Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü kapılarını, Osmanlı Mimarı Raimondo Tomaraso D’Aronco’nun İstanbul projeleriyle açıyor.
İstiklal Caddesi, Cadde-i Kebir; Beyoğlu Pera iken süslü püslü hanımefendilerin önünden şıklık yarışı içinde geçtiği ışıltılı bir apartman vardı. Hollandalı Jean Botter, ailesiyle birlikte Sultan Abdülhamid tarafından adına yaptırılan bu apartmanda yaşar, saray terziliği yapardı. Kendisi aynı zamanda dönemin hatırı sayılır modacılarındandı; binanın alt katındaki butiğinde Paris ve Londra’nın gözde moda akımlarından motifler taşıyan ‘haute couture’ kreasyonlarını sergilerdi. İşte hanımefendilerin ve beyefendilerin beğenisini okşayan da buydu.
Caddeye demirden çiçekler sunan bu ilginç ev, o güne dek daha önce hiç görülmemiş mimari bir üslubun çizgilerini taşıyordu. İçerideki çiçek desenli lambalar, vitraylı pencereler, dış cephede taş ve kıvrak demirler Botter Evi’ni, art nouveau akımının Osmanlı başkentindeki ilk örneği yapmıştı. İtalyan mimar Raimondo D’Aronco’yu da İstanbul’a eli değmiş bir mimar...
JAPON SANATINDAN ESİNTİLER
Sanayileşme sonrası ortaya çıkan yeni sosyal tabakalar artık daha farklı bir estetik tatmin peşindeydi. 1878 Viyana Dünya Sergisi’nde değişiklik peşindeki gözler, Japon grafik sanatının çiçeksi bezemeleri ve çizgisel düzenlemelerine çevrildi. Bu ilgi, Amerika’da ‘modern style’, Almanya’da ‘jugendstil’, Fransa’da ‘art nouveau’ olarak anılan yeni bir mimari üslubun habercisiydi. Devir, büyük, görkemli, süslü ve pahalı yapıların devriydi. Bu akım etkilerini kısa sürede İstanbul’da da apartmanlarda, sayfiye konutlarında, ofis binalarında ve köşklerde göstermeye başladı. Böyle bir ortamda İtalyan hükümetinin verdiği görevle İstanbul’a gelen ve on altı yıl kalan D’Aronco, hem bu akımın hem de sarayın baş mimarı olacaktı ve bu süre içinde elleri, kentin tüm başyapıtlarına değecekti. Bunu kendisi İtalyan büyükelçisine yazdığı mektubunda şöyle ifade etmişti: “Başkentteki bütün camilerin, tarihi surların, saraydaki eski köşklerin genel müfettişliğine atandım”…
Tüm kente silinmez izler bırakan 1894 depreminin ardından hasar gören Ayasofya, Kapalıçarşı, Mihrimah Sultan Camii saray baş mimarının restorasyon projeleri ile onarılacak, Doğu motiflerinin Batılı bir yorumla bütünleştiği köşkler, yalılar ve çeşmeler kente yeni bir yüz kazandıracaktı.
HEYKEL GİBİ İŞLENEN BİNALAR
Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde açılan Raimondo D’Aronco’nun ‘İstanbul Projeleri’ sergisinde dolaşırken bundan yüz yıl öncesine gitmemek mümkün değil. Bir ressam titizliğinde yapılmış özgün çizim, kroki, suluboya, karakalem çalışmalarını izlerken bugün hayranlık duyduğumuz pek çok yapıda yine aynı mimarın imzasına tanık oluyoruz. Haydarpaşa’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Binası’nda (Hukuk Fakültesi), Sultanahmet Meydanı’ndaki Ziraat, Orman ve Maadin Nezareti’nde, Maçka Parkı girişindeki Yeni Tophane Çeşmesi’nde, Beşiktaş’taki Şeyh Zafir Külliyesi’nde Osmanlı motifleri ve formları içinde kendine özgü bir anlayışla erimiş Batı sanatının unsurlarını buluyoruz.
Baş mimarın zıtlıkları ve çelişkileri mükemmel bir uyumla birbiri içinde eritebilmesinin sırrını arayanlar ise bunu zengin kitaplığında yakalıyor. İstanbul’a ilk geldiği zamanlarda elinden düşürmediği Guillaume Joseph Grelot’nun detaylı gravürlerinden oluşan ‘Bir İstanbul Yolculuğunun Yeni Öyküsü’ kitabı kendisinden önceki mimariyi tanımasını sağlayan ilk kaynak olmuştu. Kitaplara olan düşkünlüğünü şu sözleriyle doğruluyordu: “Mimar, bir projeyi oluştururken, her şeyden önce planla ilgilenir, buna karşılık; bir anıt projesi söz konusu olduğunda, tabiat ananın kendine bağışladığı tüm gözlem yeteneğinden ve kitaplar ya da yolculuklardan öğrendiği bütün bilgilerden yararlanır.” Bu sözler aynı zamanda onun diğer esin kaynağının ve eserlerindeki temel öğenin de dışavurumuydu: Doğa…
AKIMLARI BULUŞTURAN MİMAR
Kitaplığındaki 18. ve 19. yüzyıl gezginlerinin notları, İslam, Osmanlı ve Doğu sanatı, mimarisi ile ilgili metinler, restore edeceği camiler için ona ışık tutuyordu. D’Aronco, Yunan, Roma, Bizans ve Osmanlı’nın birbirini izlediği İstanbul’un tüm mimari siluetindeki etkileşimleri kısa süre içinde hazmetmişti. Yeni tasarımlarında bu izleri yok etmeden, tam tersi onlara yeni yorumlar ve biçimler katarak, Orta Avrupa’nın, Akdeniz’in zaman zaman Hint-Moğol esintilerini eklemliyordu. D’Aronco’yu başyapıtların mimarı yapan, bu sergiyi değerli kılan da oluşturduğu yerel beğeni diliydi. Geleneklerinden kopmak istemeyen bir topluma geçmişini yitirmeden modern yorumlarda yeni mimariler kazandırmıştı. 1959’da bir gün içinde ortadan kaybolan Karaköy Mescidi, 1923’te yıktırılan Kuruçeşme’deki Nazime Sultan Yalısı, Sirkeci’deki Flora Han, Tarabya’daki İtalyan Sefareti, Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak kullanılan Huber Köşkü yapıtlarından birkaçı oldu. Kireçburnu’ndaki Cemil Bey Evi’nin ikiz çatı pencerelerinde Boğaz sularının hareketini yansıtan dalgalı bir motifi uyguluyor, Osmanlı’nın haremlik selamlığını Amerikan cottage’ları ile bir araya getirip, iki geleneği bir mekânda buluşturuyordu. Bazen de Boğaziçi’ndeki bir köşkü minik bir İtalyan sarayına dönüştürüyordu.
Serginin küratörlüğünü üstlenen Diana Barillari’nin ifade ettiği gibi “bu şehir, D’Aronco’nun birincil ve temel esin kaynağı haline gelen bir harikalar beldesi” olmuştu. Çünkü, D’Aronco İstanbul’a bir sanatçı gözüyle yaklaşıyordu. Kenti bir heykel gibi tasarlayan ve hayatının en üretken dönemini burada geçiren baş mimarın hayal gücü, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde 15 Kasım’a dek sergileniyor. D’Aronco’nun İstanbul projelerinde ya çok güçlü bir tarihsel hikâye ya da başka bir tarihsel hikâyeye tanıklık eden yapılar bulacaksınız.