![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Forum Kuralları | Yardım | Üye Listesi | Takvim | Arama | Bugünün Mesajları | Forumları Okundu Kabul Et |
| Duyurular |
| İslami Bilgi Ve Kaynaklar Başlı başına bir kültürel birikim gerektiren güzel dinimizin müstesna incelikleri, hayat görüşü ve yaşanışı üzerine sayfalar dolusu bilgi, doküman ve paylaşımın yeraldığı gönül ferahlatan bir bölüm. |
![]() |
| | LinkBack | Konu Seçenekleri | Gösterim Modu |
| ||||
| Ce: Tasavvufi Terimler TASAVVUFÎ TERİMLER (H) ..:: 3 ::.. Hak yolunda yuvarlanan merdâne olur : Burada iki mana vardır: 1. Merdâne ercesine, erkekçe, 2. Uzun, yuvarlak taşa ve tahta yahut taştan, yuvarlak mermere de, merdâne denir. Silindir biçimli loğtaşıyla, toprak evlerin damlan yağmurdan sonra düzlenir. Hak yolunda olan kişi de önüne çıkan her işi başarır, merdâne (loğtaşı) gibi dümdüz eder, düzenler, düzeltir. "Allah apaçık bir Hak'tır" (Nur/25) âyetinin ifâde ettiği gibi, Hak, Allah'ın yüce isimlerinden birisidir. Şarkâvî'nin yaptığı açıklamaya göre, sufîler, hukûk'un zuhur ettiğinde, hazların (huzûz) kaybolduğunu kaydederler. Bu şu şekilde açıklanır: Mürid, irade, kasıt, ma'rifet ve hâli gerçekleştirme bakımından Allah'ın yoluna yöneldiği zaman, hazlar kaybolur. Çünkü mürid, kendini tamamen buna verince, artık nefsinin arzularıyla meşgul olamaz, onları düşünemez. Bu ikisi birbirine zıddır. Birbirine zıt olan hukuk bir araya gelemez. HÂK: Farsça olan bu kelime, toprak manasına gelir. Sûfî toprağa benzetilmiştir. Ona her kötü ve çirkin şey atılır, ondan ise sadece gül ve çiçek biter. Bu, alçakgönüllülük ve kalb-i selimi ifade eder. Benliğin bulunmaması durumu, tevazu, toprak gibi olmak, hep olgunluğun tanımını verir. Hâk ol ki Hûda mertebeni eyleye âlî, Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir, Ruhî HAKÂYIK-I BEDÎHİYYE: Apaçık gerçekler anlamına gelen Arapça bir tamlama. Vasıtasız olarak, sevgi ile bilinen gerçekler. HAKÂİKU'L-ESMÂ: Arapça, isimlerin gerçekleri demektir. Zatın ta'ayyünâtıyla, o ta'ayyünât arasındaki nisbetler yerinde kullanılan bir tâbirdir. Nisbetler denilen şeyler, bir takım sıfatlardır ki, insanlar o sıfatlarla birbirinden ayrılır. HAKİKAT EHLİ: Fena fillah'tan sonra, beka billah'a eren sufîler için kullanılan bir deyimdir. Bunlar, irâdelerini, Allah'ın iradelerine bağlamış kişilerdir. Bu sebeple iradelerini terketmişlerdir. HAKİKATÜ'L-HAKİKA: Arapça, hakikatin hakikati demektir. Bütün hakikatleri kendinde toplayan ehadiyet (birlik) mertebesine denir. Sûfiyye buna, hazret-i cem veya hazret-i vücûd da, der. HAKİKAT-I MUHAMMEDİYYE: Mu-hammedî (s) hakikat demektir. Kâşânî'ye göre, ilk belirme (te'ayyün-i evvel) ile beraber zâttan ibaret olup, Esmâ-i Hüsnâ'nm tamamı Hakikat-ı Muhammediyye'dir. Bu hakikate, ism-i A'zam da denir. HAKÎM: Arapça, hakîm olan, hikmet sahibi demektir. Allah'ın noksanlıktan uzak, kemal sıfatlarını, dünya ve ahirette kendinden sâdır olan fiil ve eserleri bilmesidir. Sûfiyye bu marifete, meşru riyazet ile ulaşır. Hikmetü'l-İşrak Şerhi'nde hakimlerin on mertebesinin olduğundan bahsedilir. HAK ERENLER : Allah dostları, gerçeğe ulaşanlar ve ebrâr için kullanılan bir terimdir. Ben sefaletten ölürken seni sıkmazsa refah, Hakerenler buna ummam ki desin eyvallah. Mehmet Akif Ersoy HAKİKAT: Gerçek manasına gelen Arapça bir kelimedir. Sûfîler şeriat, tarikat, hakikat ve ma'rifet şeklinde, Allah'a ulaşma yolunda dört mertebe kabul ederler. Görüldüğü gibi bunlardan üçüncüsü, "hakikat" olmaktadır. Sufiyye bunlardan ilkinin avam (genel olarak halk), ikincisinin havass (seçkinler), üçüncüsünün havassu'l-havâss ve dördüncüsünün de ehass-ı havassü'l-havass'a ait olduğunu söylerler. Hacı Şaban Veli, şeriatın beden, tarikatın kalp, hakikatin ruh, ma'rifetin de Hak olduğunu söyler. HAKİMİYYE: Hakîm et-Tirmizî olarak bilinen Ebû Abdullah Muhammed b. Ali (ö. 285/898/)'nin düşüncelerini kabul edenlerce tesis edilmiş bir tasavvuf okulu. HAKKA'L-YAKİN: Kâşanî, Hakk'ın, hakikatini ayne'l-cem'i'l-ehadiyye makamında müşahede etmesidir, diye tanımlar. Bu durumda kul, Hak'ta fam olur; hal, söz ve şuhudî açıdan Hak ile bakî olur. Yalnız Hak ile ilmen bakî olmak, hakka'l-yakîn olmaz. Meselâ, her akıllı kişinin ölümü bilmesi, ilme'l-yakîndir. Melekleri müşahedeye başlayınca ayne'l-yakîn, ölümü tadınca hakka'l-yakîn olur. Yani bilmek, görmek, tatmak birbirinden farklıdır. Bu konuda bazı âlimler, ilme'l-yakîn, şeriatın dışıdır; ayne'l-yakîn, şeriatta ihlastır; hakka'l-yakîn, şeriatta hakikati, müşahede etmektir, demiştir. HAKKIYYE : Bayramî tasavvuf okulunun şubelerinden olan Celvetiye'nin bir koludur. Kurucusuna izafeten bu adla anılmıştır. Celvetiye'nin diğer şubeleri şunlardır: Salâhiyye ve Haşimiyye. HAKKU'LLAH: Arapça, Allah hakkı demektir. Bektaşî tâbiridir. Hasat zamanı, baba veya dede vekillerinin, köylülerden topladığı belli miktardaki bir tür vergiye verilen ad. Ayrıca bir baba veya mürid, yolculuğa çıkacağı zaman, kendisine yapılan yardıma da hakku'llah denirdi. HÂKSÂR: Farsça olan bu ifade, yerle bir olmak, toprak gibi olmak anlamlarını ihtiva eder. Allah'a vuslat için sülûka giren, ölmeden önce ölen, gönlünde dünyaya yer vermeyen tekke sakinleri, hankahta bulunanlar ve dervişlere haksâr adı verilir. Kelime miskinlik, zelillik, tevazu gibi hallere sahip olanları gösterir. Arapça "ağber" (üstü başı toz