Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu
Geri Dön   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Genel > Hukuk Bölümü
Duyuru

Hukuk Bölümü Adli olaylar ve sorunların karmaşık teferruatı, soğuk duvarlı mahkemelere intikal etmeden sıcak bir ortamda yardıma açılsın isteyenler için uygun bir bölüm.

Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
  #1 (Daim)  
Eski 08.09.07, 19:13
adnan_18 - ait Avatar
Forum Vekili
 
Üyelik Tarihi: 23.08.07
Şehir: ist
Yaş: 19
Mesajlar: 5,137
Karizma Puanı: 560
adnan_18 has a reputation beyond reputeadnan_18 has a reputation beyond reputeadnan_18 has a reputation beyond reputeadnan_18 has a reputation beyond reputeadnan_18 has a reputation beyond reputeadnan_18 has a reputation beyond reputeadnan_18 has a reputation beyond reputeadnan_18 has a reputation beyond reputeadnan_18 has a reputation beyond reputeadnan_18 has a reputation beyond reputeadnan_18 has a reputation beyond repute
Lightbulb Adetullah (İlahi Kanunlar) daki İstisnaların Hikmeti

İnsanı îman ile mükellef kılan ve onu bu maksad ile dünyaya gönderen Cenâb-ı Hakk, beşerin içinde yaşadığı alemi de adetullah denilen birtakım ilâhî kanun ve kaidelere tabii kılmıştır. Mesela, güneşin doğup batması, gündüz ve gecenin birbirini takib etmesindeki intizam gibi ilâhî tayinle olan bu gibi hususlar, asla değişmez ve değiştirilemezler. Aslında sihir ve manyetizma gibi harikalar da, adetullah dediğimiz kanunlardan bir kısmının kullanılmasıyla gerçekleşir. Bu alemdeki ahenk, adetullahın istikrarına bağlıdır. İdrak ve iz'anla techîz edilmiş olan insanoğlunun, sırf bu ilâhî nasîblerle hakîkate ulaşması mümkün ise de bazen gaflet sebebiyle hakîkate ulaşması güçleşir. Bu takdirde, beşeriyyeti Hakk'a davetle mükellef bulunan peygamberlerin muvaffakiyeti için Mevlâmız, kendi ta'yin ettiği kanunlarla îzahı Kâbil olmayacak surette tecelliler zuhur ettirir. Peygamberlerin mucize suretiyle ortaya koydukları harikalar, işte bu keyfiyetin netîcesidir. Ki bu da, aklı kifâyet etmeyen ve inat yoluna sapmış olanların mutlak mazeret yolunu kapatmak içindir.
İnsan nezdinde âdetullaha sığmaz gözüken bu gibi tecelliler, Rabbin beşeriyete büyük yardımı ve ikramıdır. Bundan dolayıdır ki, peygamberler vazîfelerini görürlerken büyük bir imkansızlığa maruz kalmadıkça bu yola baş vurmamışlardı. Onların varisi olan veliler de, kendi salahiyet ve iktidarları nisbetinde aynı zaruretle keramet gösterirler. Ancak aslolan keramet değil, istikamettir. Zîra keramet, bir ibadet değildir.
Bu hususta sayısız örnekler verilebilir:
Hz. Mûsâ'ya îman eden kavme sıptî, îmansız Firavun kavmine ise kıptî denir. Firavun ve kıptî kavminin sıptilere zulmü, Kızıldeniz'de boğulup helak olana kadar devam etti.
Hz. Mûsâ'nın mucizelerinden biri de, asasını Nil nehrine vurması ve Nil'in suyunun kıptilere kan haline gelmesi idi. Nil, sıptiler içerken ve kullanırken aslî berraklığını muhafaza ediyor, kıptilere ise kan oluyordu.
Mevlânâ (k.s.), sıptî ile kıptî arasındaki bu manevî farkı şu sekide anlatır:
"Bir kıptî hararetten kavrularak bir sıptî'nin evine geldi. Dedi ki;
" Ben senin dostun ve akrabanım. Bugün ise sana şiddetle muhtaç haldeyim."
