![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Forum Kuralları | Yardım | Üye Listesi | Takvim | Arama | Bugünün Mesajları | Forumları Okundu Kabul Et |
| Duyurular |
| İslami Bilgi Ve Kaynaklar Başlı başına bir kültürel birikim gerektiren güzel dinimizin müstesna incelikleri, hayat görüşü ve yaşanışı üzerine sayfalar dolusu bilgi, doküman ve paylaşımın yeraldığı gönül ferahlatan bir bölüm. |
![]() |
| | LinkBack | Konu Seçenekleri | Gösterim Modu |
| ||||
| Nişanlılar başbaşa kalabilir mi?? Memleketimizde nisanli gençler bazan yalnizca bir araya geliyor, birlikte gezip tozuyorlar. Bazilari nisanlilarin böyle yalnizca bir arada gezip tozmalarinin câiz olmayacagini söylüyor, bazilari da, nisanlisidir, mahzur olmaz, diyorlar. Ne dersiniz?? Nisan, nikâh degildir. Nikâh olmadigi içindir ki, nisanli gençler birbirlerinin yabancisi ve namahremidirler. Herhangi bir yabanci ne ise bunlar da birbirleri için aynidirlar. Bu bakimdan, nisanli gençler, yanlarinda üçüncü kimse bulunmadan yapayalniz basbasa kalamaz, iki ikiye çarsida gezip tozamazlar. Resûl-i Ekrem Efendimiz bir kadinin yabanci bir erkekle iki ikiye basbasa kalmalarini yasaklamis, bunlarin üçüncülerinin seytan olacagini haber vermislerdir. Kaldiki, nisan hiçbir zaman taraflari baglayan anlasma degeri de tasimaz. Bu esnada bir anlasmazlik çikabilir, birbirlerinin meçhul taraflarina sahit olup vaz geçebilirler. Böyle bir ayrilmada taraflar yapayalniz kalmislarsa mahzur daha da çogalir, ihlâl ettikleri mahremiyet yüzünden bilhassa kiz tarafinin itibari asagi düsebilir. Böyle bir ayrilmada, alinip verilen hediye ve nisan esyalari aynen iâde edilir, edilmeyenler de kiymetleri itibariyla paraya çevrilir, para olarak ödeme yoluna gidilerek helâllasilir. Bu mevzuda âile büyükleri titiz olmali, büyük bir pismanliga sebeb olacak hatanin dogabilecegi ihtimalini uzak görmemelidirler.
__________________ "Allah'ı dost edineni dost edineceğime, Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık yapacağıma dair Allah'a söz verdim." |
| ||||
| Kadının koku sürünüp, zinetli gezmesi caiz olur mu?? Bazı hanımlar etrafa yayılacak derecede tesirli kokular sürünüyor, bakanların dikkatini çekecek durumda zinetli giyinip, süslü geziyorlar. Bunun câiz olup olmadığı hususu da tartışılıyor, haramdır, değildir diyenler oluyor. Bu hususta sizin bilginiz nedir?? Hanım koku da sürünür, zinet de takabilir, süslü de giyinebilir. Ama bütün bunları sadece nikâhlısı için yapar, beyine karşı gösterebilir. Beyinin dışındakilere böyle süslü, kokulu, zinetli görünmesine hem sebeb yoktur, hem de cevaz... Zira beyi dışındakilere de aynı şekilde süslü, kokulu bulunmak, onların dikkatini kendi üzerine çekip, zihinlerini kendisiyle meşgul etmek demektir. Halbuki hiçbir erkek kendi hanımının, başkasının dikkatini çekip zihnini meşgul etmesini, bakışlarını üzerine toplamasını istemez. Nitekim haysiyetli bir hanım da beyinden başkasının kendisine bakıp, meşgul olmasını arzulayıp, memnun olmaz. İşte bu bakımlardan evi içinde, beyine karşı koku sürünüp, zinetlerini gösteren bir hanım, aynı şeyi yabancılara karşı izhar edemez; sokakta, çarşı pazarda aynı koku ve süsle gezip, yabancıların dikkatini çekecek giyim ve kuşamda olmayı tercih edemez. Peygamberimiz, Tirmizî?deki bir hadisinde şöyle buyurmuşlardır: ? Geçtiği yerdeki insanları te?siri altına alacak kokuyla gezen kadın günah işlemiş, gayrımeşrû halde bulunmuş sayılır! Demek ki, bir hanım, geçtiği yerdeki erkeklerin duyacağı te?sirde bir kokuyla gezemez, çevredeki yabancıların hissedeceği parfümlerle dolaşamaz. Kadının bu gibi şâibelerden uzak olmasını isteyen Peygamberimiz, diğer hadîslerinde de şöyle buyurmuşlardır: ? Bir kadın, kocasından başkası için koku sürünür, sokakta, pazarda bu kokuyla gezerse bu hali ona sadece Cehennemi kazandırır, utanç verecek tavır olur. Anlaşılan odur ki, şahsiyetini korumasını bilen, saadetini sadece kendi evinde arayan hanımefendi, bütün süs ve zinetini sadece beyine karşı kullanacaktır. Beyi dışında hiçbir yabancıya karşı gösteriş ihtiyacı duymayacak, süslü püslü görünmeyi mahzurlu bilecektir. Cami?us-Sağîr?deki bir hadîste bu hususta daha da açık hüküm vardır. Şöyle buyurulmaktadır: ? Te?sirli kokular sürünüp de camiye giden kadın, bu kokusunu