Bulut: ''Said Nursi DTP itibarına mı kaldı?'' Bulut: ''Said Nursi DTP itibarına mı kaldı?'' 1 Nisan 2008 Salı : 09:35 Gazetece-yazar Mehmet Ali Bulut 'Said Nursi DTP itibarına mı kaldı' ifadesini kullanarak 'Zerdüşt ipi ile nur bağlanmaz' uyarısında bulundu. Mehmet Ali Bulut'un yazısı Said Nursi DTP itibarına mı kaldı Risale-i Nur, onu tetkik edenlerin çok iyi bildiği gibi çok katmanlı bir dile sahip... Değil bakış açısına göre anlam değişmesi, aynı bakış açısı ile yaklaşıldığında bile, mana her zaman aynı kıyafet ile ortaya çıkmaz.
Dolayısıyla, birilerinin ondan ‘evrensel’ bir açılım, bir diğerinin ‘yerel’ bir yaklaşım türetmesi pek de yadırganmaz. Bu, onun aynı anda iç içe geçmiş mana katmanlarını ve lisanları bünyesinde barındırıyor olmasından kaynaklanır…
Bu açıdan Fethullah Gülen Hareketi, Nur hareketinin haricinde düşünülemeyeceği gibi, “Said Nursi, Kürt’tür ve Kürt davasına destek vermiştir” diyenlerin de Risale-i Nurdan iddialarına destek bulmaları mümkündür.
Risale-i Nur gibi, semavi metnin (Kur’an’ın) kaynağından doğup beslenen metinler, sadece anlam aktarmakla yetinmezler. Teşbih, temsil, mecaz ile birlikte alegorik (müteşâbih) ifadeler de barındırdıkları için, bu tür metinler muhataplarıyla; hem mana, hem meal, hem tefsir, hem tabir, hem tevil, hem işaret, hem remiz, hem ima hem de tevafuk dili ile konuşurlar.
Modern dönem edebiyat ürünlerinde bile esas gayelerden biri böyle çok katmanlı bir dil ve anlam mertebeleri oluşturmak olduğuna göre, bu zamanın en birinci tefsiri olduğu bilinen Risale-i Nur’un da çok katmanlı olması garipsenemez.
Bu yüzden bir bakarsınız, “Bu milletin himmeti hakikat-i mümtezice (türk - İslam sentezi) ile pervaz eder” demiş. Bir bakarsınız, “Nerede Türk varsa müslümandır, Müslümanlığı terk etmiş olanlar Türklüktün de çıkmıştır” demiş. Bir bakarsınız “Bu milletin imanını selamette görsem cehennem ateşleri içinde yanmaya razıyım” demiş.
Sonra dönüp bakarsınız ki, “Yalnız Kürdistana değil, bütün âleme bütün kuvvetimle bağırarak müjde veriyorum ki, bütün İslam halklarının ve tabii Osmanlının ve dolayısıyla Kürtlerin saadet günlerinin yaklaştığını görüyorum!” demiş. O halk da bundan kendisine bir umut, bir çıkış kapısı aramış yahut bulmuş. Buna mani olmazsınız.
Veya bir bakmışsınız “İşte ey Kürtler, sizin bey ve ağa, hatta şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete (güce ve zorbalığa) dayanıp iş görüyorlarsa düşecekler ve yok olacaklar. Yok olmaya da müstahaktırlar. Eğer akla dayanıp, baskı yerine sevgiyi, güç yerine hakkı koyarlarsa ve düşüncelerini de çevrelerindeki insanların fikirleri doğrultusunda geliştiriyorlarsa onlar düşmeyecekler, belki yükselecekler....” demiş. Eh birileri de bundan kendine vazife çıkarıp bir şeyler yapmışsa ona da bir şey diyemezsiniz.
Evet bir şey diyemeyiz ama bu onu haklı da yapmaz.
Böyle tavırlardan üstada ve nura zarar geleceğini sananlar da telaş etmesin. Onu istismar edemezler. Yaptıklarından zarar hasıl olursa da o ancak kendi hanelerine yazılır.
Risale-i Nur ve üstadının ve dahi ona vakf-ı hayat etmiş talebelerinin ne muazzam badireler, baskılar, zulümler ve keyfi muamelelerden geçerek bu günlere geldiklerini bilenler bilir.
