Yine Ben.. -*Kuzey*- Zamansız bir ölüm gibi gelip, beklemeden ruhumu terk eden, terk ederken ruhumu da alıp götüren bir gerçektin. Oysa ki adına sarfettiğim satırların mürekkebi soğumamıştı daha. Soğumayacakta. Her gidenin ardından birkaç satır daha eklenecek daima. Karanlığın içinde bilinçsiz ve yapayalnız, adeta bozguna uğramışçasına koşuşturmalara benzettim seni. Maziye ithaf edercesine bende koştum durmadan, düşeceğimi bile bile sonunda bu uçurumdan. Masallar yazdım üstüne üstlük. Geceye, periye, güneşe, tebessüme, düşlere doğru giden alaca renkte masallar. Hep iyi sonla bitecek diye başlayıp bir sona kavuşturamadan. Uykusuz geçen onca geceme inat, şansıma güvenerek bir kez daha karar veriyordum ve sözlerimi tutmaya ant içiyordum her seferinde. Uğursuzluğun başıma bela olacağı anları bile öylesine iyi hesap etmiştim ki. Herhangi bir sorun çıksa ne aldığım bir ders, ne de bir önlemim mevcuttu yanımda. Sadece sesleniyordum sesimin dalga dalga yayılmasını dinlemenin verdiği o tarifsiz heyecanla. Azrail’e sesleniyordum kimi zaman rest çekmek babında. Kimi zamanda ruhları duysun diye, yıkılmadığımın gösterişini yaparca sesleniyordum çarpa çarpa yine bana döndüren sıvası dökük mavi duvarlarıma. Sönük bir mumun ne kadar faydalı olduğuna ve olabileceğine dair tezlerimin arasında kaybolmuş, unutulmuş birkaç damla sihre bedel sayfalar göze hoş gözükmekten ziyade anlamsızlığın dik alasını temsil ediyorlardı. Yediğim darbelerin üzerine bir bardak soğuk suyu ufacık bir pansumanı dahi çok gören, benden öte benden ibaret yaramaz çocuklarımla boğuşup durdum ümitsizce. Ya hiç olmayacaktı bu karanlık koridordan çıkış, yada bir adım ötemdeydi savaş ya da barış.
Ellerimi sargılar içine hapsetmiş yaralarımdan, bir türlü iyileşmek bilmeyen inatçı kan kayıplarına doğru yol alıyordum inceden inceye. Oysa ne bir çığlığın gürültüsü ne de bir doğum sancısının karmaşıklığı vardı karşımda. Bendim yine ben. Kendimle baş başa kalan ama bundan kendimden çok daha fazla korkan ben, endişe ve tereddüt saldırılarının önüne karton siperler inşa ediyordum. Doymak nedir bilmiyordum, cürümüme bakmadan ateş olup kavurmaya, gözlerim kör oluncaya kadar sonsuzluğa atılmaya ve her şeye herkese kafa tutmaya çabalıyordum. Hangi çaba yeterli oldu bugüne kadar? İşte bu soruydu boğazımı düğümleyen. İşte bu anlardı beni parça parça böldürüp en ağır işkencenin altında öldüren. Mahzen duvarlarının ardına hapsettiğim benliğim ne benden bir parça alabiliyordu istediği gibi ne de özgürlüğüne kavuşup kurtulup gidebiliyordu. Sadece etrafına boş bakışlar atmakla yetiniyordu son zamanlarda. Yine zamana yenik düşüyordu annemim hediyesi solmasın dediği çiçekler
1 Mart 2008 9.30
-*Kuzey*-
__________________ Tek İmza
-*Kuzey*- |