz. Ne siz yalnızsınız, ne başka insanlar yalnızdır. Bu seferberlik büyük nehirleri besleyen, büyük akarsular gibi bir yerde buluşacak ve Türkiye’yi mutlaka kurtaracaktır. Anadolu’da, Anadolu yaylasında Türkiye’yi yenmek mümkün değildir.” Ribâhor tahakkümüne son veren model
Araştırmacı–Yazar Zafer Yalçın, Milli Ekonomi Modeli’nin geniş bir tahlilini yaptığı konuşmasında “kaynaklar değil insanların ihtiyaçları sınırlıdır”, “gelir dağılımında adaletin, sürekli büyümenin ve sürekli tam istihdamın sağlanması”, “devletin mutlaka ekonomi içinde yer alarak alan değil veren el olma”, “bulaşıcı bir hastalık olarak tanımlanan faizin tamamen ekonomi dışına itilmesi” gibi parametrelerine atıfta bulundu. Yalçın, özellikle faiz konusunda şu değerlendirmede bulundu:
“Paranın faizle piyasalarda kullanımdan çekilerek istiflenmesi, onun gerçek görevini yerine getirmesine engel olduğu gibi, parayı elde tutanları da piyasalara egemen kılmaktadır. Bu nedenle tefeci faizi denilen Riba; Ulusal Ekonomi örneğinde, insan, toplum ve insanlığın kutsal değerleriyle savaşan bulaşıcı bir hastalık olarak tanımlanmıştır. O, gelir dağılımındaki dengeyi bozduğu gibi üretimle tüketimi de engeller. Riba’nın tarih boyunca zulmün; insana, topluma ve insanlığa karşı açtığı savaşta onun en büyük silahı olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Kapitalist anlayışlar, bankalardaki hesaplara yatırılan birikimlerle ek kaynak üretilmesi yöntemini desteklerken, merkez bankalarını uluslararası bir gözetimle denetleyerek; onların para basma yöntemiyle, kullanımdaki parasal hacmi arttırmasına karşı çıkmaktadır. Bu nedenle de para talebi maliyetli para ile karşılandığı için, kapitalist anlayışlara, insan, toplum ve insanlığın kutsal değerlerine savaş açan Ribahor örnekler de diyebiliriz.
Evrendeki doğal kaynakların ve kullanımdaki basılmış paraların bir örümcek ağı gibi, Ribahorların tekelinde toplanmasına engel olunması; hem üretimin hem de tüketimin önündeki tüm engelleri kaldırmak maliyetleri aşağı çekmek ve herkesin kullanımdaki paraya kolayca erişebileceği bir ortamı sağlamak demektir. Bu nedenle paranın yurt içi kullanım döngüsünde gerçekleştirilen bu kolaylık, birikimi olanları da üretime yönlendirdiği gibi doğal yeteneklerin açığa çıkmasını sağlar. Kullanımdaki paranın önündeki tüm engeller kaldırılarak maliyetsiz ve herkesin kolayca sahip olacağı bir konuma getirilmesi Milli Ekonomi düzeninin en önemli beneğini oluşturur.” Neo–liberalizm esaretine çare
