![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Forum Kuralları | Yardım | Üye Listesi | Takvim | Arama | Bugünün Mesajları | Forumları Okundu Kabul Et |
| Duyurular |
| İslami Bilgi Ve Kaynaklar Başlı başına bir kültürel birikim gerektiren güzel dinimizin müstesna incelikleri, hayat görüşü ve yaşanışı üzerine sayfalar dolusu bilgi, doküman ve paylaşımın yeraldığı gönül ferahlatan bir bölüm. |
![]() |
| | LinkBack | Konu Seçenekleri | Gösterim Modu |
| ||||
| Yaman Dede'den Mesnevi Şerhi... MESNEVî-İ ŞERîF’İN Bişnev in ney çün hikâyet mîküned, Ez cüdâyiha şikâyet mîküned. DİNLE NEYDEN! DUY NELER SÖYLER SANA DERDİ VARDIR, AYRILIKTAN YANA (Neyden dinle, nasıl anlatıyor, ayrılıktan şikâyet ediyor.) “Gizli bir hazine” de bilinmek arzusu belirdi. Nûr intişâr etmeğe başladı. Kâinat meydana geldi. Asğar-ı nâmütenâhiye, a’zam-ı nâmütenâhiye doğru varlıklar...âlemler. bütün âlemler, nihâyet bir nokta (kadar) göze görülmeyen zerreler (bile) ayrı ayrı birer âlem. İnsanlık âleminin her ferdinde bir vicdan ve her vicdandan bir ses. Bu seslerin birleşmesinden hâsıl olan bir âhenk ve o âhengin sesi: Birdir Allah ondan artık ilah yok! Nebâtatın ve cemâdatın da cânı ve dili var, onlar da aynı tehlinin cezbeleri içinde bîkarar. En hurdeden en muazzam âlemlere varlıklar iki sonsuzluk arasında iniş ve çıkış. Seslerin inişi ve çıkışı gibi. Bundan çıkan bir âhenk ve âhengin aynı sesi: Birdir Allah ondan artık ilah yok! Bütün varlıklar, yüzünü aynı mahbuba çevirmiş, ona doğru uçuyor. Bütün kâinat, o hazineden fışkıran bir damla nûr. Aşktan doğmuş. Aşk ile yanan bir damla, ezeli karargâhı olan sîneyi arıyor.oraya dönmek iştiyâkı ile yanıyor. Ney işte bu iştiyâkı terennüm eder. Gizli hazineden fırlayan bir damla aşk, güzelliklerin hazinesini arar ve yanar. Ney... Aşkın remzi, hicranın remzidir. Solmuş sararmıştır. Aşk onun iç âlemini yakmıştır. İçinde aşkın âlevinden başka bir varlık yok. Yanan bir âlev ve onu örten sararmış bir kalıp. İnliyen bir hasta sesi, ayrılığın acılıklarıyla titreyen sesler. Her iniltisi ayrı bir macerâyı söyler. Kaynağını andıkça sarsılan bir hicrân hastasının kesîf feryâdları. 2.BEYİT Kez neyistân tâ merâ bübrideend Ez nefirem merd ü zen nâlideend. “KESTİLER SAZLIK İÇİNDEN” DER BENİ, DİNLER, AĞLAR HEM KADIR HEM ER BENİ (Beni kamışlıktan kopardıkları zamandan beri, kadın, erkek herkes benim feryâdımdan inlemektedir.) Ezelin koynundan bir varlık koptu. Ebedin, sonu gelmiyen ufuklarına doğru inliyerek akıyor. Renklerin, nağmelerin akışı, sayısız güzelliklerin akışı, ilâhî bir selsebil. Ezelin muzlîm kaynaklarından ebedin karanlıklarına dökülen bir feryâd... Milyonlarca varlıklar... Sayısız varlıklar birbirine müştâk. Herbiri bir incizâbin