yıkayıp da te?sirini yok etmedikçe (nafile) namazı kabul olmaz. Demek camiye giderken de olsa koku sürünüp gitmek kadın için câiz olmayan bir harekettir. Cami ile süründüğü koku birbiriyle bağdaşmayan iki zıt anlayışın ifadesi olur. Kadın beyine süslü görünmek için beyazlayan saçını siyaha boyatamaz. Ama siyahın dışındaki boyaya boyatabilir. Nitekim birçok dindar hanımlar saçlarını kına ile renklendirir, varsa beyazını böyle boyamış olurlar. Kına ile boyamanın sünnet olduğunu ifade eden fıkıh kitapları, beyazı siyaha boyamanın da mekruh olduğunu bildirmekteler. Nitekim beyaz saçın Müslümanın nuru olduğunu bildiren Efendimiz, kıyâmette o nurun aydınlığında mü?minin yol alacağını bildirmiş, bunu siyahla kaplamanın, yolu karanlığa gömeceğine işarette bulunmuştur. Aynı hüküm erkek için de variddir. Beyazı siyah ile örtemez. Başını erkek başı gibi traş ettirip, ensesi görünecek derecede saçlarını kısaltan kadına da Allah?ın lânet ettiğini haber veren Efendimiz, kadının utanmasının en büyük hasleti olduğunu, utanan kadının yüzünde nurdan bir hayâ perdesinin bulunduğunu, utanmayanın ise bu hayâ perdesinin yırtıldığını, perdesiz duruma düştüğünü bildirmiştir. Kadın, çevrede normal sayılıp dikkati çekmeyecek derecedeki zinetlerini, yüzüğünü günlük hayatında takabilir. İhtiyaç hissederse bunlarla sokağa çıkabilir. Zira bunlar çevrede normal kabul edilen şeylerdir. Dikkat çekici seviyede değildir. Hased ve tahrike sebeb olmaz.
__________________ "Allah'ı dost edineni dost edineceğime, Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık yapacağıma dair Allah'a söz verdim." |
| ||||
| İdarecilikHer idareci, elemanlarından iyi iş, yüksek randıman bekler. Elemanlarının arı gibi çalışıp bal yapmalarını ister. Bir kovandaki arıları, duman ile kaçırırsak veya hepsini öldürürsek, balı kolayca almak mümkündür. Fakat bu aldığımız son bal olur. Arılara ihtiyaçları kadar bal bırakıp, kalan balı alırsak, arılar, bal yapmaya devam ederler. Kusursuz eleman bulunmaz. Marifet, onları kusurları ile kabul edip çalıştırabilmektir. Âmir, elemanını tenkit ederse, o da savunmak mecburiyetinde kalır. Yaptığı yanlış işin doğru olduğunu ispat için bin tane delil getirir. Kusuru kolay kolay kabul etmez. Tenkit edildiği için de incinir, çalışma azmi kırılır, istenilen verim alınamaz. İnsan çalıştırmanın temel şartı, heves kırmamaktır. Her âmirin âmiri vardır. Acaba bir âmir, kendi âmirine karşı iyi eleman mıdır? Elemanlarından beklediği saygıyı, işi, kendisi âmirine karşı yapabiliyor mu? Eğer kendisi âmirine karşı kusur ediyorsa, elemanlarının kusurlarını da görmemesi lazımdır. Acaba en büyük âmir olan Allahü teâlâya karşı günahsız, kusursuz bir kul muyuz? Eğer elemanların itaatsiz oldukları, vazifelerini aksattıkları görülüyorsa, biz de vazifemizi yapmıyoruz demektir. Çünkü (Allah’a itaat edene, bütün mahluklar itaat eder) buyuruluyor. Mahkumların en canisi bile, kendini suçsuz kabul eder, yaptığı kötülükleri makul sebeplerle açıklamaya çalışır, kendini iyi bir insan olarak bilir. Suçlu bir mahkum kendini böyle bilirse, diğer insanlar kendilerini ne zannetmez ki? Kusursuz insan olmadığına göre, kusur bularak, tenkit ederek değil, iyi yönlerini tespit edip o açıdan yaklaşmak lazımdır. Her elemanın iyi ve kötü yönleri vardır. İyi yönlerini takdir ederek yaklaşmalıdır! (Bu kadar tenkite darılmaz) diyerek işe tenkitle girmemelidir! Basit bir tenkit, küçük bir kıvılcımdır. Patlamaya hazır olan insan gururuna değer değmez, infilak etmesine sebep olur. Bir taşa çarpanın suçu taşta, yılanı eline alanın da suçu yılanda bulması normal bir iş değildir. O halde, akıllı kimse; taşta, yılanda değil, kendinde kusur arar. Deliyi, kusurluyu azarlamaz. Şu halde, idareciliğin birinci şartı, hiç kimseyi tenkit etmemektir. İkinci şartı ise insanları tanımaktır. İnsan, mühim bir şahsiyet, önemli bir kişi olmak ister. Bu istek herhangi bir çırakta da vardır. Herkesin nefsi âmir, hatta ilah olmak ister. Meşhur bir artist olmak için evlerinden kaçan çok genç kız vardır. Önemli kişi olma arzusu, insanı bir şiir veya bir kitap yazmaya, bir eser meydana getirmeye zorlar. Meşru yoldan şöhrete kavuşamayan kimse, olay çıkartarak gazetelerde resimlerinin çıkmasını sağlar. Bir kahraman gibi gazetedeki resimlerine bakar.