Tataristan Devlet Ajansı Eski Genel Müdürü Raşit Galyanof, Türkiye’yi çok yakından takip ettiklerini ve dolayısıyla Prof. Dr. Haydar Baş ve ekonomi teorisinden kısa zamanda haberdar olduklarını, incelediklerini, Milli Ekonomi Modeli’nin Türkiye için olduğu gibi Rusya, Tataristan ve bütün dünya için bir çözüm olduğunu anladıklarını belirterek, “Prof. Dr. Haydar Baş’ın eseri bizim için de büyük bir olaydır. Çünkü Rusya da Türkiye gibi neo–liberalizmin esiri durumundadır. Liberal ekonomiye alternatif olarak devletin ekonomiye sahip çıkması gerekmektedir. Bu gerçek ise bir tek Prof. Dr. Haydar Baş’ın eserinde yer almaktadır” dedi. FAİZ EKONOMİYİ ÇÖLLEŞTİRİYOR 26–27 Kasım 2005 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi’nde bilim adamları tarafından tartışılan ekonomi modelinin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş, kongrenin kapanışında yaptığı konuşmanın bugün yayınlayacağımız bölümünde, “ekonomilerin dengesini bozan ve sermayenin belli ellerde toplanmasına yol açmak suretiyle sosyal adaletin gerçekleşmesine mani olan iktisadi bir hastalık” olarak telakki ettiği faiz konusuna değindi. Prof. Dr. Baş, şunları söyledi: Paranın vazifesine engel oluyor
“Günümüzde ortaya çıkan resesyon, stagflasyon, deflasyon, enflasyon, işsizlik gibi pek çok ekonomik problemin ana kaynağı da yine faizdir. Ekonomilerin asıl hedefi olan ‘piyasanın dengede olması’ faiz ile imkânsız hale gelmektedir. Paranın ‘faiz esareti’ altında olduğu ekonomilerde para, vazifesini ifa edemediği için ekonomileri dengeye getirecek veya dengede tutacak üretim ve tüketim mekanizmaları işleyememektedir. Üretim ve tüketim için herkesin cebinde olması gereken para, faiz ile piyasada insanların elinde serbestçe bulunamamakta ve belli ellerde stoklanmaktadır. Faiz paranın belli ellerde stoklanmasına sebep olmaktadır. Faiz maliyeti arttırmakta, bu da enflasyona sebep olmaktadır. Dünyada toplam üretim ve ticaret hacminin çok üstünde bir para, faiz geliri elde etmek üzere piyasalardadır.” Bağımsızlığı yok ediyor
“Başta kalkınmakta olan ülkeler olmak üzere dünya ülkelerinin bir çoğu, belli başlı sermaye gruplarınca adeta haraca bağlanmış durumdadır. İlk başta yatırım ve üretim için bu sermaye gruplarından para alan ülkeler, zaman içerisinde önce aldıkları parayı ödemek, daha sonra da aldıkları paranın faizini ödemek için tekrar para almak zorunda kalmaktadırlar. Netice ülkemizde de örneğini yaşadığımız gibi, toplanan vergilerin tamamı halka hizmet içim kullanılmak yerine, bu global sermayedarlar ve onların yerli taşeronlarına aktarılmaktadır. Oysa bu bile borçların ödenmesine yetmemekte, borçlar her geçen gün katlanarak artmaktadır. Faizle alınan bu borçlar, ülke ekonomilerinin tamamen belli başlı yabancıların kontrolüne geçmesine yol açar. Artık böylesi ülkeler için hem ekonomide hem de siyasette bir bağımsızlıktan bahsedilemez.” Maliyet enflasyonunun sebebi
“Faiz ekonomilerde büyük tahribata yol açmaktadır. En başta maliyetleri arttırmaktadır. Üretici veya pazarlamacı ister yatırım için, ister üretim veya pazarlama için elde ettiği paranın maliyetini ürettiği ürüne veya hizmete yansıtmak zorundadır.