helecânlarıyle bîhuzûr... Mini mini dalgacıklar cilveleşerek, kucaklaşarak, raks ede ede bu akışın seyrine tâbî tatlı terennümlerle akıp gidiyor. Sayıya gelmez varlıklar birbirine müştâk ve hepsi birden muazzam bir mihrâba müncezîb, hepsi onun meshûru, mecnûnu, ona doğru koşuyor. Bütün varlıklar aynı secdegâhın önünde eğiliyor, figân ediyor. Bir renge boyanan ufukların ötesinde, renklerin silindiği nûrânî bir âleme kavuşmak için durmadan koşuyor. Mevcûdât oradan kaynadı. Döne döne oraya doğru akıyor. O hazineden ayrıldı, yine oraya dökülecektir. Âlemler, bu dökülme anını istiyor. Bu ana doğru feryâd ederek uçuyor. Karanlık bir gecede, gökte şehrâyin yapan yıldızların cân kulağımıza gelen feryâdı bu ân içindir. Çiçeklerde dalgalanan renklerin feryâdı, köpüren dalgaların âvâzı, ormanların grivi... Hep, hep, bu âna kavuşmak içindir. O sîneden koptun, oraya dönmek için ağlıyorsun, zavallı adem oğlu! Tarlasında sâfâlar süren bir kamıştın. Seni kopardılar. Sen ağlıyorsun. Seninle birlikte kâinat ağlıyor!.. 3.BEYİT Sîne hâhem şerha şerha ez firak, Tâ biguyem şerh-i derd-i iştiyâk. GÖĞSÜ GÖZ GÖZ AYRILIK DELSİN DE BİR SEN O GÜN BENDEN İŞİT, ÖZLEM NEDİR?.. (İştiyâkın derdini söyleyebilmek için ayrılıktan pâre pâre olmuş sîne isterim.) Sen, bir kamıştın, seni kopardılar. Sînende perde perde yaralar açıldı. Yaralı sîneden yaralı bir ses geliyor, derinden gelen bir enîn, bir mâtem sesi. Ayrılıklar senin sînende dile gelmiş. Bütün varlıklar senin esrarına sinmiş. Bütün varlıkların mâtemi, hicrânı ve bütün acıları sînende konuşuyor. Bu hıçkırıklar arasında muhteşem ve ulvî bir ses, bir nidâ geliyor. Kâinatın kalbi duruyor. Nefesi kesiliyor. İlâhî bir ses... Senin derûnundan zaman zaman ilâhî bir ses geliyor. Allah da senin esrârına sinmiş... O gizli hazineden serpilen zerreler o hazineye müştâk. O muazzam hazine de bu zerratâ müştâk. Neyin derûnunda perde perde âlemler. Orada hicrân ağlıyor, vîsal ağlıyor... Fakat bunu kime söylemeli? Sîneleri ayrılığın zehirleriyle pâre pâre olmayanlara bunu nasıl anlatmalı? 4.BEYİT Herkesî ki dûr mand ez asl-ı hîş, Baz cûyed rûzigâr-ı vasl-ı hîş. HER KİM ASLINDAN UZAK DÜŞSÜN, ARAR ASLA DÖNMEKÇİN BİR GÜN ARAR (Aslından uzak düşen her kimse vîsal deminin yine gelmesini ister.) Bu muazzam akış onu bulmak içindir. Dünyalar, onun cemâlinden akislerdir. Yine ona dönmek için titreşir. Bülbül, gülün aşkıyla değil, o perdenin arkasındaki güzellikler âleminin hicrânıyla feryâd eder. Pervâne onu arar. Âlevin etrafında döner ve yanar. Bahar, güzelliklerin tufanıdır. Dünyanın iştiyâkı, çiçeklerde, eleğimsağmada, yıldızlı ve kızıl ufuklarda ifadelere bürünür. Bu tufan, o iştiyâkın feryâdıdır. Bu güzellikler karşısında dilimiz tutulur. İçimizde