toprak içinde olan) ve "eş'as" (saçı tozlu ve dağınık) kelimeleri de haksâr ifâdesinin karşılığı olarak düşünülmektedir. HAK VERE : "Yok" anlamına kullanılan bir tabirdir. Meselâ, "dede paran var mı?" sorusuna "yok" denmez, "Hak vere" denilirdi. Bu tabir aynı zamanda bir dua idi. Dilencilere para vermeyip "Allah versin" ifadesi ile baştan savulması da, bu kabildendir. Tasavvuf mensuplarının, bu durumda, "Hak vere" tâbirini kullandığı kaydedilir. HAL: Arapça, hal, durum demektir. Zikir, hüzün sevinç gibi durumlarda kalbe gelen şeye denir. Bu bast, kabz türünden birşey olur; geçicidir. Kâşânî'ye göre, bu durumun kalıcı olmasına, makam denir, sûfinin bulunduğu durum ve zamana göre değişkenlik arzeder. Tasavvufta hal ehli, kal ehli diye iki gruptan bahsedilir. Kal ehli; manevî hâllere sahip olmayan, işin sadece lafını eden kişiler iken, hâl ehli; gerçeği bulanlar, marifete erenler, bu şekilde birliği (tevhid) yaşayanlardır. Bazı tâbirler, hâli güzel tasvîr ederler. Hale gelmek: Sûfinin, sohbet, zikir sırasında veya yüksek manevî bir şahsın huzurunda, kendinden geçip cezbeye gelmesine "hallenmek" veya "hâle gelmek" denir. Hâl giydirmek: Bir erenin, hâl bağışlamasıdır. Bu çok defa meczupların, hallerini, kendileriyle düşüp kalkanlara yansıtmaları, veya meczubun yanındakilerine dokunmayın, ama onlarla da düşüp kalkmayın, yoksa hallerini size giydirirler" tarzında öğüt veren mürşidler bulunurdu. "Erenler, kâlimizi, hâle tebdil eyle" atasözü, tasavvufun kabuğunda kalmayıp, hakikatine ermeyi hedef almanın önemine işaret eder. HAL' : Arapça, çıkarmak manasına bir kelime. Kâşânî bu terimi, salikin bir daha nefsinin isteğine, tabiat ve âdetin gereğine uymayacak şekilde, Hakk'ın emrine uygun olarak kulluğu tahakkuk mevkiine koymasıdır, diye tanımlar. HÂL, HÂL-I SİYAH: Farsça, ben, siyah ben demektir. Hakiki vahdet noktası ki, gizli olduğu için bu adla anılmıştır. Gayb âlemi. Hakk'ın mutlak gaybı ve bilinemeyen hüviyeti. Günah karanlığı. Ben, bir nokta olup, o da Allah'ın sembolüdür. HALEBİYYE: Şeyh Ahmed Bedevî Tantavî'nin kurduğu Bedeviyye'nin kollarından biri. Kurucusuna nisbetle bu ad verilmiştir. Bedeviyye'nin diğer şubeleri şunlardır: Şennâviyye, Metbûliyye, Beyyûmiyye, Merzûkiyye, Sutûhiyye, Alevâniyye. TASAVVUFÎ TERİMLER (H) ..:: 4 ::.. HALEVİYYE: Necmeddin Kübrâ'nın kurduğu Kübreviyye kollarından biri. HÂLİDİYYE: Ebu'l-Bahâ Ziyâüddin Halid b. Ahmed b. Hüseyin el- Osmanî eş-Şehrizûrî (ö. 1242/1826-27) tarafından kurulmuş, bir tasavvuf okulu. Bu okul, Nakşibendiliğin şubelerinden biridir. Şeyh Hâlid, ilk tahsilini, memleketi Süleymaniye'nin kasabalarından Karadağ'da yapmıştır. 1805'te hacca gitti. Şeyh Muhammed el-Kezberî'den Kadiriliği ve tasavvufun inceliklerini . öğrendi. Şeyh Mirza Rahîmullah'ın tavsiyesi ile, Hindistan'a Şah Abdullah Dehlevî'yi ziyarete gitti. 1809'daki bu ziyaret, onun Nakşbendîliğe girmesine sebep oldu. Şeyh Halid bu muhterem zatttan, Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Çiştî, Kübrevî icazetleri aldı. 1813 senesinde Bağdad'a döndü. Daha sonra Şam'a hicret ederek vefatına kadar (1826 veya1827) orada kaldı. Kabri, Şam'dadır. Hakkında malumat veren en önemli eserler şunlardır: Şeyh Muhammed b. Süleyman el-Bağdadî'nin el-Hadika tü'n-Nediyye ve'l-Behcetül-Halidiyye'si; Mevlâ Fasih'in el-Mecdü't-Talîd fî Menakıbı Şeyh Hâlid'i: el Hânînin el*Hadâikul-Verdiyye fî Ecillâi'n-Nakşbendiyye'si. Şeyh Hâlid'in çok sayıda eseri vardır: 1. Farsça Divan'ı, 2. Şerh-i Makâmât-ı Harîrî, 3. Şerh-i Hadis, 4. Akâidül-İslâm, 5. Akâid-i Nesefiyye Ta'likatı, 6. Risale fî İrâdeti'l-Cüz'iyye, 7. Risâletür-Râbıta. Tasavvuf okulunun silsilesi şöyledir: 1. Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r), 2. Selmân-ı Fârisi, 3. Kasım b. Muhammed 4. Ca'fer-ı Sâdık, 5. Ebû Yezîd Tayfur el-Bistamî, 6. Ebu'l-Hasan Harakanî, 7. Hace Ebû Ali Farmedî, 8. Hace Yusuf Hemezânî, 9. Abdülhâlık Gucdevânî, 10. Hâce Arif Rivgirî, 11. Hâce Mahmûd incir Fağnevî, 12. Hâce Ali Râmitenî, 13. Muhammed Baba Semmâsî, 14. Şeyh Seyyid Emîr Külâl, 15. Şah Muhammed Bahâeddin Nakşbend, 16. Hâce Alâuddin Attâr, 17. Hâce Ya'kûb Çerhiyyu'l-Hisârî, 18. Hâce Ubeydullah Ahrâr Taşkendî, 19. Hâce Muhammed Zâhid 20. Hâce Derviş Muhammed, 21. Hâcegî Emkenekî, 22. Hâce Bakî Billah-i Kabûlî, 23. imam-ı Rabbânî Ahmed Faruk-ı Serhindî, 24. Muhammed Ma'sûm, 25. Şeyh Seyfuddin, 26. Seyyid Nur Muhammed Bedvanî, 27. Habibullah Mazhar-ı Canan Şeyh Şemsüddin, 28. Şeyh Abdullah Dehlevî, 29. Mevlânâ Hâlid Bağdadî (Kaddesallahu esrarahüm) Kurduğu Hâlidiyye okulu kısa zamanda halifeleri vasıtasıyla Anadolu, Mısır, Kafkasya ve Rumeliye yayıldı. HALİFE: Arapça, birinin yerine geçen, arkasından gelen vekil olan kişi anlamlarına gelir. Bu kelime, Kur'an-ı Kerim'de Bakara Suresi'nin 30, Sâd Suresi'nin 26. âyetinde geçer, ilk âyette, "yeryüzünde bir halife yaratacağım", ikincisinde ise "Biz seni yeryüzünde halife kıldık, artık insanlar arasında Hak ile hükmet" manaları vardır. İnsanlar arasında Hak üzere hükmeden peygamberin, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğu, bu ayetlerden ortaya çıkmaktadır. Tasavvuf okullarında ise; şeyh, müridlerinin yetişkinleri arasında, kendisi gibi mürşid-i kâmil olmaya ve derviş yetiştirmeye manevî yetenek kazananlara, özel metodlarla halifelik denilen bir emanet verir. Bu bakımdan halife, o mürşidin naibi