__________________ "Allah'ı dost edineni dost edineceğime, Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık yapacağıma dair Allah'a söz verdim." |
| ||||
| Ruh hasta olur mu? Nasıl oluyor bu rahatsızlıklar? Psikiyatrinin konusu olan ruh, dinin konusu olan ruhtan hayli farklıdır. "Ayrı şeylerdir" desek bile yeridir. Aslında psikiyatrik hastalıklar için Batılı yayınlarda "mental (yani akılla ilgili) bozukluklar" terimi kullanılmaktadır. Arap ülkelerinde ise psikoloji "ruh bilimi" degil, "nefis bilimi" adıyla anılmaktadır. Bu bir isimlendirme hatasıdır. İnsan beyninde düşünce, heyecan, öfke, uyku gibi fonksiyonları düzenleyen merkezler vardır. Bu merkezlerdeki biyokimyasal dengesizlikler, düşünce ve davranışta bazı bozulmalara yol açar ve sonuçta psikiyatrik rahatsızlıklar ortaya çıkar. Bu süreci etkileyen faktörler arasında ise, doguştan gelen genetik yatkınlık, çocuklukta alınan egitim, çevre şartları ve kültürle ilgili unsurlar yer almaktadır. Peki ilaç kullanınca bu tip şikayetler hemen düzelir mi? Hemen degil tabii ki. Bazı özel durumlar dışında, bu rahatsızlıklarda kullandıgımız ilaçların istenilen etkiyi göstermesi için 1-2 hafta geçmesi gerekir. Zira bu tip rahatsızlıklara yol açan beyindeki biyokimyasal dengesizligin düzelip, dengenin yeniden kurulması, biraz zaman alır. Bu süre, hastanın durumuna göre 15 gün ile 6 ay arasında degişir. Nadir bazı hastalıklarda ise 2-3 yılı da bulabilir. Ancak, ilaçları kullandıgında kendini iyi hisseden kişi, eger kendi kendine ilacı bırakırsa, hastalıgı tekrar davet etmiş gibi olur. Bünyenin kendisini tam toparlaması için, hasta kendini iyi hissettikten sonra da ilaç tedavisinin doktorun önerecegi bir süreyi kadar devam etmesi gerekir. Hastalık da, şifa da Allah'tandır, ilaç kullanmak şart mı? Dua etmek yetmez mi? Bu soruya Eyüp Peygamberi örnek vererek cevap bulabiliriz. Hz Eyüp hastalıgı Allah'tan bilmiş, şifa için de O'na dua etmişti ama ona "tamam, duan kabul oldu, şifa buldun" denmedi. "Ayagıyla yere vurması, oradan çıkan suyu içip onda yıkanması" emredildi ve Hz Eyüp de o su vasıtasıyla şifa buldu. (Not: Ayagıyla yere vurmanın egzersize, yerden çıkan suyu içmenin de şifalı sulara işaret oldugu söylenebilir). Madem ki sebepler dünyasında yaşıyoruz, nitekim hastalıklar da bazı sebepler vasıtası ile gelişiyor, şifa için de sebeplere baş vurmak lâzımdır. Hadiste de "Allah her derde bir derman yaratmıştır" buyuruluyor zaten. Ama Hz. Eyüp, dogal bir vesile ile, kaynak suyu ile şifa bulmuş. İlaçlar ise suni? İlaçlar uzaydan gelmiyor ki? Dünyada bulunan maddelerden yapılıyor. Kimisi bir bitkiden, kimisi bir madenden, kimisi de bir bakteriden. Ama o tabii kaynaktan bulunan madde laboratuarlarda geliştiriliyor ve doz ayarlaması yapılıyor. Mesela acı düvelek tohumunun sinüzite iyi geldi i bilinir. "Bu tohumun suyu buruna bir-iki damla damlatılırsa iltihabı söker" denir. Fakat ondaki aktif madde o kadar yogundur ki biraz fazla damlatırsanız çok aşırı bir etki yapar ve tehlikeli olabilir. Benim bir yakınım bu yüzden ölüm tehlikesi atlattı. Oysa ilaçların dozunu bünyeye göre ayarlamak çok kolaydır. Üstelik meselâ haşhaş da dogaldır ama zararlıdır ve alışkanlık yapabilir. Yine de ilaçların yan etkilerinden korkuyoruz, hem ya ilaç alışkanlık yaparsa? Aldıgınız ilaçlar bazı yan etkiler gösterebilir tabii, ona bakarsanız aspirin gibi agrı kesicilerin bile yan etkileri vardır ama, ilaç yan etkilerin pek azı tedaviyi kesmeyi gerektirecek kadar önemlidir. Yan etkiler oldugunda bunları doktorunuza haber verirseniz, o sizi bu konuda bilgilendirecek ve gerekirse doz veya ilaç degişikligi ile sorunu kolayca çözecektir. Ve bizim kullandıgımız ilaçların sadece "yeşil reçete" ile verilen özel bir kısmı alışkanlık yapma riski taşır ve zaten ben prensip olarak bu tip ilaçları hiç kullanmam. Size önerdigim ilaçlar, (tıpkı guatr ilacı, tansiyon ilacı gibi) tedavi edici ilaçlardır. Ancak bu ilaçlar da bazen uykuyu artırabilir veya tersine, azaltabilir de. Bunu ayarlamak da mümkündür. Bu hastalıklar sadece ilaçla mı tedavi edilir? Tüm psikiyatrik rahatsızlıklarda 2 temel tedavi biçimi vardır. 