ince bir yaranın sızladığını duyarız. Güzellikler ağlar. Ruhumuzda gizlenen hicrân ağlar. Bütün varlıklar onu arar. 5.BEYİT Men beher cem’iyyetin nâlân şûdem, Cûft-i bedhâlân ü hoşhâlân şûdem. DOSTA KÂH YOLDAŞ OLUP KÂH DÜŞMANA İNLEYİP SESLER DUYURDUM HER YANA (Ben her cem’iyyette inledim. Kötülerin yanında da bulundum, iyilerinde.) Yarılı bir gönül, yaralanmış gönülleri arar. Yârinden ayrı düşenler, bu ayrılığa dayanamazlar. Yârin hayâli gönüllerinden silinmez. O tatlı hayâl, sînelerinde yaralar açar. Aynı cânânın esir ettiği ve yaraladığı gönüller arasında dert birliği vardır. Onları bağlayan zülf-i âteşîn aynı. Ruhlarına işleyen tîr-i ciğerduz aynı. O dilberi görmemiş, oku ile vurulmamış olanlara ne desinler, o mahbubu nasıl anlatsınlar? Onun hicrânıyla nasıl yandıklarını hangi dil ile söylesinler? Ağyârdan o sevgiliyi değil hatta ondan gelen ayrılık elemini bile kıskanırlar. Gönülde o azîz hayâli yaşatanlar, hak yolunda fedâ-yı ser ü cân etmişlerdir. Âlem-i fenâda bekâyı bulmuşlardır. İç benlikleri ağyâra mestûr. Fakat kendileri herkese yâr. İyilere müştâk, fakat fenalardan müteneffir değil. Onlara karşı da munîs ve güler yüzlü. Gönüllerinin esrârı yalnız yâre açık. Fakat orada yanan âteş âlem-şümûl. İyilere hemrâz, fakat iyilere de, fenalara da dost. Ruhunun feryâdı ile onları da yakmak, eritmek, sonra başka bir kalıba dökmek ister. İyiyi sever, fenaya acır. Acıdığı için ondan uzaklaşmaz. Bu beyit mukadder süali cevaplandırıyor. Yukarıda şöyle buyurulmuştur: (İştiyakın derdini söyleyebilmek için ayrılıktan pâre pâre olmuş sine isterim.) Buna karşı söyle bir sual hatıra gelebiliyor Ya Mevlânâ, sineleri şerha şerha olmamış kimseler için bir emr-i âlîleri yok mudur?)Büyük kalplerin eşsiz cömertliği coşuyor: (Olmaz olur mu? Fenalarla da, iyilerle de beraberim. Hiçbirinden vazgeçmem!) Fenaların takdim edilmesi de elbette tesâdüfi değildir. Fenaların iyilerden önce ve daha fazla düşünüldüğünü îma eden bir nükte vardır. 6.VE 7. BEYİTLER Herkesî ez zann-ı hod şud yâr-ı men, Ez derûn-i men necüst esrâr-ı men. Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nîst, Liyk çeşm-gûşrâ an nûr nîst DOST OLUR SANMAKTA HER İNSAN BANA SIRLARIM GEL GÖR BİLİNMEZDİR ONA SIRLARIM OLMAZ İNİLTİMDEN UZAK HER GÖZ FARK ETMEZ, İŞİTMEZ HER KULAK (Herkes kendi zannınca bana yâr oldu. Fakat içimdeki esrârı arayıp sormadı. Benim sırrım, feryâdımdan uzak ve ondan gizli değildir. Fakat gözde ve kulakta o nûr yoktur.) Ben herkese yâr oldum. Herkes de zannetti ki bana yâr oldu. Bana yâr olmak istiyorsan, içimdeki esrâr âlemine gir. Oraya gel. O âlemin feryâdını işit! Derinliklere indikçe daha derinden gelen feryâdları işiteceksin. Harice aksetmeyen feryâdları. Bu feryâd sana perde perde her şeyi söylüyor. Her şeyi gösteriyor. Fakat ne yapayım ki gözünde ve kulağında o nûr yoktur. 