ve kâim-i makamı olurdu. Halifelik, tasavvuf okulunda bir kişinin varacağı son makamdır. Tasavvuf yoluna girip Allah'a kavuşmayı arzu eden kimseye muhib denir. Bir müddet sonra muhib olana bey'at töreni ile "dervişlik" payesi verilirdi. Bu durumda, Bektaşîler taç giyerken, Mevlevîler çile (halvet) çıkardıklarında hücre sahibi olarak derviş unvanını alırlar. Halife, bu dervişler arasından seçilir. Özellikle Mevlevîlerde halifelik ve şeyhlik, fonksiyon itibariyle farklılık arzederdi. Şeyh, bir dergâhın mesnevîhanlığı sıfatıyla, Çelebi Efendi tarafından, o dergâhı idareye ve nevniyâzlara Mesnevî hükümlerini öğretmeye vekil olurdu. Bu sebeple şeyh, emânet ve hilâfeti hâiz olmayabilirdi. Nitekim bu gibi şeyhlerin hizmet verdiği dergâhta, bir veya daha fazla, hücrenîşîn hilafetnâme sahibi dede bulunduğu da olurdu. Derviş, ister o dergâhın şeyhinden, isterse hilafetnâme sahibi kişiden sülük çıkarırdı. Burada makbul olanı, şeyhlik yapanın aynı zamanda hilafetnâme sahibi olması idi. Bektaşîlerde, halifeye "çehar alâmet" (dört nişan) verilir. Mevlevîlerde, halife adayı ile mürşid, seccade üzerinde kıbleye karşı otururlar. Mürşid, halife adayının iki kaşı ortasından veya kaşlarından ve bıyıklarından makasla birkaç kıl keser, hilâfet destan sarılmış sikkesini tekbir eder, bey'at âyetini (Feth/10, 18, 19,) okur, yorumlar daha sonra elini beyat eli tarzında tutar, Muhammed (s) suresinin 19. âyetinin baş tarafını okur, üç kere Allah'ın adını zikreder, hırkasını tekbir edip giydirir. Her sabah namazından sonra, bu âyetin "fa'lem ennehû la ilahe illallah" (bil ki Allah'tan başka ilâh yoktur) kısmını okuyup, nefesinin dayanacağı kadar miktarda "La ilahe illallah" demesini tembih eder. Bu bir nefeste, üç, beş, yedi, dokuz ve daha fazla sayıda tevhid kelimesi çekilebilir. Tenbihten sonra, hilâfetini tebrik eder, görüşürler, tören bu şekilde sona erer. Bazı tasavvuf okullarında görüldüğü gibi, halifelik nakısa ve tâmme diye ikiye ayrılır. Hilâfet-i tâmme sahipleri, şeyh olabilme durumundadırlar. Nakısa olanlarsa, sadece müridlerin derslerini takip ve sülûkunu tamamlatmak gibi görevlerle meşgul olurlar, şeyhliğe yükselemezler. Ancak hilâfet-i tâmme'ye ulaşabilirlerse Şeyh olabilirler. Bir şeyhin bir halifesi olduğu gibi, birden fazla halifesi de bulunabilir. Bu sayı, Müridlerin yetişkinlik durumuna göre az veya çok olur. HALİFE DEDE: Mevlevi tâbiridir. Bir derviş, matbaha yeni çıkınca, halife dede ona yolunu tarif ederdi. HALİFE HÜCRESİ: Mevlevî tâbiridir. Konya'daki merkez dergâhta, nevniyâzlarla seyr ü sülûku tâlim ile görevli halifenin, matbah (mutfak) içindeki özel odasına verilen ad. HALÎL: Arapça, dost demektir. Hz. ibrahim'e verilen bir sıfat. Nisa suresi, ayet 125'te geçmektedir. İbrahim (a) cömertlik ve konukseverlikle tanınmıştır. Bu husus, özellikle Hicr 51 ve Zâriyat 24. ayetlerde açıkça görülmektedir. Tasavvuf okulları bu sebeple, sofra gülbanklerinde Hz. İbrahim'i mutlaka anarlar. Mevlevîlerin "somat gülbangi", "nân-ı merdân" yahut "hân-ı merdan, ni'met-i Yezdan, berakât-ı Halîlürrahmân" diye başlar. Bektaşîlerin sofra gülbanglerinde de şu ifadeler bulunur: "Nur ola, sır ola, gittiği yer gam görmeye, yiyenlere de nûr-ı iman ola, Hak erenler Halil İbrahim bereketi vere". Tasavvufta her peygamber, kendisindeki belirgin vasıfla mutasavvıfları etkilemiştir. Hz. İbrahim'in, bu konudaki etkisi, hullet (dostluk, yani Allah ile dostluk) olarak bilinir. HALİLE-ZEN: Zil çalan manasına Arapça-Farsça bir terkip. Halîle, avuçtan büyük, iç tarafı biraz çukur olan ve bu çukur yerdeki kayışa el geçirilerek, bir el hafifçe aşağı çekilmek suretiyle, iki el birbirine çarpılıp, tempo tutulan zillere denir. Halîle ile tempo tutana "halîle-zen" denir. Bu enstrüman tekke musikisinde kullanılır. Mehter bölüğünde bu zilleri çalana "zil-zen" adı verilir. HALÎLU'LLAH: Arapça, Allah'ın dostu demektir. Hz. İbrahim'in isimlerinden birisidir. Şimdi gülzâr-ı Halilu'llah meskendir bana Celâl |
| ||||
| Ce: Tasavvufi Terimler TASAVVUFÎ TERİMLER (H) ..:: 5 ::.. Doğum ve ölüm yeri, Kerkük'tür. Şairdir, mahlası Hâlis'tir. Sâdık Vicdanî'nin, Tomar'da belirttiğine göre bu zât, her sene Bağdat'a gider, devrana reislik yaptığı gibi, diğer Kadiri tekkelerinde icra edildiği halde, hangâhta âdet olmayan kudüm çaldırırdı. Hatta, bundan sıkılanların seccade-nişin olan zâta müracaatla, "Şeyh Abdurrahman Talebânî'nin makam-ı Pirde kudüm çaldırmasına niçin müsade ediyorsunuz? Büyük dedenizin ruhunun incinmesinden korkmuyor musunuz?" demişler, Abdülkadir-i Geylanî (k)'nin torunlarından Nakibü'l-Eşrâf, Seyyid Ali Efendi'den şu karşılığı almışlar: "Ben, Sultan ile veziri arasına giremem". Şeyh Abdurrahman, tekkesinde bir kaç yüz fakiri muntazam doyurduğu gibi, müslüman olmayanlara da yemek dağıtırdı. Tekkede yemek yiyen bir mecusi daha sonra dinî ibadetini tekkede yapmak isteyince, bazı dervişler ona karşı çıkmışlardı. Bu durumu gören Şeyh Abdurrahman, müridlerine engel olarak, o mecusinin tekkede serbestçe ibadet yapmasını sağlamıştır. Türkçe ve Farsça şiirler bulunan bir Divanı, Mevlana'nın Mesnevi'sinin ilk on sekiz beytinin bir şerhi vardır ki, bu şerh 1867'de basılmıştır. Ayrıca Şeyh Ali Nurbaş'ın, Abdülkadir-i Geylânî'nin hayatına dair "Behçetül-Esrâr"ın Türkçe tercümesini yapmış ve bu 1816'da basılmıştır. İşte Şeyh Abdurrahman'ın kurduğu Kadirî