Bu da ‘maliyet enflasyonu’na sebep olacaktır. Yani faiz oranları arttıkça fiyatlar da maliyetlerden dolayı artacaktır. Milli Ekonomi Modeli’nde izah ettiğimiz faizin bu temel sakıncası, kapitalist anlayışta tam tersi olarak değerlendirilmiştir. Buna göre, artan faiz oranlarının, tüketimi, dolayısıyla fiyatları aşağı çekmesi gerekiyordu. Yapılan çalışmalar ise bir çok ülkede faiz oranları arttıkça fiyatların da arttığını göstermiştir. ‘Gibson paradoksu’ olarak adlandırılan bu durumu izah ederken Fisher ve Viksel, enflasyon beklentilerinin veya fiyat artışlarının fiyatları yukarıya çektiğini iddia etmektedir. Oysa fiyatlar genel düzeyi ile faiz oranlarının aynı anda artmasının sebebi Milli Ekonomi Modelinde ortaya koyduğumuz gibi son derece basittir: Siz parayı maliyetli hale getirirseniz bunun, üretilen mamulün maliyetini, dolayısıyla fiyatını yukarıya çekmesi kaçınılmazdır. Dikkat edilirse enflasyon, faiz oranlarını değil, tam tersine faiz oranları üretim maliyetlerini, yani enflasyonu yukarıya çekmektedir.” Ekonomi çöl haline gelir
“Faizin bir diğer ve belki de en önemli tahribatı, paranın belli ellerde stoklanmasına sebep olmasıdır. Piyasada bulunması gereken para, faiz sayesinde sermaye gruplarının elinde toplanır. Bunun sonucunda piyasada herkesin ulaşabileceği bir şekilde bulunması gereken para, piyasadan çekilmekte; ekonominin ihtiyaç duyduğu tüketim ve üretimi sağlayacak para, bu vazifesini ifa edememektedir. Piyasalarda ‘talep daralması’ olarak başlayan bu durum, resesyon ve nihayet deflasyon şeklinde devam etmektedir. Paranın stoklanması ile ortaya çıkan durumu şu örneğimizle biraz daha açalım: Her yıl dünyaya düşen yağmur miktarı aynıdır. Bu yağmur, dünyanın her yerine orantılı bir şekilde değil de, birçok yerine hiç yağmazken, bazı yerlerine aşırı yağarsa; dünyanın bazı bölgeler çöl olurken, az bir yeri de sel alır. Aynen bu şekilde ekonomilerin dengesi için piyasada herkesin rahatça ulaşabileceği şekilde bulunması gereken para, yalnızca bir grubun elinde stoklanırsa ekonomi çöl haline gelecektir.” Global tefecilerin silahı
“Paranın stoklanması, onun nominal değerini hak etmediği şekilde yükseltir. Bu yükselişin iki zararı vardır. Birincisi, para piyasada istenilen oranda bulunmadığı için parayı elinde tutanlar, borç verdikleri paradan yalnızca faiz geliri elde etmekle kalmazlar; bu yolla birçok siyasi ve politik taleplerini de elde etmektedirler.
Bugün borç batağına düşen Türkiye gibi ülkelerin IMF ve global sermaye sahiplerinin her dediğine ‘evet’ demek zorunda kaldığı yaşadığımız bir gerçektir. Bu durumu bir de şu örnekle değerlendirelim: Çölde yolculuk yapan bir grup insanı ele alalım. Eğer grupta sadece bir kişinin elinde su bulunuyorsa, grubun diğer fertleri ne kadar güçlü, kuvvetli veya gayretli olursa olsun herkes elinde su bulunan insanın dediğini yapmak zorundadır. Aralarında bir yarış olsa idi; diğerleri ne kadar gayretli ve yetenekli olursa olsun kazanan yarışçı, elinde suyu bulunduran kişi olacaktır. Bu örnekteki durum, dünya para piyasaları için de geçerlidir: Paranın stoklanması, hem onu asli görevinden uzaklaştırmakta, hem de reel ekonominin üzerinde bir baskı unsuru haline getirmektedir. Reel ekonomi, tamamen sıcak paraya endeksleniyor; haliyle de nakiti elinde bulunduran irade tüm ekonominin kontrolünü eline geçirmiş oluyor. Nitekim bugün dünya ekonomisi üzerinde söz sahibi olanlar, üretim tesisleri olanlar değil, kasasında nakiti olan global tefecilerdir. Kendi parasını dünyada konvertibl yapan ülke ise, diğer ülkeler üzerinde söz sahibidir.” ‘Faiz dışı fazla’ oyunu