En çok da bu keyfi ve küfri rejim bilir ki, Risale-i Nur ile baş edilemez. Edemediler nitekim. Onu şahsi ve siyasi ikballerine alet edemezler. Etmeye kalkışanların başına da ilahi belalar iner! ZERDÜŞT İPİ İLE NUR BAĞLANMAZ
Çünkü o doğrudan Kur’an’a bağlanmıştır. Ve onun arşından inen bir akım gibidir. Nitekim Ustad da Risale-i Nur’u, Nur ayetiyle ilişkilendirip şöyle der;
“Öyle de manevî bir elektrik olan Resâil-in Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir. (Şualar, I. Şua, s. 564)
İşte sık sık dinle bir alakaları olmadığını, İslam’ın Kürtlere zarar verdiğini, kadim Zerdüşt kültürünü Kur’anın vahyine tercih ettiklerini vurgulayan DTP’lilerin sahiplenmek istedikleri Said Nursi böyle bir şahsiyet.
Hiç kör karanlık ile saf nuraniyetten beslenen aydınlık aynı mekanda var olabilir mi?
DTP’lilerin peşinde oldukları, aslında Bediuzzaman Said Nursi değildir. Onu anlayabileceklerini bile sanmıyorum. Onlar Said Kürdi(!) peşindeler. Fakat unutuyorlar ki, onun nurani azameti, DTP ve PKK’lıların vahiden habersiz hafsalalarına sığmaz. Hele hele mahza ırkçılık olan yaklaşımlarıyla onu anlayacaklarını bile sanmıyorum. Çünkü Zerdüşt ipiyle nur bağlanmaz… FRENK İLLETİ
Hem ne oldu ki, böyle birden bire, daha düne kadar “Kürtleri Türklere satan ikinci İdris-i Bitlisi” dedikleri Bediuzzaman onların yanında kıymete bindi?
Oysa uzun bir müddet, ırkçı Kürtçüler için Bediuzzaman, en büyük tehlike ve nur talebeleri kürtçülüğün öündeki en büyük mani biliniyordu. Hatta 70’li yılların sonlarında, Mehmet Barlas’ın Molla Barzani ile yaptığı bir mülakattan Barzani’ye ait şu cümle aklımda kalmış: “İki Türk subayı öldürmektense bir Nurcu öldürmek bu davaya daha büyük hizmettir”
Bediuzzaman asla ırkçılığa tenezzül etmemiş ve daima Kur’anın kümünü üstün tutmuştur. Sen Kürtsün, Kürtçülüğe destek verebilirsin diyen jöntürklere ve Kürtlere şöyle der Munazarat adlı eserinde:
“Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydanda. Şahit gösteriyorum ki, ben “İslamiyet cahillik adeti olan ırkçılığı yasaklamıştır” ferman-ı kat’îsiyle, eski zamandan beri menfi milliyet ve unsuriyetperverliğe (ırkçılığa), -Avrupa’nın bir nevi Frenk illeti olduğundan-, öldürücü bir zehir nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o Frenk illetini İslâm içine atmış, tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O Frenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar” İşte İslam’a karşı, ilk fırsatta Türk laikçilerle iş birliği yapmakta beis görmeyen DTP’lilerin güya siyasi emellerine alet etmek istedikleri Said Kürdi(!) bu.
Elbette Said, Kürtlerin içinden çıkmıştır ve o lisanla konuşmuş ve gerçekten de bu halkın, medeniyet nimetlerinden istifade etmesi için meşru her yolu denemiştir. Kürtlerin de medeniyet-i tam ve marifet-i amma kavuşmaları için padişaha kadar çıkmıştır. O, bunu, bütün İslam unsurların yekvücut kabul edildiği Osmanlı zamanında, halkı için yapmıştır ve onu yapmak da hakkıdır.
Bugün olsaydı, yine aynı cesaretle Kürtlerin, Türkler veya başka milletler nezdindeki hukukunu savunur, onun için cesurca mücadele ederdi. Ama onları, kardeşleri olan müslüman Türklerin üzerine silahla saldırtmak için değil.
Şapka Kanunu meselesinde onu, “gel birlikte hareket edelim” diye ayaklanmaya çağıran Şeyh Said’e şiddetle karşı çıkmış, “Sen yanlış yapıyorsun, Bin yıl İslam’a bayraktarlık yapmış şu milletin evlatlarına kılıç çekilmez” diyerek red etmiştir. NEYİN İTİBARI PEŞİNDESİNİZ?
Emin olabilirsiniz sevgili DTP’liler, o bugün yaşıyor olsaydı aynı tehevvürle yaptığınızı yüzünüze çarpar ve “itibar talebinden dolayı” size teessürlerini bildirirdi…
O ne zaman itibarını kaybetti ki, iade-i itibar istiyorsunuz?
Hem kimden istiyorsunuz ki? O, bu rejimin sahiplerine eyvallah demedi. Sizin itibar istediğiniz zevatın ceddine baş eğmedi, minnet etmedi. En küçük medeni haktan bile mahrum ettikleri halde, bu mimsiz medeniyetten küçücük bir vesika bile almadı. Tenezzül etmedi.