1-İlaç tedavisi 2-Psikoterapi. İlaç tedavisi hayli kolay bir yöntemdir ve hastaların çogunda % 70-80 kadar bir düzelme saglayabilir. Yani kişi bazen 20 günde sadece ilaç alarak, hastalanmadan önceki hâline dönebilir. Ama bu, adı üstünde, "hastalanmadan önceki hâl'dir. O duruma geri dönen kişinin bir süre sonra yeniden aynı rahatsızlıga yakalanması da mümkündür. O yüzden, gerçek ve kalıcı bir düzelme için, kişinin hayata bakış açısını degiştirmesi, yeni bir düşünce ve yaşama biçimi geliştirmesi gerekir ki, bu da ancak psikoterapi ile olabilir. Psikiyatriste gidene bazıları "deli" gözüyle bakıyorlar? Bilgisizlikten kaynaklanan yanlış bir düşüncedir bu. Oysa bize başvuranların % 80-90 gibi büyük bir çogunlu u, çevremizdeki herkeste görülebilecek şikayetlerle gelirler. Meselâ moral bozuklugu, halsizlik, gerginlik, heyecan, vesvese, korku, utangaçlık, alkol alışkanlıgı, sigara bagımlılıgı, fazla yemek yeme, cinsel problemler veya uyku bozuklugu gibi. Bunların hangisi için "delilik" diyebiliriz ki? alıntıdır
__________________ "Allah'ı dost edineni dost edineceğime, Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık yapacağıma dair Allah'a söz verdim." |
| ||||
| Efendim "Sünnet Işığında Hayat" kitabımda bu konuya açıklık getirmeye çalışmıştım. Oradaki bilgiye baktığımızda tuvalet taşı konusundaki bu titizliğin temelinde temizliğin bulunduğunu görmekteyiz. Tuvalet temizliği konusunda hadis bizlere net ikazda bulunmaktadır: - Tuvalette idrar sıçramasından kaçının. Çünkü kabir azabının çoğu idrar sıçramasından kaynaklanmaktadır! Demek ki tuvalet esnasında, elbisemizi ve bedenimizi her türlü kirlerden, hatta idrar sıçramasından temiz tutmamız gerekmektedir. Öyle ise tuvaletlerde aradığımız özellik, bu temizliği tam temin eden özelliktir. İdrar sıçratan, bedende dışkı bulaşığı bırakan yapılanma, temizlik ihtiyacımızı tam karşılayan yapılanma değildir. Konunun aslı budur. Meseleye böyle bakınca modern tuvalet taşlarının hangisi bu temizliği daha mükemmel temin ediyorsa, idrar sıçratmadan hangisi daha uzak tutuyorsa tercihe layık görülecek de o yapılanma olması lazım gelir. Peygamberimizden hem ayakta hem de yere yakınlaşarak idrar etme örnekleri verilmektedir. Demek ki her ikisinin de caiz olduğu; ancak her iki halde de esas olanın, idrarın sıçratılmaması, bedenin ve elbisenin temiz tutulması olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıdan bakınca denebilir ki, evdeki yaşlının, özürlünün, hastanın, çocuğun ihtiyacını en rahatça karşılayan alafranga tuvaletin sağladığı temizlik mühimsenmelidir. Çünkü bunda temizliği temin eden su kendiliğinden temizlik mahalline yönelmekte, idrar ve dışkı dışarıya hiç aksetmeden içeriden akıp gitmekte, ayağın bastığı zemine de hiç kirli su sıçramamaktadır. Bu farkın farkına varmak gerekir diye düşünmekteyim. Tuvalet taşlarının konma şekline gelince: Hadiste 'Şarriku! Garribu!' ikazları geçmektedir. Yani 'tuvalette ya doğuya yahut da batıya yönelin, yüzünüzü yahut da arkanızı kıbleye dönmeyin' demektir. İmam-ı Şafi Hazretleri bu tavsiyenin dört duvarla çevreli ev dışına ait olduğunu ifade ediyor. Ancak Hanefi'de ev içinde de olsa mümkünse kıbleye yönelmemelidir. Bu sebeple inşaatçıların tuvalet taşlarını kıbleye yönelik