8.BEYİT Ten zi cân ü cân zi ten mestûr nîst, Liyk kesrâ dîd-i cûn destûr nîst. SAKLI OLMAZ BİRBİRENDEN CÂN VE TEN CÂNI GÖRMEKÇİN İZİN YOK BİL Kİ SEN (Ten cândan, cân da tenden gizli değildir; fakat, cânı görmek destûru kimseye verilmemiştir.) Fezâlarda uçan zerreleriz. Nûrdan ve maddeden yuğrulmuş zerreler. Kesâfetle nûraniyyet imtizaç etmiş, toprağın bir zerresi o nûrun pertevi ile ziyâdâr. İşte bizler, insanlık âlemi. Yazık!.. Yazık ona ki, kesâfetli gâlip gelir, ziyâsından ayrı düşer. Karanlığın, sona ermeyecek derinliklerine yuvarlanır gider. Ne mübarektir o zerre ki maddesini yakar eritir, musaffâ bir nûr halinde o muazzam nûr ile birleşir. Nûranî bir zerre halinde hayatın ufuklarında uçarken, kâinatın bütün esrârı aydınlık içindedir. Bizim için kapalı ve gizli yok. Meğer ki kalıbımız nûrundan ayrı düşmüş olsun. Her şeyi görür ve bütün esrârı keşfederiz; yalnız kendimizi göremeyiz; kendi nûrumuzu kendimiz seyredemeyiz. Buna ruhsat yok... 9.BEYİT Âteşest in bâng-i nây ü nîst bâd, Her ki in âteş nedâred nîst bâd. BİR ÂTEŞTİR, YEL DEĞİLDİR, NEY SESİ KİM ÂTEŞSİZDİR, YOK OLSUN BÖYLESİ (Bu neyin sesi âteştir, rüzgâr değildir. Her kimde bu âteş yoksa o, yok olsun!) Aşk-ı ilâhi ile yananlardan feryâda benzer bir ses gelir. Sanma ki feryâd ederler. Niçin feryâd etsinler ki, şikâyetleri yok. Nasıl feryâd etsinler ki, tâkatleri bitmiş. Bu ses âlevin savleti ve bu savletin feryâdıdır. İçinde bu âteş yok ise, yokluğa ilticâ et. Maddî varlığın âteşin kükremesine mâni oluyor. Onu erit, yok et. Tâ ki, bu ilâhî âteşle yanarak nûr olasın. 10.BEYİT Âteş-i ışkest k’ender ney fütâd, Cûşiş-i ıskest k’ender mey fütâd. SEVGİDEN AĞLAR EĞER AĞLARSA NEY SEVGİDEN ÇAĞLAR EĞER ÇAĞLARSA MEY (Neye düşen aşkın âteşidir; meye düşen de aşkın coşup, kabarmasıdır.) Hakîkât, aşkın eseri. Allah; âşık, mâ’şuk ve bizzat aşktır. O bir aşktır, cûş etti. O bir âşıktır, sevdi ve yarattı. O bir mâ’şuktur, yegâne mâ’şuktur. Bütün varlıklar O’nu sevdi, O’nun aşkıyla yanıyor. Yıldızlar, O’nun aşkıyla yanıyor, yıldırımlar, O’nun aşkıyla yanıyor, rüzgârlar O’nun aşkıyla inliyor. Mehtâblı bir gecede bütün varlıklar O’nun aşkıyla mest, O’nun aşkıyla gaşyolur. Uyuyan mehtâp ve uyuyan deniz, O’nun rüyâsına dalmıştır. O’nunla birlikte bütün varlıklar tek bir aşk. O’nunla birlikte bütün varlıklar, gâh aşk, gâh âşık, gâh mâ’şuk olur. Coşan kabaran bir aşk. Doymayan, kanmayan bir aşk. Kanayan bir aşk. İbâdet, aşkın bir tecellisi. İnsanlar ibâdet eder, kuşlar ibâdet eder, serviler ibâdet eder, çiçekler ibâdet eder. Gâh sessiz bir ibâdet, gâh vâveylâ olan bir ibâdet, gâh giryân ve gehî