şubesi, mahlası olan Halisiyye ile anılmıştır. HALK: Yaratma anlamında Arapça asıllı bir söz. İnsanlara da halk denir. "Halka menfur olmadan" yani halkın nefretini kazanmadan, "Hakk'a makbul olunmaz" atasözü özellikle Melâmîlikte tasavvuf yoluna girenin, halktan ayrılması, kendini kulluğa vermesi gerektiğini, inancı, kılık-kıyafeti bakımından halkın nefretini kazanabileceğini yahut kendisiyle alay edileceğini, fakat bu hâle düşmeden de Hak katında makbul olunamayacağını bildirir. Melâmet meşreb tasavvuf erbabında daha ziyade belirginlik kazanan bu hal, tasavvufî yolda elde edilen bazı marifetin halk tarafından yanlış anlaşılabilirliğini; aslında bunun saklanması icabederken açımlanması durumunda, kişinin refüze edildiğinde, buna katlanmak gerektiğini, bu hâlde sabırlı davranıp, kendini Allah'a vermeyi öğütlediğini söylemek, daha doğru olacaktır. Zira, Hz. Peygamber'e göre toplumun içinde yaşayıp, oradaki sıkıntılara katlanmak, tek başına insanlardan uzak, dağ başında yaşamaktan daha üstündür. Yine Hz. Peygamber (s)'in "töhmet mahallerinde bulunmayın" tavsiyesi de, insanları yanlış zanlara sevketmemek açısından, topluma ait sosyal kültürün şeklî unsurlarını tatbik mevkiine koyduğunu göz önünden uzak tutmamak gerekir. Bazı tasavvuf okullarının, şekilciliği reddetmelerine karşılık, bir başka şekilcilik içinde kalmaları, gerçekten ilginçtir. Halka verir talkını, kendi yutar salkımı: "Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?" (Saff/2) âyetinden mülhem bir atasözüdür. İslâm'a gönül verip, ısrarla savunduğu halde, onun büyük bir bölümünü uygulama mevkiine koymayanlar için, bu atasözü çarpıcıdır. Zira, insan inandığını yaşar, ondan sonra onu başkalarına tavsiye eder. Yaşamadan tavsiyeye, anlatmaya yönelmek samimiyetsizliktir, ikiyüzlülüktür. Halk kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de mastar olarak yaratma (Kâf/15), yaratılmış (Nisa/119) ve bazan da iki manaya (A'râf/54) kullanılmıştır. Mişkât'ta nakledilen bir Kutsi Hadis'te "Ben'den başkasından bir şey uman, Beni tanımaz, Beni tanımayan Bana kul olamaz, Bana kul olamayana da gazabım vacip olur. Ben'den başkasından korkana azabım helâl olur". Allah'ın nimetlerine, sınamasına karşı çıkmaz, Rabbisine kızmaz, O'nu itham etmez, va'dinden şüphe etmez, başkalarına şikâyet etmez, şikâyeti tamamen Allah'adır, zira nasibine sabr ve razı olmaya muvaffak kılmak, Allah'ın elindedir. (Abdülkadir el-Geylanî, el-Kadiyyetu li-Talibi Tarîkı'l-Hak, c. 2, s. 173) imam Kuşeyrî de, "mahlukun, kendisi için bir zarar veya yarar sağlamak gücü yok iken, nasıl olur da başka birinden bunu ister. Bu, hapistekinin, yine hapiste bulunan birine bağlanmasına benzer" der. HALKA-İ TEVHİD: Arapça, tevhid halkası demektir. Dergâhlarda, sufilerin zikir töreninde oluşturdukları daireye, tevhid halkası denir. Halka kelimesi "halaka" şeklinde de okunur. Nice inkâr olunur halka-i tevhid-i azîz Âşık ol yerde olur dilber ile hem ağuş Sabit HALKA-İ ZİKİR: Arapça, zikir halkası demektir. Çeşitli zikirleri topluca icra ederlerken, dervişlerin meydana getirdikleri, tek veya içice bir kaç daireden oluşur. el-HALKU'L-CEDÎD: Arapça, yeni yaratılış manasınadır. Kaşanî'ye göre bu tabir, Nefesü'r-Rahmân'dan olan varlığın, kendi zâtı ile varolmayan mümkine ulaşmasıdır. Yine Rahman'ın nefesinden olan, varlığın, sürekli biçimde mümkînler üzerine, her ân yeni bir yaratılış meydana getirmek üzere taşmasıdır. Zira, varlığın mümkine olan nîsbeti, her ânda değişken iken, mümkinin zatmdaki yokluk süreklidir. HALLÂCİYYE: Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc (ö. 922)'m görüşlerini kabul edenlerce, XIII. yüzyılda yapay zincirle kurulmuş bir tasavvuf okulu. HAL'U'L-ÂDÂT: Arapça, âdetlerden, alışkanlıklardan sıyrılmak, kurtulmak mânasını ifâde eder. Kulun, tabiat ve âdetlerinin icabettirdiği özellikleri terkederek, Hakk'ın emrine uyup, kulluğu gerçekleştirmesidir. HALVET: Arapça, yalnız kalıp, tenha bir köşeye çekilmek demektir. Tasavufta ise, zihinsel konsantrasyonu ve bazı özel zikirlerle riyazetleri gerçekleştirmek üzere, şeyhin müridini, karanlık, dış dünyadan soyutlanmış bir yere, belirli bir süre için koyması. Allah ile gizlice konuşmak, kalbi yanlış inançlardan ve kötü huylardan temizlemek, kurtarmak da halvet olarak değerlendirilir. Kâşânî, bu anlamda kulun, kendini bütün varlığıyla Allah'a verip, O'ndan gayri her şeyden uzaklaştığını ifade eder. Halvet; Hz. Peygamber (s)'in vahy gelmeden önce Hira'da uzlete çekilme uygulamasından doğmuştur. Hz. Musa'nın, Tûr'daki kırk günlük, Allah ile olan özel görüşmesinden esinlenilerek, halvet genelde kırk güne hasredilmiştir. Bu kırk güne bağlı kalınarak, halvet'e erbain ve çile (çihil) de denmiştir. Ancak halvetin ana espirisi; düşünceyi Allah'tan gayri herşeyden uzak tutmaktır. Bir kimse, bir ömür boyu halvette kalsa, kafası dünyevî düşüncelerle meşgul olsa, ona halvettedir denmez. İşte bundan hareketle, özel bir yere çekilmeden, halkın içinde, (halvet der-encümen) sürekli Allah tefekkürünü korumaya muvaffak olan kişilere de, halvet yapıyor, tabiri kullanılabilir. Nur süresindeki "ticaretin ve alışverişin, Allah'ı hatırlamaktan alıkoymadığı kişiler" (Nur/37) âyeti ile bu hususa işaret olunur. Halvet, bütün tarikatlarda bulunan ve kökü çok eskilere dayanan bir uygulamadır. Uygulama şekli, üç aşağı beş yukarı şu şekildedir: Halvet, genellikle dergâhtaki özel odalardan birinde yapılırdı. Şeyh, halvete koyacağı dervişi bu odaya götürür, içeri sokar, dua eder, dervişi orada bırakarak dışarı çıkar, bu şekilde uygulama başlamış olurdu. Yemek ve su hergün muntazam götürülür ve bu günden güne azaltılırdı. Bazı tarikatlar, zeytinyağlı mercimek çorbası verirken, bazıları da çeşitli tuzlu yemek yedirir su içirmezlerdi. Yiyeceğin çeşidi konusunda farklı uygulamalar görülmekle birlikte, hepsinde, genellikle vejeteryan diyet, hâkim unsur olarak dikkati çeker. Kırk gün süre ile, bu durum devam eder. Mürid; abdest, tuvalet, cuma, bayram namazı gibi zaruri çıkışların dışında bütün vaktini, bu dar ve karanlık hücrede az uyku, bol tefekkür ve zikir yaparak insanlarla teması kesmiş olarak geçirirdi. Hatta uykuyu engellemek için, oturdukları yerlerde, boyun ve dizlerini bir kayışa bağlarlar, veya müttekâ (bir çeşit baston)'ya başlarını yaslayarak bir yere dayanmadan derin olmayan, yakaza türünden bir çeşit hafif tavşan uykusu ile yetinme cihetine giderlerdi. Şeyh arada bir gelir, müridin başından geçen özel durumlara göre, nefes eder ve ona yeni bazı zikirler verirdi. Bu süre içinde mürid, vücudundan tırnak ve kıl kesmezdi. Kırkıncı gün, şeyh odaya gelir, müridin bu sürede gördüğü rüyaları dinler, ardından şükür kurbanı kesilir ve bu şekilde mürid, halvetten çıkmış olurdu. Müridin yapacağı ilk iş, yıkanmak, tırnak ve kıl temizliği yapmak, elbise değiştirmek, kelle suyu ile pişmiş bir çorba içmek olurdu. O akşam, şükrâne olarak, fakir fukaranın karnı doyurulurdu. Ancak, günümüz Türkiye'sinde yaptığımız gözlemlere göre, bu uygulamanın pek kalmadığı söylenebilir. Allah'a vuslat, yani tefekkürde sürekliliği sağlayabilme özelliğine ulaşabilmek için, bu tür geçici süreli halvet uygulamaları, daima ön planda tutulmuştur. Hedef; zihnin Allah dışındaki her şeyden sıyrılması, zihnî saflığın elde edilmesidir. Bu durum, halvette sürdürülür. Her yerde Allah ile beraber olma bilinci, tasavvufta bu şekilde oluşturulmaya çalışılır. Ancak, halvet bu konuda yegâne metot değildir, bu iş için başka usuller de vardır. TASAVVUFÎ TERİMLER (H) ..:: 6 ::.. HALVET DER-ENCÜMEN: Farsça, toplum içinde yalnızlık manasına gelir. Nakşî ıstılahı olarak, toplulukta Allah ile yalnız kalabilme san'atını ifâde eder. Nur süresindeki "ticaret ve alışverişin Allah'ı hatırlatmaktan alıkoymadığı kişiler" (Nur/37) espirisi, bu prensiple terimlendirilmiştir. Nakşîlikte sohbet esastır. Yani, tek başına halvete çekilmek yerine, toplulukta halvet temel alınır. Nakşîlik, bu yönü ile pasivist olmaktan uzaktır. İbadet, tefekkür ve Allah'ı hatırlamakla (zikir) vakit geçirmek üzere, yalnız başına, küçük, karanlık, boş bir odada yalnız başına oturmaya "halvete girmek" denir. HALVET-GÂH: Arapça-Farsça bir ifade. Halvet yapılan yer demektir. Halvet-hane tabiriyle aynı anlama gelir. Halvetin uygulandığı küçük dar hücreye halvet-gâh veya halvet-hâne denir. Genc-i halvethanesinde ilm ü irfan münzevî Kûşe-i babında ikbâl ü seadet pâsbân. Nef'î HAM: Farsça olan bu kelime Türkçe'de de aynı anlamdadır. Çiğ, olgun olmayan, pişmemiş manalarını içerir. Manevî olgunlaşma yolunun henüz başlangıcında bulunan kişiye, ham denir. Ruhen olgunlaşmayanlara ham dendiği gibi, pişmiş, olgunlaşmış olanlara da puhte denir. Hz. Mevlânâ'nın "Hamdım, piştim, oldum" ve "Ham idim, piştim, yandım" sözleri, buna işaret eder. Taptuğun tapusunda, kul olduk kapusunda Yunus miskin çiğidük, pişdük elhamdülillah. Yunus Emre HAMAMA GÖTÜRMEK : Mevlevi ıstılahıdır. Kırk günlük halveti çıkaran müridin, "Meydancı" tarafından hamama götürülmesi hakkında bu tâbir kullanılır. HAMAM MÜHÜRÜ: Mevlevî ıstılahı. Bazı tekkelerde, hamamcıya, para yerine kâğıt verilir, o da, bu kâğıtları tekkeye götürüp, oranın yöneticisinden ücretini alırdı. HAMD: Arapça, övmek manasınadır. Ululama, yüceltmeyi, ifâde etmek üzere methetmek, sena etmek demektir. Hamd üç çeşittir: Maddî dil ile yapılanıdır ki, genel olarak halkın yaptığı budur. Bu durumda olan kişi, kalbi tasdik ederek, Allah'ın, üzerindeki nimet ve ikramlarını dil ile anar. ikincisi ruhanî hamddir. Bu da, havass grubundakilerin hamdidir. Bu durumda olanların kalbi, Allah'ın, fiillerin arındırılması (İslâmîleştirilmesi) ve hâllerin terbiye edilmesi konusundaki lütuflarını anmasıdır. Üçüncü hamd ise, Rabbanî lisan ile yapılır. Bu ariflerin hamdidir. Bu, müşahede, yakınlıkta kaybolma, Allah'la yakınlık meyvesini devşirme, ruhun kudsiyyet yönüne dalması, nurların gelmesiyle, sır zevklerinin tadılması gibi özellikler sonucu, keşfedilenlerdeki gariblikler ve maârif lütuflarını idrâk ettiğinde, Hakk'a şükre yönelerek sırrın harekete geçmesidir. Bazı mutasavvıflar, hamdin beş çeşit olduğunu söylerler: 1. Hamd-i kavlî ve lisânı : Peygamber lisanıyla, "Allah'ın, kendi zâtını övmesidir". 2. Hamd-i hâlî : Ruh ve kalble yapılır, ilmî ve amelî olgunlukla muttasıf olmak, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmak manasınadır. 3. Hamd-i lügavî : Hürmet niyetiyle, yalnız lisanla yapılan, güzellikle öğmek ve vasfetmekten ibaret olan hamd. 4. Hamd-i fiilî : Bedenî işleri, sadece Allah rızası için yapmak. 