halde koymamaları,inşaat sırasında buna dikkat etmeleri gerekmektedir. Şayet kıbleye yönelik halde konulmuşsa oturanlar hafifçe yana meyletmeli, tam kıbleye yönelmiş halde oturmamalıdır. Bu da mümkün değilse mümkün olan ne ise öyle oturmanın caiz olduğunu da unutmamalı, evi terk ettirecek dini bir mecburiyet varmış gibi işi zora sokmamalıdır. Ayrıca, Peygamberimiz: - Sizden birisi, idrar ettiği yerde abdest almasın, banyo yapmasın; vesvesenin çoğu bundan meydana gelir, buyurmuştur. Bu sebeple tuvaletle, banyo, abdest yeri ayrı olmalıdır. Ancak yer darlığı gibi çeşitli mecburiyetler yüzünden tuvaletle banyolar birleşmişse dikkat edilecek husus, idrar ve diğer kirlerin zeminde kalmaması, belli yerden akıp gitmesiyle orada yıkanan ya da abdest alana (hadisin ikaz ettiği) kirlerden bir sıçrama gelmemesidir. Zannederim günümüzde gelişen tuvalet takımları iyi kullanılması halinde tuvaletlerde evin diğer bölümü kadar temiz tutulabilmektedir. Buna göre, okuyucumu yeni geldikleri evlerinde zora sokacak bir durum söz konusu değildir. Konu, söylentilerle değil temizlikle ilgilidir. Bu anlayış içinde bakınca denebilir ki, "Alafranga tuvalet temizliği daha iyi temin ediyorsa, oturanın da bir yana meylederek oturması mümkünse, bu da mümkün değilse mümkün olan şekilde oturmanın caiz olduğu da anlaşılıyorsa neden konu evi terke götürülecek kadar büyütülsün? Böyle dini bir mecburiyet yok ki?" Bence burada söylenecek son söz şu olmalıdır: - Temizliği hangisi daha iyi temin ediyorsa, tercihe layık görülen de o olmalı, kararsızlığa kapı açmamalıdır!
__________________ "Allah'ı dost edineni dost edineceğime, Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık yapacağıma dair Allah'a söz verdim." |
| ||||
Biz kardeşiz,bizde ırka dayalı ayrımcılık olamaz!.İmam-ı Malik Hazretleri'nin Muvatta'ından öğrendiğimize göre, Kays bin Mutata adında bir Arap, Medine'de sahabelerin oturduğu bir meclise gelmiş, Evs ile Hazreç kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla oturup kardeşçe sohbet ettiklerini görünce bir hayli kızmış, kızgınlığını da şu sözleriyle oradaki Araplara aksettirmişti: - "Evs ile Hazreç Peygamber'e hizmet eden Araplar. Ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyp, şu da Farslı Selman!.. Bunlar Arap değiller ki?.. Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul edilebiliyorlar? Bunlar bu eşitliğe ne zaman ulaştılar?.." Bu ırkçı ve ayrılıkçı sözler orada bulunan büyük sahabi Muaz bin Cebel'in hiddetlenmesine sebep olmuş, hemen oturduğu yerden kalkan Muaz, ırk ayrımcılığı yapan adamın yakasına yapışarak: - Seni Resulullah'ın huzuruna götüreceğim, bu söylediklerinin doğruluğunu ona soracağım. Ondan sonra seninle hesaplaşacağız. Bu ne biçim değerlendirme böyle. Arap olanları yüceltiyor, Arap olmayanları aşağılıyorsun. İslam'da böyle bir ırkı yüceltip ötekini aşağılamak var mı?.. diyerek adamı alıp doğruca Efendimiz'in mescidine götürmüş ve bulduğu ilk fırsatta da hemen sorusunu sorarak: - Ya Resulallah, demiş, bu adam için ne buyurursunuz? Biz Araplar oturmuş Arap olmayanlarla kardeşçe sohbet ediyorduk, gelip aramıza ırkçılık fitnesi soktu. Arapların üstün ırk olduğunu ileri sürdü, İranlı Selman'ı, Rum'dan gelen Suheyb'i, Habeşistan'dan gelen Bilal'i, aşağı ırktan kabul ederek Araplarla sohbete layık olmadıklarını iddia etti?.. Anlatılanları dinleyen Resulullah'ın (sas) yüzünde seyrek görülen öfkelenme işaretleri görüldü. Hemen kalkıp mühim gördüğü konularda konuşma yaptığı minberine çıkarak İslam'ın ölçüsünü anlatan ikaz dolu bir açıklama yaptı. Şöyle ölçü veriyordu ırk ayrımı yapanlar için: - Ey insanlar! Sizin Rabb'iniz birdir. Babanız, ananız da birdir! Araplık ne