“Paranın stoklanmasının bir diğer zararı ise, sahip olacağı nominal değerinin üzerindeki izafi değerden kaynaklanmaktadır. Para ile para kazanan bir kişi, örneğin 1000 YTL karşılığı yılda 250 YTL kazandığında elindeki para miktarı 1250 YTL’ye çıkacaktır. Paranın, ‘emeğin ve üretimin karşılığı olma’ vasfı dikkate alındığında; para ile para kazanılması halinde bir üretim olmamakta, üretimde bir artış meydana gelmemekte, ama parayı elinde tutanların sahip olduğu para miktarı artmaktadır. Piyasadaki toplam mal miktarının 100 kalem olduğunu düşünelim. Başta 1000 YTL’ ye sahip olan sermaye sahibi bu 100 birim maldan 10 tanesine sahip iken, sonuçta parası faiz yoluyla arttığı için sahip olabileceği mal miktarı artacak; diğer taraftan ise toplumun diğer kesiminin var olan ‘üretimden elde edeceği fayda’ ise azalacaktır. Eğer parayı satan kişi, bunu devlete satmışsa, devlet bu parayı karşılayabilmek için topladığı vergileri borç faizine aktararak hem sözkonusu tefeciye gelir transferi yapmış olacak, hem de topluma sunması lazım gelen hizmeti sunamayacaktır. Bugün ülkemizde ‘faiz dışı fazla’ adı altında toplanan vergilerin rantiyeye aktarıldığı, buna mukabil her geçen gün yatırım, sosyal ve cari harcamaların kısıldığı görülecektir. Eğer para, bir şahsa satılmışsa; o zaman da şahsın geliri, aldığı borcun faiz oranı kadar parayı satana transfer edilecektir. Faizin bu özelliği, Kapitalist anlayışta ‘paranın bir mal gibi görülmesi’nden kaynaklanmaktadır. ‘Nasıl ki ev sahibi, evini kiraya verdiği zaman bunun karşılığında belli bir kira alıyorsa; bunun gibi parasını kiraya veren kişi de belli bir kira almalıdır’ deniliyor. Oysa ki evin kiralanmasında kiracıya sunulan hizmet onun işlevinden kaynaklanmakta, kira olarak ödenen para da bu hizmetin karşılığı olmaktadır. Ama faiz olarak verilen para ise, paranın piyasada bulunmamasından dolayı üzerine yüklenen izafi değerdendir. Eğer para herkesin ulaşabileceği bir şekilde piyasalarda yer alsa idi, kimse paraya faiz ödemek zorunda kalmayacaktır.” Borçlar neden sürekli artıyor?
“Şu anda Türkiye’nin iç borcu 250 katrilyon civarındadır. Acaba bu paraya sahip olanlar, bu miktarı üretim veya ticaretle mi kazanmışlardır? Elbette hayır. Hükümet DİBS senetleri basmaktadır; ancak bu para, üretime değil, direkt rantiyenin eline gitmektedir. Basılan bu paranın karşılığı üretim olarak ortaya çıkmadığı için para, aslında karşılıksız bir paradır. Hükümet de zaten talep enflasyonundan çekindiği ve bu borcu ödeyecek gücü de olmadığı için; sürekli olarak faizle beraber bu parayı yeniden piyasadan çekmekte ve borç batağına daha da girmektedir. Sonuçta hem vatandaşın gelirleri vergi kanalı ile bu kesime aktarılarak gelir dağılımında büyük bir uçurum oluşturulmakta, hem de devlet, borçlarını sürekli arttırmaktadır.” Faizde ‘kazan kaybettir” mantığı esastır
“Faizin ekonomilerde yaptığı tahribatlardan biri de talep daralmasına sebep olmasıdır. Bu sebebiyet birkaç şekilde olur. Gelir dağılımındaki dengesizlik, zaman içinde toplumun önemli bir kesiminin tüketme kabiliyetini yitirmesine sürükler. Devlet ise, faiz ödemelerini karşılayabilmek için vergileri arttırarak vatandaşın cebindeki parayı da piyasadan çeker. Öte yandan faiz ödemelerini karşılayabilmek için kamu harcamalarında da kısıntıya gidildiğinden dolayı piyasada ciddi bir talep daralması yaşanır. Ayrıca, faizle beraber cebinde parası olan da parayı bankaya yatırdığı için piyasada dolaşan para miktarı iyice azalır; sonuç deflasyondur. Böylece aynı anda bir taraftan maliyet enflasyonu, diğer yandan deflasyon olduğunda stagflasyon sürecine girilir. Üretim ile para kazanma mantığında ‘kazan kazandır’ esası vardır. Çünkü siz üretim veya ticaretle para kazanırken, birçok insan için de iş imkânı oluşturursunuz. Ama para ile para kazanma mantığında mantık, ‘kazan kaybettir’ şeklindedir; bir taraf kazanırken diğer taraf zarar etmektedir. Para ile para kazanma mantığında yeni iş sahaları açılmamakta, diğer taraftan var olan gelirin rantiyeye aktarılması ile piyasalardaki talep kısılmaktadır.” KAPİTALİZMİN EN BÜYÜK SİLAHI
“Ekonomiler için bu derece zararı olan faiz, ilk bakışta birbirinden farklı imiş gibi görünen Kapitalist ve Sosyalist sistemlerin temelidir. Kapitalist anlayışın iki ana ayağı da faizi, sitemlerinin temeline oturtmuşlardır.