5. Hamd-i örfî : Mü'mine nimet vermesi sebebiyle, hürmeti, tazimi hatırlatan iş manasınadır. HÂME-İ EZEL: Farsça-Arapça. Ezel diviti, kalemi manasınadır. Allah bu kalemle, kaderleri tesbit etmiş, yazmıştır. HAM ERVAH: Farsça-Arapça. Olgun olmayan, çiğ ruhlar demektir. Tasavvuftaki, Allah tefekkürüne sürekli olarak ulaşma, tevhide erme gibi incelikleri ve olgunlukları yakalamış kişilere denir. Halk arasında, kaba, incelikten uzak kişiler için kullanılan bir tâbirdir. Maneviyat yoksulu kişiler, ham ervah olarak nitelendirilirler. HÂM-I ZÜLF: Farsça, kıvrım kıvrım olmuş saç demektir. Ferheng'de bu tabir, İlâhî esrar olarak tanımlanmıştır. HAMİYET: Arapça, himaye etme, muhafaza, koruma gibi anlamları olan bir kelime. Cürcânî'nin bu deyim için yaptığı tarif şu şekildedir: Dini ve mahrem hususları, töhmet ve şaibeden muhafaza etmek. HAMMÂR: Arapça, şarap alım-satımı veya yapımı ile meşgul olana denir. Hayrette kalmış aşık kişi. Kâmil insan, Pîr, Hakk'a vâsıl olan mürşid. Telvin makamında izzet perdesi ile perdelenen sâlik. HAMMÛYA: Cüneydiyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu. Kurucusu, Şeyhu'l-islâm Muhammed b. Hammûya b. Hamevi'l-Cüneydî (ö. 954/1 547)'dir. HAMSE-İ ÂL-İ ÂBA: Arapça, beş aba ailesi demektir. Âl-i aba maddesinde açıklandığı üzere, Hz. Peygamber (s)'in, abası altına aldığı yakınları ve kendisi için kullanılan bir tâbirdir: Hz. Peygamber (s), Hz. Ali, Hz. Patıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r). Hamse-i âl-i abanın başlasam tarifine Pençe-i hükm-i kazâ-yı bî-yezalidir sözün Yenişehirli Avni HAM ÜŞ AN: Farsça, uyuyanlar demektir. Mevlevî tâbiridir. Mevlânâ türbesinin dışında, kıble tarafındaki büyük kabristana verilen ad. HAMÛŞAN KAPISI : Mevlevî tâbiridir. Bir önce zikredilen maddedeki kabristanın kapısına, bu ad verilir. HAMZA-NÂME: Farsça, name kelimesi, mektup manasına gelir. Hz. Hamza (r)'nın kahramanlığını anlatan, destan tarzında yazılmış hikâyeler. |
| ||||
| Ce: Tasavvufi Terimler TASAVVUFÎ TERİMLER (H) ..:: 7 ::.. HAN BAĞI : Bektaşî tâbiridir. Hacı Bektaş Dergâhı'ndaki bağlardan birinin adı. Burası başlı başına bir tekke idi. Han Bağı ile Dede Bağında hizmet eden derviş, mihman (misafir) evine gider ve orada destârsız tâc giyerdi. Han bağının son babası, Necati Baba idi. HÂNE: Farsça, ev demektir. Zâtın zâtı, vücudun gaybeti. Hane-i Hammâr: Meyhane. Masiva'dan ilgiyi kesme ve renksiz olma makamı. Hâne-i dil: Gönül evi. Hane-i beka: Âhiret, lahutî âlem. HANEFİYYE : Şazilî kollarından biri. Kurucusu, Şeyh Şemseddin Muhammed b. Hüseynü'l-Hanefî'dir. HANGİ BAĞIN GÜLÜSÜN : Tasavvuf yolunda gittiği belli olan kişi için, hangi okula mensup olduğunu öğrenmek üzere nazikçe "hangi bağın gülüsünüz?" diye sorulur. Bu şekilde, o kişinin bağlı olduğu tasavvuf okulu veya şeyhinin kimliği anlaşılırdı. HAN-GÂH: Farsça, tekke manasında bir kelime. Tekkenin büyüğüne denir. Âsitane de aynı anlamı ifâde eder. Zaviye, tekkeden daha küçüktür. Bu durumda, sûfilerin toplandığı yerler, küçükten büyüğe, zaviye, tekke ve han-gâh şeklindedir. Bektaşîlerde ve bazı tarikatlarda han-gâh şeyhin maddî ve manevî yönetimi altında bulunurdu. Mevlevîlikteki gibi, merkez han-gâhda, diğer bağlı tekke ve zaviyelerin kaydı tutulurdu. Osman Ergin'in ifadesiyle, bu müesseseler şu şekilde özetlenebilir: "Dinî birer müessese sayılan, birer içtimaî yardım, hayır ve şefkat kaynağı, birer toplantı yeri, hattâ şimdiki tâbirle, birer klüp olan bu han-kahlardır". Sanki hak kılmış fezâ-yı hangah-i Mevlevi Olmada carî felekde resm-i râh-ı Mevlevi Tâhirü'l-Mevlevî HANSALİYYE: Oran ve Fas'da kurulmuş bir tasavvuf okulu. Kurucusu 1702'de vefat etmiştir. HARABAT: Arapça, sıkıntı, harabelik yerler manasına gelen bir kelime. Sûfinin, maddi ve nefsî dediğimiz yönünü yıkmasından, kendisinde dünyalık bir şey kalmamasından hareketle bu tâbir kullanılır olmuştur. Meyhane kelimesi de aynı mânâda kullanılmıştır. Tasavvuf edebiyatında; içki, dudak, yanak, şarap, kâse, sâkî gibi mecazlı kullanımlar, tamamen sûfinin geçirdiği, yaşadığı bir takım hâlleri veya bazı tâbirlerin sembol olarak ifâdelendirilişini belirler. Sâkî: Mürşid; Sevgili: Allah; Kâse: Kalb; vb. gibi örnekler, bu hususu daha iyi açıklar. Sûfilerin dünyalarını harap etmeleri, âhireti imâr içindir. Zira âyetlerde, dünyanın bir oyun yeri olduğu, âhiretin dünyadan daha hayırlı bulunduğu anlatılmaktadır. Çeşitli âyetlerin, bu şekilde bir yorum kazanması sonucu, rindler, ehl-i harabat denilen ve özgürce bir hayat yaşamaya temayüllü bazı gruplar ortaya çıkmıştır. Harabelik, yıkık yer, kimseye mal olmayan, ne kadar onarılırsa onarılsın, bir türlü mamur hâle gelmeyen, bir çeşit sarhoş olup sonunda yıkılıp giden, yok olan şu dünyadır. Zira Allah'ın vechinin haricinde olan her şey fanidir, yok olucudur, helak olucudur. (Rahman/26-27). Ancak, bu görüşün islâm açısından, çeşitli şekillerde tenkide uğradığı da bir gerçektir. Resmî islâm'dan sapma gösteren Hurufîlik, Kalenderîlik ve Hayderîlik gibi bazı tasavvufî okullar için, bu iddia geçerli görülmekle birlikte, dünyaya lâyık olduğu gibi değer veren ve ona göre Rabbanî bir yaşam tarzını kendine şiar edinmiş kişiler için, doğru değildir. Hârâbatı eğerçi görmedik amma, görenlerden İşittik bir neşat-efzâ makâm-ı dil-güşâ derler. Şeyhülislâm Yahya Hârâbatı görenler her biri bir haletin söyler Safâsın zikreder rindân, zâhid sıkletin söyler. Ragıb Paşa HARABATÎLİĞE VURMAK : Kendini kapıp koyvermek, yeis ve fütur getirmek anlamında kullanılan bir tabirdir. Böylelerine derbeder, harabâtî, bedmest, bekrî, sefil ve perişan