Siz hangi itibar peşindesiniz? Ona mı itibar istiyorsunuz, yoksa onun itibarından yararlanıp bir takım menfi niyetlerinize mi itibar kazandırmak istiyorsunuz?
O bizim yanımızda, talebelerinin nezdinde ve müslüman Türk halkının gönlünde hep itibar sahibi idi. Öyle de ebediyen kalacaktır.
Siz onun bir zamanlar ‘kürdi’ künyesini kullandığına bakarak, onu küçük davanıza alet etmeye kalkışıyorsanız emin olun bu vebali taşıyamazsınız. Çünkü o, artık Bediuzzaman’dır. Bütün Müslümanların ve tabii ki müslüman kürt kardeşlerimizin de Üstadıdır…
Siz onu anlayamazsınız. Bizim zındıkacı laikçilerimiz, onun hakikatini anlayabildiler mi ki, Kürdün laikçileri onu anlayabilsin?
O bir iman eridir. Doğrudan Kur’an’ın arşından almıştır Nur’unu. Kaderin memuru olan deccaliyetin ve süfyanizmin karşına yine kader tarafından dikilmiş bir Ricalullah’tır… İŞTE SAİD’İN SİZDEN BEKLEDİKLERİ!
Onun için illa bir şey yapmak istiyorsanız, onun eserlerini taraftarlarınıza okutun. Münâzarat’ı siyasetinize rehber edinerek, bahtsız müslüman Kürt halkının tealisine çalışın.
Bakın bir asır önceden size sesleniyor. Biraz kulak verin de millete hayrınız olsun. Önerge verip itibarını istediğiniz o parlamentoda Üstad, şeref konuğu olarak milletvekillerine hitap etmiştir. Ama rejimin sahiplerinde, dine karşı sezdiği lakaytlıktan dolayı tavır almış ve Süfyanizme karşı Kuran hareketini, yani Nur hareketini başlatmıştır… En büyük itibar odur.
Ne Bediuzzaman’ın ne de Risalelerin, birilerinin bahşedeceği itibara ihtiyacı vardır. Bugün risaleler 40 küsür dile çevirilmiş ve dünyanın dört bir yanında okunmakta ve üzerine tezler yapılmaktadır…
İlla onun için bir şey yapacaksanız. İşte bakın o sizden ne bekliyor:
“Meşrutiyet, milletin hakimiyetidir. Siyasi iradenizin mücessem bir organı olan Meclis hakimdir, hükümet ise onun hakimiyeti altında işlerinizi gören bir hizmetkarınızdır.
Öyleyse kendinizden şikayetçi olunuz. Her kabahati hükümete ve Türklere atarak ancak kendinizi aldatırsınız. Size bir misal vereyim:
Her taraf dağılmış bir su şebekesini düşünün. Suyun menbaında bir değişiklik olduğu zaman, o değişiklik her tarafa sirayet eder. Fakat yüz pınarın ortasında bir havuz bulunsa, o havuz pınarlara bakar ve onlara tabidir. Sözgelimi -Allah korusun- o havuz tamamen değişse veya bozulsa da, pınarlara tesir etmez. Tabii pınarlar pınarsa eğer...
Eskiden padişahlık vardı ve birinci misal geçerliydi. İstanbul, şebekenin beslendiği kaynaktı. Orada bir bulanıklık oldu mu her tarafa sirayet ederdi. Şikayete de hakkınız vardı.
Şimdi ise ikinci misal geçerli. Gerçek itibarıyla İstanbul bir göldür, Hükümet ise havuz.
Türk, suların toplandığı havuzdur ve havuz kalması gerekir. Pınarlar bizdedir ve bizde kalmalıdır.
Ey Kürtler! Görüyorum ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen kokuşmuş bir su içiyoruz. Evet şimdi de eskisi gibi istibdadı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız. Saadetimizi temin edecek Meşrutiyeti (demokrasiyi) takviye için, milliyetçilik fikrinizi huffar (aylt yapı döşeyicisi) yapın. Eline de bilgi ve erdemi verin. Şuralara bir artezyen atıp künkler döşeyin ki sizin de bir olgunluk pınarınız olsun. Yan gelip yattıkça ya hep dilenci kalacaksınız, ya da susuzluktan öleceksiniz.
Hem dilencilik para etmez. İnsan dilenci olacaksa nefsine dilenci olsun. Siz hep hükümetten ve Türklerden bir merhamet istiyorsunuz. Bence merhamet dilencileri ya haksızdırlar ya da tembel.
Eğer siz insan olsanız, hükümet, İstanbul ve Türkler nasıl olurlarsa olsunlar size zararı dokunmaz. Size fenalıkları dokunmaz, ama iyilikleri gelir. GASTECİ.COM
__________________ "Allah'ı dost edineni dost edineceğime,
Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık
yapacağıma dair Allah'a söz verdim." |