raksân bir ibâdet. Bütün zerreler, bütün kürreler bu aşk ile sergerdân, bu aşk ile sîne döverler. Ağlarlar, coşarlar ve susarlar...Yine coşarlar! Nâyi inleten O, şerâbı coşturan O!.. 11.BEYİT Ney hârif-i her ki ez yâri bûrîd, Perdehâyeş perdehâ-yi mâ dîrîd. NEY O ŞEYDİR: PERDE YIRTIP PERDESİ DOST EDİNMİŞ DOSTA HASRET HERKESİ (Ney yârinden ayrı düşenlerin yâridir. Onun perdeleri, bizim perdelerimizi yırttı.) Ney, mâsivadan geçmiş. İçinde yalnız o âlev yanar. O büyük aşkın âlevi. Büyükler büyüğünün aşkıyla yanan âlev. İç benliğin, başka bir şey kalmamış. O aşk ile dolu isen ney sana yârdır. Ney sensin. Onun perdelerinden fırlayan âlevler, mâ’şuk ile arandaki perdeleri yakmış, yok etmiştir. Mâ’şukun dîdârı ile nûra müstağraksın. 12.BEYİT Hem çü ney zehrî vü tiryâkı ki dîd Hem çü ney demsâz ü müştâkı ki dîd. HEM DEVÂDIR NEY DENEN ŞEY HEM ZEHîR BİR BULUNMAZ ARKADAŞTIR, HEM FİKR (Ney gibi bir zehîr ve panzehîri kim gördü? Ney gibi yâr-ı müştâkı kim gördü?) Ney, aradaki perdeleri yakmıştır. Ney bütün kâinatı yakıyor. Zeminden göklere, göklerden zemine akseden yakıcı bir feryâd... Sararmış kalıbı da bilinmeyen bir âlevden örülmüş. Âlevi örten o kalıpta yanar. Gizli gizli yanar... Ney ağyâra zehîr; onlar zehîrden de kahir olan acılığı duyarlar!.. Yalnız O’nu. Yâre zehîr... Ayrılığın acılığını kadeh kadeh sunar. Zehîrle ağyâre panzehîr. Zehîr, onların kendi ruhlarında. Neyin zehri, acılığıyla zehîr. İhyâ edici hasiyetiyle panzehîr. Ağyârı yakıyor... Kahretmek için değil, mahiyetlerine girmiş zehîri dökmek için. Onları yaka, yaka yâr etmek isteyen bir zehîr. Yâre panzehîr... Zehir gibi kavuran bir ses... Fakat cânân sesi... Âşıkın hicrânı inliyor...Zehîr. Mâ’şukun çağıran sesi titriyor...Panzehîr. Ağyâre zehîr ve panzehîr...Yâre zehîr ve panzehîr.Yâre yâr ve hemdem. Biricik yâre müştâk. 13.BEYİT Ney hâdıs-i râh-i pür-hûn mikûned, Kıssahâ-yi aşk-i Mecnûn mikûned. ANLATIR NEY, AŞK-I MECNÛN’UN NEDİR KANLI BİR YOLDAN HABER VERMEKTEDİR (Ney kanlı yol kıssasını söylüyor. Mecnûn’un aşk macerâlarını anlatıyor.) O; dîdâre müştâk, onu arar. Nereye dönse onu arar. Yanar ve arar. Güller, onun için ayrılığın kanlı gözyaşları... Gurûbun kızıllığı, kanayan kalblerin akisleri. Gözü ve gönlü kanla dolu... Yolu kanlarla dolu... Kanayan kalbiyle Leylâ’sına doru koşan bir Mecnûn’un yolu. Hûnin bir macerâ-yı aşk... Leylâ kendisi Leylâ’yı arıyor. 