ananızda vardır ne de babanızda. O sadece sonradan meydana gelen dil farkından ibarettir. Bu sebeple Arap'ın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah'a iman ve itaattedir. Allah'a iman ve itaat edenler hep birlikte üstündürler. Bunu herkes böyle bilmeli, aranıza ırka dayalı üstünlük ayrımcılığı sokmamalısınız! Gariptir ki, bu hutbeyi dinleyenlerin hemen hepsi de Arap'tılar. Hiçbiri, Arap'ın öteki ırklardan üstün olduğunu iddia etmedi. Fazla olarak Arap'ın üstün olduğunu ileri sürmek isteyen adamın yakasına sarılarak oraya getiren Muaz bin Cebel de Arap'tı: - Ya Resulallah, dedi, öyle ise ne yapayım aramıza ırk ayrımcılığı fitnesi sokmak isteyen bu adama?.. Efendimiz bu soruya da, pek kullanmadığı ağır bir azarlama cümlesiyle cevap verdi. Ne dedi biliyor musunuz? - Da'hü ilennar!.. Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var! Evet, ırkçılık yapan adamın cehenneme kadar yolu vardı... Bundan dolayı İslam, bir ırkın değil, tüm ırkların dini olmuş, hiçbir kavim ve kabileyi dışarıya itelememiş, hepsini de eşit bir hukuk ile bağrına basmış, tüm ırkları kucaklayıp kardeş yapmıştır. Bunun aksini iddia edene de: - Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var! ihtarında bulunmuştur. Demek ki İslam'da din kardeşliğini bırakıp ırk ayrımcılığına sapan adamın yolu nihayet cehenneme kadar gider. Nitekim sözünü ettiğimiz ırkçı adamın yolu da oraya çıkmış, ben benim ırkımı ötekilerden üstün tutmayan dine tabi olmak istemem, diyerek sonunda mürted olarak ölmüş, yöneldiği (menfi!) ırkçılık yolu onu cehenneme çıkarmıştır... Şükürler olsun ki tarih boyunca bu ülkede hep kardeş kalmış, sonu cehenneme çıkan ırk ayrımcılığına hiç yönelmemişizdir. Evet, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Pomak, Arap... hep birlikte din kardeşiyiz. Kardeş kardeşle hep tokalaşır, kucaklaşır. Asırlarca da böyle olmuş, kıyamete kadar da böyle olacaktır. Hiçbir ayrımcı bizim Peygamberimizle başlayan kardeşliğimizi bozamaz, inançlarımızı değiştirip de kardeşi kardeşe düşman yapamaz!.. Yapmak isteyenlerin yollarının nereye çıktığı da işte böyle yaşanmış olaylarla hatırlanır, unutturulmaz
__________________ "Allah'ı dost edineni dost edineceğime, Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık yapacağıma dair Allah'a söz verdim." |
| ||||
| Zinanın cezası nedir?? Islâm hukukunda zinanin cezasi nedir? Suçlunun evli olup olmamasina göre bu ceza degi?ir mi?? Zina büyük günahlardan biridir. Âhiretteki cezasi ayridir, dünyadaki de ayri. Âhiretteki cezasi ancak kesin tevbe, istigfar ile kalkmis olur. Rabbimiz tevbe eden kimseyi, pismanlik derecesine, duydugu teessür ve üzüntünün siddetine göre afvina lâyik görür. Bu, sahsin kendi vicdanindaki duygusudur. Kullar buraya giremez. Kullarin girebilecegi yer, disa akseden durumdur. Buna göre, bir kimsenin zina ettigi dört âdil sahidin sehadetiyle sabit olursa, evli ise recmedilip, taslanarak öldürülür. Bekârsa yüz sopa vurularak ikaz edilir. Ancak, böylesine agir bir cezanin verilebilmesi için sahidlerin iki tarafin tenasül uzuvlarini iç içe gördüklerine sahidlik etmeleri lâzimdir. Bu sehadetten sonradir ki, bekârlar yüz sopayla, evliler recm ile tecziye edilirler. ? Bu cezadan ölenlerin cenazeleri yikanir, kefenlenip namazlari kilinarak normal sekilde defnedilirler. ? Recm sirasinda ilk taslari sahidlerin atmalari gerekir. Sahidler taslamaya yanasmazlarsa ceza düser, hüküm kalkar. ? Recm veya had suçu islemis olan insan, kendi kendine bu suçun cezasini veremez. Zira bunlarin cezalarini devletin basi imzalayip vermesi gerekir. Tatbikatçisi O?dur. Sahsin kendisine düsen, göz yasi döküp âhiret cezasindan afvolmaya lâyik hale gelmektir.