"Kendin için Nil'den bir tas su doldur da bu eski dostun senin elinden su içsin.'"
"Kendin için doldurursan, içindeki kan olmaz. Saf ve sihirden azade olur, diye uzun uzun yalvardı. Sıptî, kıptînin mucizeyi idrak etmesi için Nil'den bir tas su doldurdu. Ağzına götürüp yarısını içti. Tası kıptî tarafına eğdi ve: "Haydi iç! " dedi.
"Kıptî, sevinerek ağzını uzattı, lakin su kıpkızıl kan oldu. Bunun üzerine sıptî, tası kendine çevirdi. Kan, tekrar saf su haline döndü. Kıptî öfkelendi. Hiddeti geçinceye kadar oturdu. Ve sıptîye döndü:
"Ey kardeş! Bu düğümün çözülmesi nasıl olur? Bunun esrarı nedir? dedi"
Sıptî:
"Nil'in bu tatlı ve berrak suyunu ancak Mûsâ'nın dînine inananlar içebilir. Sen de Firavunluk yolundan ayrılıp Mûsâ yoluna girersen ancak bu suyun berraklığına ve lezzetine kavuşabilirsin!" dedi.
Sıptî, kıptîye nasîhata devamla;
"Ay ile sulh halinde olabil ki, mehtabı göresin'' (Burada aydan maksat, Hz. Mûsâ (a.s.), mehtap ise, peygamber mucizesidir.)
"Allah'ın has kullarına karşı kinin, seni kör ve sağır ederek arana binlerce perde germiş "
"Sapıklık ve küfür vadîsinde körü körüne dolaşıyor, hakîkate ama oluyorsun''
"Dağ gibi küfrünü istiğfar ile erit ki, hidâyet bulasın! O zaman marifeti bulanların kadehinden sen de nasîbini alırsın!"
"Allah (c.c.), Nil suyunu kafirlere haram edince, sen bir hile ile, yani beni vasıta kılarak onu nasıl içebilirsin?"
"Ey kıptî, Nil'in haddine mi? İlahî emri terketsin de kafirlere su olsun"dedi.
Mevlânâ (k.s.), cemâdâttan, yani cansız zannedilen eşyadan gelen musîbetlerin kuru bir tabiat hadisesi olmayıp, ilâhî tanzîm ve ilâhi emir ile şekillendiğini ve idrak sahiplerine bir ibret tablosu olduğunu şu beyitleri ile îzah eder:
"Nil nehri ve Kızıldeniz, Allah'ın emri muktezasınca Mûsâ (a.s.) ve tabilerine yol vermiş; Firavun ve askerlerine ise, o yolu kapayıp helak etmiştir"
"Böylece Cenâb-ı Hakk, şuursuz zannedilen Nil ve Kızıldeniz'e onlara has bir idrak verir de, Mûsâ (a.s.) ile Firavun'u ayırt ederler"
"Buna muKâbil aklı olan Kâbil, bu aklın aczi sebebiyle isyana düşüp adeta akılsız ve idraksiz bir hale gelir. Katlettiği kardeşinin cesedini ne yapacağını şaşırır"
Kâbil, kadın yüzünden salih kardeşi Habil'i katleder. Cesedini ne yapacağını bilemez. Sonra ölü bir kargayı, diğer bir karganın toprağı kazıp gömdüğünü görür.
"Yazık bana! Bir karga kadar dahî olamadım!" der.
"Akıl, ilâhî terbiye ile mü'minlere yağmur gibi rahmet olur da, lakin ilâhî gazaba, sille-i Rahmanî'ye müstehak olana damlası düşmez!"
"Bu hal, peygamberlerin mucizelerinde mütemadiyen görülür. Onlar, tasa ve asaya ruh verirler"
Ebû Cehil'in elindeki taşlar, Peygamber'imizin mucizesi olarak lisana gelmiş:"Lailâhe illallah, Muhammedü'r-Rasûlullah!" demiştir.
Asa ise, Hz. Mûsâ'nın elinde ejderha olmuş, Firavun'u korkutmuş ve sihirbazların ortaya attıklarını bir anda imha etmiştir.
Devamla Mevlânâ (k.s.) buyurur:
"O halde, diğer cemâdâtı, yani cansız zannedilenleri de bu zikreden taş parçaları ve asa ile kıyas et!"
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.), beraberinde Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali (r.a) olduğu halde Uhud'a çıkmışlar idi. Uhud, üzerindeki bu manevî şahıslardan dehşete gelerek sallandı. Efendimiz (s.a.):
