| Bir Yol Hikayesi “BİR YOL HİKAYESİ” Üsküdar sahil yolundan Harem istikametine yol alıyorum yavaş yavaş. Elimde çantam, gözümde deniz. Denizin havasıyla beraber dalgaların sıçrattığı damlalar yüzüme çarpıyor. Yavaş ama kararlı adımlarla ilerliyorum. Bu yol uzun ama güzel. Denizde vapurlar, arkalarında havaya atılan simitleri kapma telaşındaki martılar. Balıkçı tekneleri balık avında. Birikmişler Beşiktaş açıklarına. Üsküdar’ın o huzurlu havasını hissederek ilerlerken İstanbul bir başka.İstanbul, Üsküdar da bir başka.Sahilde dalgalar ve rüzgar hissettiriyor İstanbul’u bana.Sarayburnu, Kızkulesi, Dolmabahçe ve Avrupa. Martı olsam İstanbul’da yarışsam vapurlarla Yaşasam İstanbul’u bütün renkleriyle Boğaz’da Fakat bugün İstanbul’u hissedemiyorum. Bugün onu düşünüyorum. İnsanlar, arabalar, bisikletler geçiyor yanımdan vızır vızır ama ben fark etmiyorum. Çünkü uzaklardayım. Her zamanki gibi ağzımda efkarlı bir türkü, hem de eskilerden. Gidiyorum düşüncelerim her an onda. Ona varabilmek sağ salim. Onu görebilmek ve ona kavuşabilmek. Ayrılığa son vermek, hasretleri dindirmek… Farkında olmadan otobüs garına gelmişim. Otobüsün kalkmasına 2 saat var. Sahildeki taşlardan birine oturuyorum kolumun altında çantam. Yine gözümde deniz ve denizde o var. Aklıma cebimdeki çekirdekler geliyor. Çıkarıyorum ve yemeğe başlıyorum yavaş yavaş. Martıların çığlıkları, otobüslerin kornaları, arabaların motor sesleri ve insanların gürültüsü birbirine karışmış. Ama ben hiçbirini duymuyorum. Çünkü onu düşünüyorum. Denizin kokusu, egzos kokusu birbirine karışmış ama ben hiçbirini hissetmiyorum çünkü onu kokluyorum. Tam dört sene dile kolay. “Ayrılık bitiyor” diyorum ve rahatlıyorum. Derin bir nefes ve acı bir öksürük…arabaların egzos dumanı genzimi yakıyor. Güneşi emmekte bulutlar ufukta. Yakamozlar erimekte dalgalar arasında. Vücudum ağırlaşıyor birden. Gözlerim güneşle beraber batıyor ve gözlerimde gece oluyor. Birden dirseğimin taşta olduğunu hissediyorum. Dönüyorum, çantam yok. Etrafa bakıyorum; yok. Sağa sola koşuyorum ama nafile; yok. Çantam gitmişti. Daha doğrusu çalınmıştı. Bu kadar aptal olduğuma inanamıyordum. Ama içimde bir ferahlık. Bilet hala cebimdeydi.Çantam gitmişti ama ben de hala ona gidebilirdim. Bakıyorum otobüsün kalkmasına yarım saat var. Gara giriyorum. Peron 24, 23, 22 ve 21. Evet burası ve işte ikimizin köprüsü otobüs orada. Otobüsün içi ve kapısı kalabalık. İnsanlar valizlerini, çantalarını ve kendilerini yerleştirmek için çabalıyorlar. Ben kenara çekiliyorum. “Kalabalık dağılınca binerim” diye düşünüyorum. Geri geri giderken ayağım takılıyor ve ufak bir hava seyrinden sonra iniş takımlarını açamadan yere düşüyorum. Sonuç incinmiş bir bacak ve kirlenmiş bir pantolon. Bir de insanlar bana bakıyor. Görülmemiş bir olay gibi… Başım önde ayağa kalkıyorum. Üzerimi mendille silerken bu sefer dikkatli bir şekilde geri çekiliyorum. Yolda değiştiririm diye düşünürken çantamın çalındığı aklıma geliyor.Başım yine önde. Düşüncelere dalıyorum. Buraların havası değişik bir haz veriyor bana. O koku, egzos dumanı ağır basıyor olsa bile; insanların konuşmaları ve ayrılık sözleri, gürültülü olsa bile bende güzel duygular oluşturuyor. İçime bir ferahlık veriyor. Bu eskiden beri böyle. Sanırım sonunda bir yere veya birisine kavuşulacağından. İnsanlar kendi aleminde. Kimi yerleşmeye çalışıyor, kimi son kontrollerini yapıyor. Asıl bu dünya yolculuğu için ne yapıyorlar acaba? Hazırlanıyorlar mı o kaçınılmaz sona? Asıl ulaşılması gereken varlığa? Otobüs için son anons yapılıyor. Dikkatli bir şekilde otobüse ilerliyorum. Yine etrafta insanlar ve gürültüleri, araçlar ve motor sesleri. Ama ben yine hiç birini duymuyorum. Çünkü ona gidiyorum. Otobüste otururken dışarıda olduğu gibi beni etkileyen, içimde bir şeyler kıpraştıran bir hava, başka bir güzel hava. Geriye yaslanıyorum, başım camda. Gözümde insanlar. Kimi el sallıyor, kimi gözyaşlarını siliyor sanki bir daha kavuşamayacakmışlar gibi, sanki onun el sallaması gibi… O da buraya gelirken el sallıyor ve ağlıyordu. Hem sevinç hem de ayrılık gözyaşları. Üniversiteyi kazanıp iyi bir