da denir. HARAK ve HARK: Arapça, yanmak, yangın gibi manaları vardır. Kâşânî, sufîyi, fenaya çeken tecellilerin ortalarına harak, der. Bu halin başında şimşek, sonunda da, zatta sükûn ve sükût söz konusudur. Allah'a kavuşma isteğini, bilincinin derinliklerinde yaşatan sufîlerde, bir çeşit göğüs sıcaklığı ve bunun verdiği zevkten bahsedilir. Ancak, bu yanmanın mahiyeti, yaşayan tarafından bilinebilecek bir husustur. Kısaca bu bir haldir, dolayısı ile sübjektiftir. HAREKET: Arapça bir kelime olup, Türkçemiz'de de kullanılır. Allah yolunda mesafe alma, sülük ve manevî tekâmül'e hareket denir. Telvin, değişkenlik, hâl, hareket gibi hususları içerir. Manevî yolun sonundaki temkinde, dağlar gibi sabitlik, makam, sükûn ve sükût söz konusudur. HARF: Arapça, dönmek, meyletmek anlamına gelen bir kelime. Tasavvufî anlamda, Hakk'ın, kulunu, bazı ibarelere muhatap kılmasıdır. Cifr ilmiyle uğraşanlara göre; harfler, nuranî ve zulmanî olarak ikiye ayrılır. Nuranî harflere Hakk'ın harfleri, zulmanî harflere de halkın (yaratıklarının) harfleri denir. Abdülkerim Cîlî'ye göre, noktalı harfler, ilm-i ilâhîdeki a'yân-ı sâbite'den ibarettir. Noktasızlar ise, harflere birleşenler ve birleşmeyenler diye ikiye ayrılır. Bunlar beştir: Elif, Dal, Râ, Vav ve Lam. Elif, olgunluğun gereklerine işarettir. Bunlar da beştir: Zât, hayat, ilim, kudret ve irâde. Dördü ise, zâta ait olarak vücud sahibidir. Yâni zâttan dolayı vücûd sahibidirler. Bunlar olmadan, zât olgun olamaz. Harflere ta'alluk eden noktasızlar da dokuzdur. Bununla insan-ı kâmile işaret söz konusudur. Zira insan-ı kâmil, İlâhî olan beş ile, yaratılmışlara ait olan dördün arasını bulmuştur, onları bir araya getirmiştir. Bunlar da, kendilerinden doğan şeylerle birlikte dört unsurdur. İnsan-ı Kâmilin harfleri, noktasızdır. Zira Allah, onu kendi suretinde yaratmıştır. Lâkin, İlâhî mutlak hakikatlar, icâd edicisine dayandığı için, insanî mukayyed hakikatlardan temayüz etmiştir. Her ne kadar icâd edilmiş olsa da... O, hükmen Allah'tan başkasına istinad etmiştir. Bu yüzden de harfler harflere, diğer harfler de bu harflere taalluk eder. Allah, zâtıyla kâim olması münasebetiyle, varlığı konusunda başkasına muhtaç değildir. Halbuki, her şey O'na muhtaçtır. Kur'ân-ı Kerim'de bu manaya işaret eden harfler, kendisine harfler taalluk etmekle birlikte kendisi o harflere taalluk etmeyen noktasız (mühmel) harflerdir. Lamelif'e, iki harftir denmez. Zira, Hz. Peygamber (s), bir hadis-i şerifte, Lamelif'in, bir harf olduğunu söylemiştir. Harfler, kelime değildirler. Çünkü, a'yân-ı sabite, icad-ı aynî söz konusu olmadıkça "kün" kelimesi altına girmez. HARFİYYE: Ebu'l-Hasan Ali b. Ahmed en-Necîb el-Harafî el-Maraşî (ö. 637/1239-40) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. HARİRİYYE: Ali b. Ebi'Hasen b. Mansuri'l-Basrî el-Harirî (ö. 645/1247) tarafından tesis edilmiş bir tasavvuf ekolü. HARİSİYYE: Cüneydiyye'nin kolu bir tasavvuf okulu. Ebu'l-Abbas Ahmed b. Yusufu'l-Hârisî (ö. 944/1537) tarafından kurulmuştur. HARRAZİYYE: Şeyh Ebû Said Ahmed b. isa el-Harrazî el-Bağdadî (ö. 286/899) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. HASED: Arapça, çekememek, hased etmek manasına bir kelime. Tasavvuf ehline göre, hased kendisine nimet verilen kişiden, o nimetin gitmesini arzu etmek demektir. Hasedin, insana ait hallerin en kötüsü, şeytanın fiillerinin en güzeli olduğu söylenmiştir. Çekemeyen kişinin en özgün vasfı, bir kişiyi görünce yüzüne karşı iyi davranması, yanından ayrılınca ardından gıybetini yapması, belâ ve sıkıntı geldiği zaman feryat etmesidir. TASAVVUFÎ TERİMLER (H) ..:: 8 ::.. HAŞR: Arapça, bir araya toplamak manasınadır. Tasavvufta ifade ettiği anlam, icâd ba'de'l-ifna, cem' ba'de't-tefrîk'tir. Yani yok olduktan sonra icad etmek, dağılmadan sonra toplanmaya haşr denir. HAŞYET: Korkmak manasında Arapça bir kelimedir, istikbâlde hoşa gitmeyecek bir şeyin beklentisinden kaynaklanan, kalp üzüntüsü. Bu bazan, kuldan ortaya çıkan günahlar sebebiyle de olabilir. Bâzan da Allah'ı bilmekten ve O'nun heybetinden de olabilir. Peygamberin haşyeti bu türdendir. HATA: Hata işlemek, yanılmak gibi manaları olan Arapça bir kelime. Tasavvuf ehli, benliklerini sildikleri için, sürekli tevazulu olmayı, kendilerine şiar edinmişlerdir. Konuşurlarken, herhangi bir kusur dolayısıyla, yahut alçakgönüllülük göstermek üzere, "hata bizden, ata (bağış) sizden; kem (kötü) bizden, kerem (cömertlik, iyilik) sizden"derler. HÂTEM: Arapça, yüzük ve mühür manalarına gelen bir kelimedir. Kâşânî'ye göre, hâtem, bütün makamları geçip olgunluğa ulaşmak demektir. Hâtemü'n-Nübüvve: Allah'ın peygamberliği kendisiyle sona erdirdiği kişidir, ki bu, Hz. Muhammed (s)'dir. Ahzab/40'da buyurulduğu gibi "Muhammed (s) içinizden herhangi birinin babası gibi değildir. O, Allah'ın Rasûlü ve nebilerinin sonuncusudur." Tasavvuf ıstılahında, özellikle Hakîm Tirmizî'nin geliştirdiği bir hâtmü'l-velâye kavramı vardır. Ancak "bu kavram konusunda, ihtilaf söz konusudur. Bir kısmına göre, velilerin mührü Hz. Ali (r)'dir. Bir kısmı da (özellikle Abrurrazzâk Kâşânî), "bu, ahir zamanda geleceği vadedilen Mehdî'dir. O'nun ölümü ile, âlemin düzeni bozulacaktır. Bu, Allah'ın arif kullarının kalbine vurduğu bir mühürdür. Hakk'ı tanımaları sebebiyle vurulur. Arifler bu mühür ile, diğer insanlardan ayrılırlar" der. HATIR: Arapça, akla