14.BEYİT Mahrem-i in hûş cüz bihûş nîst, Mer zebanrâ müşterî cüz gûş nîst. MÜŞTERİ ANCAK KULAK; SÖZ SATSA DİL ANCAK ÂŞIK AKLA MAHREM, BÖYLE BİL (Akıldan geçmiş olandan başkası bu akla mahrem olamaz. Nasıl ki dilin talîbi de yalnız kulaktır.) Leylâ’yı Mecnûn arar. Leylâ’nın Mecnûn’u. Başkaları, Leylâ’yı göremez. Mecnûn başkalarını göremez. O, yalnız O’nu görür, O’nu işitir, O’nun râyihasını alır. Masivâ için varlığından eser yok. Vücûdu yokluğa inkilâb etmiş. Ebedî bir yokluk. Leylâ’sının gözbebeklerinde titreyen bir şûle. Orada yanar ve titrer. Ebedî bir varlık. O’nu aradı, buldu ve gördü... Görmek sönük bir murâd. Görmek ikilikte olur. Gören ve görülen... Gördü, O’nun nûru nazarına inkilâb etti. O Leylâ ki;(Mahbubumun gören gözleri olurum) diyor. Bunu işiten mahbub, onun nazarlarına nasıl akmasın?.. 15.BEYİT Der gâm-ı mâ rûzha bigâh şûd, Rûzha ba sûzha hemrâh şûd. DERDİMİZDEN GÜN ZAMANSIZ DOLMADA HER YANIŞ BİR GÜNLE YOLDAŞ OLMADA (Günler, bizim gam âlemimizde vakitsiz geçti(heder oldu). Günler yanıp yakılmalara yoldaş oldu.) O akla yâr olmadıkça günlerimiz gâm ve elem günleridir. Beşik ile mezar arasındaki mesâfe, ıstırabın sonsuz çölleri. Umduğumuz saâdetlerde aynı serâb. Kendi yolumuz, benlik yolu. Kuduran ihtirasın yolu. Şahlanan gururun yolu. Sonra? Sonra bir kürek toprak. Benlikten geçmedin. Geçenleri hakîr gördün. Meskenetin zebûnu sandın onları. “Bir hırka, bir lokma”yı yanmış anladın. “Daha fazlasını isteme çalışmadan el etek çek” diyen mi oldu? “Bir hırka bir lokma.” Evet! Bütün maddi nimetleri “bir hırka bir lokma”dan farklı görme!.. Çalış ve yüksel. Benlikten geçmek çalışmaktan kaçmak demek değildir. İçinde aşkın ilâhî nûru yanmıyorsa, günlerine yazık oldu. Mefkûreden ve manevî hazlardan uzak düştün. Benliğin ve ihtirasın karanlıklarına yuvarlandın gittin. 16.BEYİT Rûzha ger reft gû rev bâk nîst, Tû bimân ey an ki çün tû pâk nîst! “GEÇTİ GÜN” DER, ETMEYİZ YERSİZ KEDER VAR OL, EY SEN TERTEMİZ İNSAN YETER (Günler geçtiyse geçsin, pervamız değildir. Sen kal elverir. Ey sen ki senin gibi pâk yoktur.) Günlerin hayâl oldu. İnkisâr-ı hayâllerle geçti. Aldattın ve aldandın. Kırdın ve kırıldın. Aldattım sandığın zaman aldanan yine sendin. Gül sandığın diken çıktı. Saâdetin esrârlı anahtarını aradın;(karşına) para (çıktı)!.. O seni kelâlin ve melâlin dar sokaklarında bıraktı. Sana başka bir şey vermedi. Alkol humârını bıraktı gitti. Her şeyden geç! Kendinden geç! Ummâna ak! Sen, kendinden geç, günler geçsin korkma!.. Hiç geçmeyecek biri var. 17.BEYİT Her ki cüz mâhı zî abeş sır şûd, Her ki birûzîst rûzeş dır şûd. KANDI HER VARLIK, BALIK KANMAZ SUYA RIZK EĞER EKSİKSE GÜN DOLSUN MU YA! (Balıktan başkaları suya kanmıştır. Nasîbsiz olanlarında günleri uzamıştır.) Kendinden geçtin, deryâyı buldunsa, susuzluklar âlemindesin, tecelliyâtın mebde ve müntehâsı yok, kanmakta müyesser değil. Gâh, nûrun ummânları sînene boşalıyor, fakat kanmıyorsun. Kanmıyacaksın! Tecelliyâtın sür’at ve tenevvülü karşısında başın dönüyor. Mest-i ezelsin. Ummânlara doyamıyor, sis olup eleğimsağmalara