Klasik, yani monetarist yaklaşımın kurucusu Adam Smith ekonominin kendi kendine dengeye ulaşacağına inanıyor; her arzın kendisine denk bir talebi olacağı fikrini savunuyordu. Klasik anlayışta faiz, tasarrufların yatırım harcamalarına dönüşmesini sağlayan mekanizmanın adıdır... Yani tasarruflar ile yatırımların arasındaki bağ, ancak faiz ile kurulabilir. Günümüz ifadesi ile Ödünç Verilebilir Fonlar teorisine göre, yatırım için ihtiyaç duyulan sermaye tasarruflarla oluşturulmuş fonlar aracılığı ile tabi ki belli bir faiz oranı karşılığında sağlanmaktadır. Klasik anlayışta faiz, sistemi dengeye koymak için gerekli bir ‘denge unsuru’dur. Kapitalist anlayışın diğer unsuru olan Keynes’e göre ise, ihtiyaç duyulan, yani talep edilen paranın karşılanması için belli bir faiz oranına gerek vardır.” Merkez Bankası üzerindeki tahakküm
“İki sistemde de, ister buna yatırım deyin, ister para talebi deyin, piyasanın ihtiyaç duyduğu paranın karşılanması ancak ‘maliyetli para’ ile olmaktadır. Merkez Bankası’nın, piyasaların ihtiyaç duyduğu parayı basarak piyasalara sürmesine şiddetle karşı çıkan Kapitalist anlayış, aynı ihtiyacın özel bankalar üzerinden faizli para ile karşılanmasını ise desteklemektedir.
Merkez Bankası’nın para basmasına ‘enflasyon olur’ diyerek karşı çıkanlar, aynı miktarda paranın özel bankalar tarafından kaydi para üreterek faizli olarak karşılamasına ‘enflasyona neden olmaz’ diyerek destek olmaktadırlar. Örneğin; siz, devlet olarak bir yere okul yapacaksınız. Bunun masraflarını kendi emisyonunuzla karşılamak yerine, yurt dışından veya içeriden faizle para alarak bu okulu yaptırıyorsunuz. Özetle, Kapitalist anlayışın söylediği, ‘faizli paranın enflasyona neden olmadığı’dır. Adeta maliyetli parayı gören enflasyon, sesini çıkarmıyor, ama ne hikmetse yerli ve maliyetsiz parayı gören enflasyon birden ayağa kalkıyor. Bu mantıkla özellikle kalkınmaya karar vermiş ülkeler, kalkınmaları için ihtiyaç duydukları finansmanı kendi emisyonlarını genişleterek ‘sıfır maliyet’le karşılamak yerine, faizle bu sermayeyi elde etme yoluna teşvik edilmektedirler. Türkiye’mizin de içinde bulunduğumuz bu grup ülkeler, neticede kendi istekleri ile bu tercihi yapmakta ve bugün yaşadığımız borç batağının içinde kendilerini bulmaktadırlar.” FAİZ İŞÇİ DÜŞMANIDIR
“Faizin yaptığı tahribatlardan biri de, işçi ücretleri üzerinde olmaktadır. Faizle para alan üretici, bunu mamule yansıtmak zorundadır. Ama faizle piyasadan çekilen para, gelir dağılımını bozduğu ve piyasada olmayan para tüketimini kıstığı için talep daralması da yaşanmaktadır. Bu durumda üretici bir karar vermek zorundadır. Eğer bu artışı tamamı ile mala yansıtsa zaten talep olmadığı için hiç mal satamayacak ve batacaktır. Eğer hiç yansıtmaz ise o zaman ürettiğinden belki de daha düşüğe satacağı için yine batacaktır. Veya faiz oranını mala yansıtacak ama diğer üretim maliyetlerinden ve kısmen kârından kesintiye giderek fiyatların faiz oranlarından daha az artmasını sağlayacaktır. Diğer üretim maliyetleri arasından en kolay aşağıya çekilecek olan ise ‘işçi ücretleri’dir. Çünkü yeterli iş gücü talebi olmadığı için, işçi ücretlerini belirlemede işveren, daha ağırlıklı söz sahibidir.” ASIL ’ARTIK DEĞER’ FAİZDİR
