Daha çok, her biri birer öykü anlatan kadın yüzleri ile tanınan Nuri İyem, Türk resminin sıra dışı karakterlerinden biriydi.
İmgenin, zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi arzulanan bir yanılsama olduğunu bilen tüm ressamlar gibi, Nuri İyem de varoluşunu keskin bir gözlem ve hayal gücü birlikteliğine adar. Geleceğe uzanmaya çalışan bir imge avcısı olarak kendi zamanını bir sismograf titizliğiyle kaydeder, görünüş dünyasını fazlalıklarından arındırır, resmin tıpkı kutsal bir ikon gibi sembolik bir yeterlilik taşıyacağına inanır. Onun sanatının bel kemiğini, katıksız bir gerçekçilik, baskıya dönüşen otoriter görüşle mücadele ve ne olursa olsun kendi ayakları üzerinde yükselme isteği oluşturur. Hayat tarzı ve onunla özdeşleşen resim üretimi bağlamında, Türk resminin sıra dışı karakterlerinden biridir İyem. Türkiye’de, kendi kaderini kendi tayin eden bağımsız ressam tipinin onunla birlikte şekillendiğini iddia etmek hiç de yanlış olmayacaktır.
TUVALDE YAŞAMIN ÇİZGİLERİ
1915 yılında İstanbul’da doğar Nuri İyem. 1918’de annesi ve ablası ile birlikte Cizre’de bulunan babasının yanına gider. 1922’de ise, kendi sözleri ile ona anne ve babasından daha yakın olan ablasını kaybeder. Cizre’de tropikal sıtmaya tutulmuşken, günaşırı nöbetlerinde gözünü her açtığında gördüğü o yüzü yıllar sonra resimlerinde tekrar keşfeder. Sanatçının ismiyle özdeşleşecek olan bu yüzler, esasen yitirilişin ve tekrar keşfedişin öyküsüdür.
Hayatı boyunca bir kara kule gibi önüne dikilen Güzel Sanatlar Akademisi ile 1933 yılında tanışır Nuri İyem. Öğreniminin ilk yılını Nazmi Ziya Atölyesi’nde tamamlar, ilerleyen yıllarda yakın dostu olacak olan Ahmet Hamdi Tanpınar’dan teorik dersler alır. 1937’de birincilikle mezun olduğu bu okula (Ragıp Gökcan ile birlikte) 1940 yılında Leopold Levy yönetiminde açılan Yüksek Resim Bölümü’nde çalışabilmek için geri gelir. Fakat artık cüssesi ve endamıyla bir adam, sanata bakışıyla bir ressam olmuştur. Nitekim bir yıl içerisinde toplumsal gerçekçi sanat anlayışını savunan bir grup arkadaşıyla birlikte Yeniler Grubu’nun kuruluşunda yer alır. Avni Arbaş, Agop Arad, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Kemal Sönmezler, Selim Turan, Fethi Karakaş, Ferruh Başağa, Mümtaz Yener gibi isimlerin yer aldığı grup, Beyoğlu Matbuat Müdürlüğü Salonu’nda açılışını bir balıkçının yaptığı ‘Liman’ konulu bir sergi ile kendisini sanat kamuoyuna tanıtır. 1944 yılında ise, adını akademi tarihine yazdıracak bir başarı sergiler İyem. Yüksek Resim Bölümü’nün yarışmasını ‘Nalbant’ adlı yapıtı ile kazanarak, ikinci kez akademiden birincilikle mezun olur. 1946’da ise Fethi Karakaş ve Ferruh Başağa ile birlikte Asmalımescit Sokağı’nda bulunan S. Önay Apartmanı’nın çatı katında ortaklaşa bir resim atölyesi kurar. Bu atölyede ders alan öğrenciler ilerleyen yıllarda ‘Tavanarası Ressamları’ adıyla bir grup kuracaklardır.