__________________ "Allah'ı dost edineni dost edineceğime, Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık yapacağıma dair Allah'a söz verdim." |
| ||||
| KADIN SAÇI NE ÖLÇÜDE KESİLEBİLİR?Bir muhterem okuyucum, hanımların saçlarının ucundan kesebilecekleri mevzuundaki yazım üzerine, değerli bir mektup göndermiş, mevzuu bir daha yeniden gözden geçirmemi istemekte, bir yanılma olduğu ihtimalini hatırlatmaktadır. Araştırmacı okuyucumun pek değerli bulduğum mektubunun burada zikri gerekli kısmı şöyledir: ? Kadınların saçlarının uçlarından kesebilecekleri yolundaki izahlarınız üzerine ilgili kitapları inceledim. Oralarda dikkatimi çeken hadîsler ve deliller sizi te?yid etmemektedir. Bilâkis, aksini kaydetmekteler. Meselâ, sizin verdiğiniz kaynaktan Tâc?da kadının başını (tıraş) etmesinin menedildiği zikredilmektedir. İbn-i Âbidîn?de de saçını kesen kadının, günah işlemiş olacağı, hattâ lânete bile uğrayacağı zikredilmektedir. Size itimadım vardır. İlmî mevzuları okuyucuların kolayca anlayacağı seviyeye indirerek ifade ediyorsunuz. Ancak sizin yazılarınıza bakarak saçlarını kesen kadınların da mes?uliyetlerini yükleniyorsunuz. Bu malûmatımı sizlere arzetmeyi faydalı buldum. Gerekirse mevzuyu yeniden izah edin, faydalı olur sanırım. * * * Bana öyle geliyor ki burada karıştırılan yahut açıklığa kavuşturulmasında zaruret olan bir husus var. O da şudur: ? Kadının saçını (tıraş) etmesi başka, (ucundan kestirmesi) de bir başkadır. İkisinin de hükümleri ayrı ayrıdır. Kadının saçını tıraş ettirmesi, yâni erkeğe benzeyecek şekilde kestirmesi, ensesi görünecek dereceye varan ölçüde kısaltılması, okuyucumun yazdığı hadîslerle kesin şekilde haramdır, günahtır, yapan kadın lânetlenmiştir. Bunda hiçbir âlimin ihtilâfı söz konusu değildir. Ancak tıraş değil de, kısaltmak, yâni saçın ucundan kesmek, aynı şekilde haram değildir, lânetlik fiil cümlesinden sayılmamıştır. Nitekim, okuyucumun da görmüş olduğu Tâc?daki kayıtta: ?? Eğer âdet, kadının saçını kısaltması şeklinde cereyan ediyorsa kısaltabilir, câizdir,? denmektedir. Bundan başka, hadîsin ?Askalânî?deki şerhinde de aynen şu ibare vardır ki, mes?elemizin özünü teşkil eder: ?? Kadınlara saç tıraşı yoktur. Onlara ancak kısaltmak vardır.? (c. 1, s. 316). Zaten bizim nazara vermek istediğimiz de budur: ? Kadın, erkeğe benzeyecek şekilde saçını tıraş edemez. Ama ucunden kesmek suretiyle kısaltabilir. Mes?eleye bir başka açıdan bakalım: Saç kadının ziynetidir. Bu ziyneti örtmesi, nâmahreme göstermemesi farzdır. Ucundan kesmeyip uzattığı takdirde, bugünkü küçük başörtü ve eşarplarla tam örtülememekte, böylece bir ziynetin ucundan kısaltmaya razı olmazken bir farzın terki söz konusu hale gelmektedir. Mes?eleye bu açıdan bakınca da, eşarpların altından taşmayacak şekilde kısaltmakta maslahat vardır. Uzatılan saç şayet eşarptan dışarıya sarkar da açıkta kalırsa, mahrem bir yer açıkta kalmış olacağından, namaza da mani olur, bu saç dışta iken namaz bile câiz olmaz. Bu bakımdan da, saçın örtü içinde kalması temin edilecek şekilde ucundan kesilmesinde sakınca olmasa gerektir. Demek ki, bu mevzudaki hadîsler, erkeğe benzeyecek şekilde tıraş olmalara işaret etmektedir. Erkeğe benzemeyecek azlıkta, sadece ucundan kesip kısaltmaya şâmil olmamaktadır. Şayet hiç kesmemeye delâlet etmiş olsaydı, Tâc?da ?âdet kesme üzere cereyan ediyorsa, kesmesi câiz olur? kaydı olmaz, ayrıca ?Askalânî??de de ?kadınlara tıraş olmak yoktur. Ancak kısaltmak vardır? hükmü konmazdı. Hem tesettür kolaylığı, hem de sıhhî bakımdan tercih edilen saç kesmeye ait bilgim budur. Mes?eledeki iki cihet ayrılırsa, yanlış anlamalar da önlenir sanırım.