"Sakın ol ey Uhud! Üzerinde bir nebî, bir sıddîk ve iki şehîd var!" buyurdu
Mevlânâ (k.s.) lisan-ı hal ile cemâdâtı konuşturur. cemâdât derler ki,
"Biz Allah'ı biliriz ve O' na itaat ederiz. Tesadüfi ve abes olarak yaratılmamışızdır."
"Biz bütün cemâdât, Kızıldeniz'e benzeriz. Zira o, batırıp boğacağı Firavun ve kavmini, Allah'ın yardımıyla Hz. Mûsâ (a.s.) ve kavminden ayırdetti."
"Keza, asî Karun'u yerin dibine geçirip helak eden de biziz!"
"Bizi ay gibi farzedin ki o, Allah Rasûlü'nün işaretini ve emrini işitince hemen yarıldı ve semada iki parça göründü"
Muhiddîn A'rabî Hazretleri buyurur:
"Bütün varlıklar kendi haline mahsus bir surette Allah'ı zikrederler. Yalnız onların bu halleri birbirinden farklıdır. En alt derecede cemâdâttır. Yani taş, toprak, su, madenler v.s gibi cansızlar alemidir.
Enbiya sûresi, âyet 79'da:
"Kuşları ve tesbîh eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik. (Bunları) yapan da biziz" buyurulur.
Cemâdâttan sonra nebatat gelir. Bunların su, hava ve güneş gibi birtakım ihtiyaçları vardır. Cemâdâttan daha mütekamildirler. Toprağı emip aldıkları birtakım kimyevî maddeleri, ilâhî tayinle terkib edip rengarenk çiçekler, yapraklar ve meyveler vücuda getirirler.
Sonra hayvanat gelir. Bunların hayatî fonksiyonları nebatattan daha mütekamildir. Bundan dolayı ihtiyaçları çoğalmıştır.
İnsanın ise, zevalde de kemalde de ufku daha geniştir. Bu, onun îman teklifine muhatab olmasının tabiî bir neticesidir. Gerçekten insanı benlik, hayalat, havatır, dünyevî ihtiraslar, devamlı gaflete sevk eder. Nitekim Hacc sûresi âyet 18'de buyurulur:
"Görmez misin ki, göklerde ve yerlerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların bir çoğu Allah'a secde ediyor!"
Bu âyet-i kerîme, yukarıda geçen dört sınıfın halini durumlarına göre tavsif ediyor.
Demek ki canlıdan cansıza bütün alem, ilâhî bir tanzîme tabidir. O derecede ki, peygamberler bile, ancak kendilerine bahşedilen ilâhî tasarruf kadar gaybe muttali olabilirler. Şeyh Sadî Gülistanı'nda der ki:
"Bir kişi Hz.. Ya'kûb'a:
"Ey kalbi münevver, akıllı peygamber! Yusuf'un gömleğinin kokusunu Mısır'dan gelirken duydun da, neden yanıbaşındaki kuyuya atılırken onu görmedin?" der.
Yakup (a.s) cevaben:
"Bizim bu hususta nail olduğumuz ilâhî nasîb, çakan şimşekler
__________________
"Allah'ı dost edineni dost edineceğime,
Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık
yapacağıma dair Allah'a söz verdim."

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Geri Dön   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Genel > Hukuk Bölümü


Konuyu görüntüleyen(ler): 1 (0 üye ve 1 ziyaretçi)
 
Konu Seçenekleri
Modları Göster

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Okuduğunuz Konuya Benzer Konular
Konu Konuyu Açan Forum Cevaplar Son Mesaj
'Yedi'nin Hikmeti... Sezen Konusuz Konular 9 07.04.08 13:23
Örtünün Hikmeti -*Kuzey*- Hikayeler, Olaylar ve Yazılar 1 17.06.07 10:55
Ağızdaki Taşın Hikmeti Oﯼmαп Aĝα İbretli Hadiseler 3 06.06.07 14:29
Bir Hikmeti vardır KuRt BeY İbretli Hadiseler 2 29.03.07 21:17


Şuan saat: 01:37 .


Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0