“Karl Marks ‘artık değer’ kavramını ortaya atarak; işverenin elde ettiği kârın işçinin emeğinden çalınan artık bir değer olduğunu ifade etmiştir. Halbuki kâr, hem işverenin, hem de koyduğu sermayenin karşılığıdır. ‘Artık değer’ olan ise ‘faiz’dir. Faizi ekonomiler için gerekli olarak gören Marks, işverenin kârını işçinin emeğinin artık değeri görmüştür. Milli Ekonomi Modelinde zararlarıyla ortaya koyduğumuz faiz, ‘asıl artık değer’dir. Zira faiz, işçinin alınterinde kesintiye sebebiyet verecek, böylece hem işçinin alınterinin bir kısmı, hem de işverenin kârının bir bölümü, ‘parayı satan’ iradeye aktarılacaktır.” KABİLİYETLERİ BLOKE EDİLİYOR
“Faizin tahribatı bağlamında dikkat çekici bir diğer konu da verimlilik meselesidir. Paranın bloke edilmesi sadece belli kesimlerin elinde olmasına sebep olduğu için, ne kadar kabiliyetli olursanız olun, kabiliyetlerin ortaya çıkacağı sermayeniz yoksa bunu devreye koymanız imkânsızdır. Üretim, paraya maliyetini ödeyerek ulaşanlar tarafından yapılmaktadır. Yani siz, faizini ödemeye razı olsanız bile, eğer belli bir teminat göstermezseniz, 1 trilyon lira parayı alamazsınız. Babadan oğula geçen padişahlık sistemini düşünelim... Buna göre, siz ülke yönetimi için ne kadar kabiliyetli olursanız olun, eğer babanız padişah değil ise, tahta geçemez ve yeteneğinizi gösteremezsiniz. Aynen böyle; günümüz şartlarında siz belki de dünyanın en başarılı iş adamı olabilecek iken, sermayeden mahrum kaldığınız için belki de kendinize iş dahi bulamayacaksınız. Dolayısıyla faiz yoluyla bloke edilen, sadece piyasanın ihtiyaç duyduğu para değil, aynı zamanda ‘milletin kabiliyeti’dir. Paranın, faizin esaretinden kurtularak özgür kalması ile dolaşıma girecek bu para, kabiliyetleri devreye koyacağı için, verimliliği de arttıracaktır.” PARA ESARETTEN KURTARILACAK
“Faiz, sadece vereni değil, zaman içerisinde alanı da olumsuz yönde etkiler. Faizle birlikte piyasa dengeleri bozulacağı için, piyasa aktörlerinin tamamını etkileyecektir. Nitekim, Dünya halklarının fakirleşmesi global sermaye için de bir felaket olmuştur. Artık ürettikleri mala pazar bulamazken, toplam üretimin kat be kat fazlası paranın dolaşımda olmasının da önüne geçememektedirler.”
“Milli Ekonomi Modelimiz, ekonomiler için bu derece zararlı olan faizi, tamamen sistemin dışında tutmaktadır. Böylece para, özgürlüğüne kavuşacak, üretimin önündeki engeller kalkacaktır. Böylece, aynı zamanda gelir dağılımındaki adaletsizliğin de önüne geçilecektir. Yine Milli Ekonomi Modeli’mize göre, paranın piyasaya sunuluşu ‘maliyetsiz bir şekilde’ Merkez Bankasının emisyonu genişletmesi ile sağlanacağı için, ne enflasyona zemin hazırlanacak, ne de paranın faizle piyasanın dışına çekilmesi ile oluşan talep daralması ve sonucundaki deflasyon yaşanmayacaktır.” (tamamı alıntıdır) |