eğitim almamı çok istiyordu. Ben de bu görevi yerine getirmiş olarak bir zafer edasıyla ona gidiyordum. Nihayet hareket, yavaş yavaş. Şimdi Niğde yolunda, onun yolundayım. Gidiyorum yavaş yavaş düşmüşüm bir yola Kavuşmak isterim onun güzel kollarına İçimdeki ferahlık kat kat artıyor. Gözlerim kapalı onu düşünüyorum. Birden dürtülüyorum, otobüsün çay servisi. Çay biraz heyecanımı alıyor. Uyuyayım diyorum daha çabuk varırım. Rüyalar alemindeyim. Yemyeşil dümdüz bir ova, karşımda ise o. Ona koşuyorum bütün gücümle, bütün varlığımla. Kucağını açmış “Gel!” diyor bütün kalbiyle. Gözlerinde deniz, saçlarında güneş; yüreği sıcacık sevgi dolu, kolları, yumuşacık şefkat dolu ve ben oradayım. Kollarında ve yüreğinde. Elleriyle başımı okşuyor. Sonra “Bana geleceksin, bana varacaksın” diyordu ki, büyük bir gürültü... Gözlerimi açıyorum hastanedeyim. Alkollü şoför, hatalı sollama ve kaza... Sonuç 12 umut dolu can ve 20 yaralı. Üzülmüyorum çünkü hala ona kavuşabilirim. Yanımda kazayı duyup gelen akrabalarla bu sefer daha güvenli bir şekilde yine“Hayatımın en uzun, hayatımın en kısa, hayatımın en yaşlı, hayatımın en genç, hayatımın en güzel, hayatımın en kötü yoluna” düşüyorum yavaş yavaş. Şimdi Aksaray’a giriyoruz. Sarı deniz misali tarlalar, dümdüz çayırlar ve Hasan Dağı. Sürüler geçiyor yanımızdan. Fedakar Anadolu insanı çalışıyor tarlalarında. Güneş tepemde parlıyor; o, güneşte. Köye yaklaşıyoruz. 10 km., 5 km., 1 km. ve köydeyiz. Kalbim fırlayacak gibi atıyor; güm, güm, güm... Evin önünde duruyoruz, iniyorum ve kapıya ilerliyorum yavaş yavaş. İçeri giriyorum ve büyük an. O karşımda. Aynı rüyamdaki gibi koşuyorum kollarına… “Hey arkadaş, ateşin var mı?!” diyor kulağımda bir ses.Gözlerimi açıyorum karşımda deniz.Sese bakıyorum.Adamın biri sigarasını gösteriyor.”Ateş, ateş!” diyor. Sersemce kafa sallıyorum. ”Eyvallah” diyor, gidiyor. Bakıyorum çantam yanımda, bilet cebimde. Olamaz bu bir rüyaymış inanamıyorum. Beynimin bana acı bir oyunu. Hava kararmış hemen saate bakıyorum. Harekete onbeş dakika var. Bu sefer koşuyorum.Hızlı hızlı ama dikkatli; rüya aklımda çünkü. Beklemeden otobüse biniyorum ve gidiyorum. Ona. Nihayet Niğde’deyim. Köyümüze giden minibüslere biniyorum. Köylülerle hoşbeş ederken köydeyiz. Meydanda iniyorum kahvenin yanından sokağa sapıyorum. Cami duvarını ve camiyi geçiyorum. İşte onun mekanı. Duvar kenarındaki çiçeklerden itinayla topluyorum. Kalbim atıyor hızlı hızlı. Ona yaklaştıkça ayaklarımın bağı çözülüyor. Düşünsenize dört yıllık ayrılık hüznü, ne demek. Kapıdan giriyorum. Elimde çiçekler daracık toprak yolda ilerliyorum. İşte o karşımda mahzun mahzun yatıyor. Başında bir selvi ağacı üstünde iki zambak, etrafında bir sürü çiçek ama o hepsinden daha güzel. Ona doğru ilerliyorum. Gözlerimde iki damla yaş ve arkası geliyor yavaş yavaş. Etraf sessiz ben ise çaresiz. Çiçekleri üstüne koyuyorum, toprağını öpüyorum ve “Ben geldim anneciğim” diyorum. “Ben geldim”. Sanki bana gülümsüyordu ve“Hoş geldin” diyordu. Her ne kadar toprağın altında olsa da. Mezar taşında dediği gibi ruhuna fatiha okuyorum. Çantamdan diplomayı çıkartıyorum, okul birincisi. Başımı okşamak ister gibiydi. Ben de onu öpmek... Ama aramızda kara toprak... Ağlıyorum hıçkırıklara boğularak. Toprağını tekrar tekrar öpüyorum, kokluyorum. İstemesem de içim kan ağlasa da ayrılma vakti... Ama bu defa kısa süreli. Çünkü artık hep onun yanında olacağım. Onu ziyarete geleceğim. Birden aklıma rüyadaki sözü geliyor ”Bana geleceksin, bana varacaksın” ki bende ona geldim. Saatler olmuştu fakat bana sadece dakikalar geçmiş gibi geldi. Kalkıyor ve el sallıyorum, otobüs garında olduğu gibi. Dönüyorum geldiğim toprak yoldan yavaş yavaş. Çıkıyorum yolun son noktasından, yani mezarlıktan. Başım önde, gözümde yaş ve aklımda o. O an acı bir ses. Gözlerimi açıyorum. Göğe yükseliyordum. Aşağıda bir arabanın önünde kanlar içindeki cansız bedenimi gördüm. Trafik canavarı dört sene önce onu benden almıştı; şimdi beni ona götürüyor. Ben sevinçten ağlıyorum, haykırıyorum kimse duymasa bile. Ve kulağımda son bir ses “Bana geleceksin, Bana varacaksın”. EMİN ESMER |