gelen, hatıra gelen, hatırlayan gibi manaları olan bir kelimedir. Kâşânî'ye göre, kulun katkısı olmadan gelen, hitaptan kalbe doğan şeye hatır denir. Hitâb olarak gelenler dört kısma ayrılır: Rabbanî hatır; sebebi kolayca anlaşılacak olan ve asla hatalı olmayan hatırdır. Bu, hatıratın ilkidir. Bu, kuvvet ve tasallut (egemen olma) ile bilinir. Def ile indifa (itmekle itilme) söz konusu değildir. Melekî hatır; görevli veya mefrûz olmak üzere gelir. Kısaca, melekî hatırda olan herşey, salâh (doğru, iyi)'tır. Ve buna ilham adı verilir. Nefsânî hatır; bunda, nefsin payı bulunur. Ve "hâcis" adı verilir. Şeytanî hatır; Hakk'a muhalefet etmeye, karşı koymaya çağıran hatırdır. Bakara/268'de şöyle buyurulur: "Şeytan size fakirliği va'deder, ve size kötülük (işletmek) le emreder". Bir hadis-i şerifte" Şeytanın dostu, Hakk'ı yalanlamak, şerri vâdetmektir". buyurulur (Suyutî, el-Camiu's-Sağîr, ss. 90-1). Buna da "visvâs" adı verilir. Bu dört hatır, bazı kaynaklarda şu şekilde açıklanır: 1. Hâtır-ı Rahmânî : Sâlikin kalbinde, cemal-i vahdetin tecellisi ile, tam bir sükûnet halinin meydana gelmesine denir. Aynı zamanda muhabbetullah'ı ifâde eder. 2. Hâtır-ı Melekî : Ahiret sevgisi ve ruhanî kuvvetlerin gelmesiyle, tâata yönelmenin ortaya çıkması yerinde kullanılan bir tâbirdir. 3. Hâtır-ı Nefsânî : Nefis ve dünya sevgisinin, ruhanî kuvvetlere üstün gelmesine denir. 4. Hâtır-ı Şeytanî : Nefse sevgi beslemek yüzünden, kötülük işlemek arzusu yerinde kullanılır bir tâbirdir. Şehvet ve mâsiyet demektir. HATİF: Arapça. Gizliden gelen ses ki, ses sahibi görülmez. Modern Arapça'da telefona, hatif denmektedir. Gaibden gelen, sâlikin kalbinde ortaya çıkan ve onu Hakk'a davet eden ses. HÂTİMİYYE: Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabî (ö. 638/1 240)'ye nisbet edilen bir tasavvuf okulu. HATM-İ HACEGAN: Nakşı ıstılâhından-dır. Sıkıntılı durumlarda ve zamanlarda, kolaylık sağlamak ve düşmanların belâlarından kurtulmak üzere, bir tertipte bazı surelerin okunması, belli miktarda zikir çekilerek yapılan bu uygulamaya hatm-i hâcegân denmiştir. Şeyhin huzurunda bir grup mürid, halka oluşturarak, Şeyhin işareti ile tören başlar, Rabıtalı şekilde diz üstü oturan müridler, gözlerini kapalı tutarak, şeyh efendinin "Ervâh-ı akdes-i hocagân-ı âlişan-ı Nakşbendîra ve sırr-ı enbiyârâ ber tarîk-ı niyaz el-Fâtiha" sözlerinden sonra yedi Fatiha, yüz salevât, yetmiş dokuz "elem neşrah", binbir ihlas suresi, tekrar yüz salavat, yedi Fatiha okunur. Bu arada okunan ilâhi, hazırûnu vecde getirir. Bu tertip, bazı değişikliklere uğramış, bazı zikirler eklenmiş, bazı kısaltmalar yapılmış, ancak uygulama her yer ve zamanda vazgeçilmez bir unsur olarak varlığını sürdüregelmiştir. Bu, manevî güçlerin bir araya geldiği, toplu zikir uygulaması olarak, ruhları zindeleştirmiştir. HATRA: Arapça, kalbe gelen şeye denir. Kâşânî'ye göre hatra, kulu karşı konulmaz biçimde Rabbisine çağıran sebebe denir. HATT-I İSTİVA: Mevlevî tabiridir. Semahanede, Şeyhin oturduğu post ile, tam karşısına tesadüf eden ve insanlık makamını temsil eden "meydân kapısı"'nm arasında olduğu varsayılan düz çizgi hakkında, bu tâbir kullanılır. HATVE: Arapça, adım demektir. Salikin manevî olgunluk yolunda attığı her bir adıma hatve adı verilir. HAVALET: Arapça, bir şeyi birisine ısmarlamak anlammadır. Misafirin konuk olduğu ev sahibi veya şeyhten, ayrılmak üzere izin istemesine denir. Mesela "havâlet verirseniz, kalkalım erenler" der. HAVF: Arapça, korku manasınadır. Allah'ın kahrından korkarak dinde sabit olmak. Bunun zıddı recâ (umma, ümidli olma)'dır. Diğer bir tarife göre havf, yasaklanan şeylerden ve günahlardan utanmak ve bu hususta üzüntü duymak demektir. Hz. Peygamber (s) şöyle der: "Ben, Allah'tan en çok korkanınızım. Allah, Hz. Davud'a, yırtıcı hayvandan korkar gibi Ben'den kork, diye vahyetmiştir". Yine bir hadiste, şöyle denilir: "Allah'tan korkandan, herkes korkar, Allah'tan başka şeylerden korkan, her şeyden korkar". Ebu'l-Kasım el-Hakîm, korkuyu rahbet ve haşyet olmak üzere ikiye ayırır: Rahbet sahibi korkunca kaçacak delik arar ve Allah'tan gayriye sığınır; haşyet sahibi ise Allah'a sığınır. HAVARİYYUN: Her devirde sadece bir tane havari olur. Hz. Peygamber (s) zamanındaki havari, Zübeyr b. el-Avvâm (r)'dır. HAVAS: Arapça, seçkinler özel kişiler demektir. Tasavvuf yoluna girmiş, Allah'a vasıl olmaya yönelmiş kişi. Gerçeğe vuslata erene de, Ahassu'l-Havas, Hâssü'l-Hâs denir. Bunun mukabili avamdır. Sensiz iki cihan benim zindan görünür gözüme Senin aşkınla bilişen gerek hassü'l-has'tan ola Yunus Emre Havas'ın bir başka manası da şudur: Kur'ân ayetlerinin, yüzük taşlarının, gün içindeki saatlerin, bazı duaların, Allah'ın isimlerinin özellikler taşıdığına, bunları belirli şartlarla, belirli miktarda okuyan, yahut herhangi bir tarzda, belirli saatlerde yazan kişinin, dileğini elde edeceğine inanılır. Bu işi yapanlara havascı denir. Tasavvuf erbabı bu gibi uygulamalara, oyuncak, çerçöp olarak bakar, en ufak bir değer ve önem atfetmezler. Onlara göre bu, boş bir şeydir. HAVATIR: Arapça, hatır kelimesinin çoğuludur. Hatıra gelenler, hatırlananlar manasına gelir. Kalbe gelen hitaba havâtır adı verilir. Şeytanî, nefsanî olduğu gibi, Rahmanî ve melekî de olabilir. Haram ve helâle dikkat etmeyen sûfîler, gelen hatırın şeytanî mi, Rahmanî mi olduğunu ayırt edemez. |