tırmanıyorsun. Hicrânın müntehâsı visâl. Visâlin kemâli hicrân. Âşıklar, hicrânı isterler, visâle koşarlar. Doymamak ve kanmamak... Ebedîyet işte budur. Sonu olamayan aşk... Doymayan aşk... Aşkı ebedîleştiren, hicrândan başka nedir? Hicrân aşkı da, bizi de ebedî kılar. Her güzel şeyi seyrederken, ruhumuzda hayranlıkla birlikte hicrânı da yanar. Ebedîliğimizin nişânesi. Doyabilmek fenânın şanıdır. Tahammülü olmayanlara bir damla su yeter. Kanarlar ve susarlar. Sukût ederler. Deryânın şenâverlerine kanmak ve susmak yok. Susuzluk var. Sonu olmayan hicrân... 18.BEYİT Sonu olmayan hicrânın âşıklarıyız. Seyyâl bir âteşin ummânındayız. Bu âteşle yanmayanlara hâlimizi söyleyecek dil yok! Der neyâbed hâl-i puhte hiç hâm Pes suhân kûtâh bâyed vesselâm! ANLAMAZ OLGUN ADAMDAN HAM ADAM SÖZ HEM AZ HEM ÖZ GEREKTİR VESSELÂM! (Pişkinin hâlini anlayamaz hâm, Kısa kesmek gerek sözü vesselâm!) YAMAN DEDE(1897-1962) (Mehmet Abdülkâdir Keçeoğlu) *Mesnevî-i Şerîf’in nazımlı tercümesi Ali Erkan Kavaklı ve Mehmet Elçi’nin hazırlamış oldukları “Güldeste” kitabından alıntılanmıştır.(Nesil Yay.3.Baskı Shf.248-49)
__________________ Varlikla yokluk arası bir dengede seyyâl olur hikâyet-i ömrümüz, kâh meşgâlemiz bir kuru kavga kâh bir hikmete râmî olur gönül, an gelir zümrüd-ü anka ile söyleşir, devrân değişir bir bûm ile hem-hâl olur gönül, ne şekvâ berkarâr eyler bizi ne iltifâta tabîyiz, bir meygedenin azm-i râhına revân olmuş hayrân-ı didebâniyiz, eyyâm keder-ü mihnetle zâyi olsa ne çıkar, tek bir itâb-ı müjgân-ı yâr ile sâcid-i bî-ihtiyariyiz, kâniyiz naçâr derde düşmüşüz, bâdî bâde elde bende-yi bermurâdiyiz, ârâyiş-i rûzigâra aldanmadık, aşk ile meşhûd-i hüsn-i yâra derkenâriyiz, ne bir söyleyen olur râz-ı derûnumuzdan, ne dinleyen olur zahirâ malayâniyiz, boş geçme müslüman bir nazar et, gûya ki gülistân-ı zamânenin mehtâb-ı gerher-feşâniyiz, yârdan geçtik, serden geçtik, cândan geçtik, terk-i terk ile olduk âgâh, meskun-u makâm-ı fenâfillâh-ı âlîyiz... ...Nahçıvan, hasretinle alevlenen bir çerâğ Seninle firarını unutuyor Karabağ. Göğsünde kıskandığım bir rüyadır kırmızı Nerdesin ey masallar ülkesinin son kızı... |
![]() |
|
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Seçenekleri | |
| Gösterim Modu | |
|
|
| | ||||
| Konu | Yazar | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Salavat-ı şerifeler Bölümü (Delal-i Hayrat Şerhi[Kara Davut]) | İhvan | İslami Bilgi Ve Kaynaklar | 35 | 23.02.08 11:29 |
| Esmaül Hüsna Ve Şerhi | akifim | İslami Bilgi Ve Kaynaklar | 3 | 18.08.07 22:15 |
| Mesnevi-i Şerîf'in Fatihası... | Thesephiroth | İslami Bilgi Ve Kaynaklar | 0 | 30.07.07 19:05 |
| Mesnevi-i Şerif | mustafa | İslami Bilgi Ve Kaynaklar | 0 | 08.01.07 11:00 |