“RENGİN VE DOKUNUN ŞİİRİ”
1940 sonları İyem için toplumsal gerçekçiliğin soyut bir sanat anlayışına evrildiği yıllardır. Bugün için bile sanat tarihi çevrelerinde ilginç bir tartışma konusu oluşturan bu yönelim, sol görüşlü bir sanatçının dönemin politik sahnesinden ayrılması ve kendi içine kapalı bir dünyaya yönelmesi olarak adlandırılır. Oysa İyem, pek çok röportajında bu yönelimin iki nedeni olduğunu söyler: İlki, dönemin tek mutlak gücü olan akademinin savunduğu sanat anlayışı ile zıtlaşmak, yani soyut sanatı ilericilik görerek akademinin geri kalmış figür resmi anlayışının önünde yer almak; ikincisi ise, resim sanatının biçimsel değil içeriğe dayalı bir yapısı olduğuna inanmak. İyem’e göre resim sanatında önemli olan şey, yapıta can veren bir özün ve içeriğin varlığıdır. Boyanın maddesel olarak ön planda tutulduğu, geometrik bir kompozisyon anlayışı üzerine yükselen bu resimler, dönemin soyut sanat anlayışı içinde yenilikçi ve deneysel bir karakter sergilemektedir. İyem’in özellikle 1960 ortalarında gerçekleştirdiği, tek bir rengin varlığını gösteren monokrom resimleri ise, kanımca onu doğal bir gelişim olarak soyut sanatın en uç noktasına taşımaktadır. Sadece siyah renk ile oluşturulmuş bir resmini anımsıyorum İyem’in. Siyah renkten başka hiçbir şeyin temsil edilmediği bu resimde derin bir karanlık ve bireysel kayboluşun izlerini görmek mümkün.
“HER YÜZ BİR ÖYKÜ”
Nuri İyem, 1960’ların sonlarına doğru figür resminin temsil gücüne tekrar dönüş yapar. Bu sefer, adıyla özdeşleşecek olan kadın portreleri ile izleyicinin karşısına çıkar.
Tanpınar’ın, “bir heykel kadar sımsıkı, yeşil mehtap aydınlığı kadar zarif, geçmiş zamanın havasını içinde taşıyan eski fresk ve ikonalar kadar yalın” dediği bu kadın yüzleri, aslına bakılırsa onun politik dünyasının izleriyle yüklüdür. Köyden kente göçün yoğunlaştığı, bireye ait sosyal hakların kadınlar aleyhine işlediği bir dönemin ürünüdür bu yüzler. Mahur, çekingen, güzel, utangaç ve melankolik halleri ile bu yüzler, hem ölen ablasının hayali imgesi hem de zamanı aşan ikonik bir sembol olarak İyem’in sanatının billurlaşmış bir örneğidir. Sanatçının aynı tarihlerde gerçekleştirdiği, Anadolu gerçeğine ulusalcı bir bakışla yaklaştığı ‘göç’ resimlerinde de, çalışan, emeğini topraktan çıkaran kadınlar sembolize edilmektedir.
Nuri İyem’in bugüne kadar üzerinde çok durulmayan en karakteristik işleri kanımca onun portreleridir.
Aliye Berger’den Nasip İyem’e, Rıfat Ilgaz’dan Erdoğan Saydam’a kadar farklı sosyal kesimden insanı keskin bir gözlem gücüyle kayda geçiren İyem, kendisine model olan kişilerin ruh halini, tercih ettiği rengin ve biçim anlayışının içerisine yedirir. Kişinin iç dünyası, resmin her santimetrekaresine yayılan bir atmosfer oluşturmaktadır. İyem’in aradığı şey benzerlik değil, yüzün gizledikleridir.
Görüldüğü üzere Nuri İyem’in neredeyse 70 yıla uzanan sanat yaşamı birbirinden beslenen temalar üzerine kuruludur. Bu temalar aynı zamanda onun dünya görüşünün uzantılarıdır. Kendisinin de söylediği gibi, biçim değil, o biçimi var eden içerik ilgisini çekmekte ve bu içeriği, ele aldığı temanın ortaya çıkması için yönlendirmektedir. Sanatın saf bir iletişim şekli olduğuna inanan tüm sanatçılar gibi o da, katıksız bir şekilde yüreğindekileri açmaya ve dünyanın görünüşüne anlam katmaya çalışmaktadır.
Görsel malzemelerin sağlanmasındaki katkılarından dolayı Evin Sanat Galerisi’ne teşekkür ederiz.