__________________ "Allah'ı dost edineni dost edineceğime, Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık yapacağıma dair Allah'a söz verdim." |
| ||||
Kendini büyük gören küçülür,küçük gören de büyür.İslam'dan bizler nasıl ölçüler alıyoruz, bizden öncekiler nasıl ölçüler almışlar bir bakalım mı? Bakalım, diyorsanız buyurun sözü uzatmadan bizden öncekilerin aldıkları büyüklük küçüklük ölçülerine, ihlas anlayışlarına bir göz atalım. Oturmuş insandaki büyüklenme ve tevazu duygusundan söz ediyorlardı. Bu sırada biri Aişe validemize konuyu şöyle sordu: - Valide dedi, bir insanın büyüklerden biri olduğu nasıl anlaşılır? Şöyle cevap verdi Aişe validemiz: - Ne zaman kendini küçüklerden bilirse o zaman!.. -Ya küçüklerden biri olduğu nasıl anlaşılır? - Ne zaman kendini büyüklerden görürse o zaman!. Evet, kitaplık çapta bir büyüklük-küçüklük ölçüsü. Onun için atalarımız: Kendini küçük gören büyür, büyük gören de küçülür, demişlerdir. Büyük müçtehitlerimizden Ahmed bin Hanbel (H. 241), Bağdat'ta pazardan dönüyordu. Onu elinde pazar çantasıyla gören biri koşarak gelip çantasını taşımak istedi. Vermek istemeyince de ısrar etti: -Efendim bizim vazifemizdir büyüklerimize hizmet etmek!.. Ahmed bin Hanbel Hazretleri şu karşılığı verdi: -Biz kendimizi çantası taşınacak büyüklerden bilirsek bu kibir olur, küçüklük işareti sayılır. Bu sebeple bizi büyüklerden bilmek size sevap getirse bile bize günah kazandırır. En iyisi, kendimi, çantası taşınacak büyüklerden biri olarak görmeyip kendi yükümü kendim taşımalıyım. Çünkü mahşerde de herkes kendi yükünü kendisi taşıyacak, kimse kimsenin yükünü yüklenmeyecektir!.. Hayatı boyunca da kendi yükünü hep kendisi taşıdı, kimseye yükünü yüklemedi. Bu konuda bir örnek de benim ilk hocam Gönenli Mehmet Efendi'den vereyim (vefatı: 1991). Elini öpmek isteyenlere asla el vermez, üstelik çıkışarak söylenirdi: -Benim elimi öpeceğine kendi elini öp! Çünkü derdi, benim elimi öpme tevazuuna sahip olan insanın eli öpülür. Öyle ise sen kendi elini öp! -İyi ama dediler, biz büyüklerimizin elini öpmek isteriz. -Siz dedi, bizi büyüklerden bilirseniz sevap alırsınız; ama biz kendimizi büyüklerden bilirsek günaha gireriz. Çünkü kendini büyüklerden bilen kibirleniyor demektir. Kibirlenen adam büyüklerden olamaz, küçüklüğün delili olur kendini büyük görmesi.. Şam'ın ileri gelen âlimlerinden İbn-i Muhayriz (vefatı: 99), alışveriş için kimsenin dikkatini çekmeden bir mağazaya girmiş, alacağı malları seçiyordu. Geriden biri kendisini fark edince hemen mağaza sahibine yaklaşıp haber verdi: -Vitrindeki mallara bakan şu zat Şam'ın büyük din âlimlerinden İbni Muhayriz'dir. Ona ucuza ver!. Bu tanıtımı duyan İbni Muhayriz, kitaplık çaptaki ikazını şöyle yaptı: -Biz buraya paramızla mal almaya geldik, dinimizle değil! Bizim ilmimiz İslam'ı doğru yaşamak içindir, ucuz mal almak için değil.. Lütfen herkese nasıl satıyorsanız bize de aynı fiyattan satış yapın, ilmini menfaatine alet eden din adamı durumuna düşürmeyin bizi!. Son örnek de tasavvuf alimi Yah |