Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu
Geri Dön   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Eğitim, Öğretim & İş Dünyası > Eğitim, Öğretim Genel
Duyuru

Eğitim, Öğretim Genel Bilgiye ulaşabilmek için aşılması gereken yollara ışık tutan, harita niteliğinde bir bölüm. Alt bölümlerde her türlü eğitim sorunuza cevap arayabilir veya mevcut soruları cevaplayabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
  #11 (Daim)  
Eski 10.04.08, 16:40
missenis - ait Avatar
˙·٠٠•● ア乇尺i●•٠٠˙
 
Üyelik Tarihi: 22.02.08
Şehir: ANkara........
Yaş: 19
Mesajlar: 4,861
Blog Başlıkları: 20
Karizma Puanı: 530
missenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond repute
Ce: Parapsikoloji

% 100 BEYiN GÜCÜ MÜMKÜN MÜDÜR


Bir düsünsenize, insanoglu tüm islerini tek parmakla yapiyor olsa idi, o zaman 10 parmakla donatilmis olarak dogmazdik. Eger beyin hücrelerimizin sadece %10'u mutlu, seviyeli bir yasanti sürdürmeye yetse idi, kafamiz tam 10 kati daha fazla hücre ile dolu olmazdi. Aslinda, insanoglu dünyada beyin kapasitesinin % 100'ünü kullanmayan tek varliktir. Insanoglu ayni zamanda, beraber yasadigi diger canlilar ile sürekli uyumsuzluk halindeki tek varliktir.
Yunuslar da benzer bir beyin ile dona -tilmislardir, ancak onlar beyin kapasitelerinin tümünü kullanarak yasamlarini akilli, eglence sever, çevreleri ile uyumlu varliklar olarak devam ettirmektedirler. Insanlarin da daha fazla beyin kapasitesinin kullanimi ile daha mutlu, daha uyumlu bir yasam sürebilecegini söylemek yanlis olmaz. Siz hiç, beyninin % 100'ünü kullanan birisinin suç, savas, açlik, salgin hastalik, ön yargi ve çevre katliami ortamlarinda olabilecegini düsünebiliyor musunuz ?

Baska bir deyisle, bizler de ayni diger canlilar gibi mükemmel yaratilmisiz; ancak, onlar gibi tüm potansiyelimizi kullanamiyoruz. Neden? Belki, bizler diger canlilar gibi enerji kaynagina nasil baglanacagimizi artik bilemiyoruz ya da kendi özgür irademizi kullanma konusu umurumuzda degil. Belki de özgür irade, sadece bedeninin tepkilerine cevap veren % 10 kullanimli insanlar için çok karmasik bir ifade.

Bu potansiyelin kullanilmamasinin nedeni ne olursa olsun, burada da kullanmazsan kaybedersin gerçegi ortaya çikmakta ve normal bir insan yanlis kullanim veya kullanil-mama yüzünden günde 100.000 beyin hücresini kaybetmektedir. Bu potansiyel degerlendirilmedikçe de, kisinin durumu zamanla daha kötüye gitmektedir. Sizce neden alzheimer, parkinson gibi hastaliklarin orani dünyanin dogum orani ile ayni oranda büyümektedir. Peki, çözüm ne?

Gerçekten de beynimizin tam kapasitesini kullanabilir, bu sayede yasam kalitemizi yükseltebilir miyiz? Tabiî ki yapabiliriz. Hafiza kaybina ugramak yerine hafiza sihirbazi, en basit problemlerden bunalan kisi yerine yaratici bir dahi, mutluluktan uzak, tekdüze yasam tarzi yerine diger canlilar ile tam ve degisken bir uyum içerisinde olmayi ögrene- biliriz.
Aslinda yasam düsündügümüzden daha zor. Parasizlik, kötü geçen çocukluk ya da çevremizdeki diger insanlar, dis etken olarak insanin kisiligini etkiler. Ama tüm olumsuz-luklara ragmen, kötü baslangiç yapip sonra da istikrarli, mutlu bir yasam kuran insanlar da vardir. Bu kisiler, kendini yetistirmenin ve sürekli gelistirmenin faydalarini fark etmis, ögrenmis insanlardir. Kisi, kendini tanima sürecini gelistirdikçe, aslinda içinde bulundugu konumu veya durumu ile ilgili gerçegin, tamamen kendi bilinçli, içgüdüsel veya tepkisel seçimlerinden kaynaklandigi fark eder.
Aklin ve vücudun tam ve dogru kullanimi ile kisinin kendini daha iyi hissetmesi, dolayisi ile ruhsal gelisimi, daha bilinçli bir yasam tarzi seçmesini saglar.
Birçok insan tekdüze günlük hayata takilmakta, sadece tepkisel davranislar sergilemekte böylelikle çevresindeki birçok olasiliklari ve seçenekleri görememektedir. %100 beyninizi harekete geçirmek için asagidaki beyin jimnastigi testini yedi gün boyunca deneyin ve bu kisa süre içerisinde ne kadar yol aldiginizi görün.

Testteki her bölüm beyninizin baska bir bölgesini çalistirmaktadir.

1.Vücudunuzu degisik yeni yöntemler ile sinayin. Normalde hangi elinizi kullaniyorsaniz bir günlügüne saçinizi taramak, dislerinizi firçalamak, çayinizi karistirmak gibi basit islemlerde elinizi degistirin. Gözünüzü kapatin ve esyalari hissederek odanizin içinde dolasin. Sesleri dinleyin, çevredeki kokulari duymaya çalisin. Yere düsen esyalari ayaginiz ile almaya çalisin, kapiyi, buzdolabini ayaginiz ile kapatin. Okudugunuz kitaptan bir sayfayi yan tutarak, bir sayfayi da ters tutarak okumaya çalisin.


2. Normalde sorgulayip, elestireceginiz bir kisi hakkinda onu onurlandiracak bir iltifat bulmaya çalisin. Kisi hakkindaki yarginizi sorgulayip, kendinizi onun yerine koyup durumu tekrar gözden geçirin.


3. Buzdolabinizi açip, birkaç saniye içindekileri gözden geçirin. Kapatip içinizden tekrarlayin. Ayni seyi bir oda içindeki esyalarda, bir magaza vitrinindeki kostümlerde, duvarda asili detayli bir resimde deneyin. Adetleri, büyüklükleri, renkleri hatirlamaya çalisin.


4. Her gün bes dakika kendinizi baska bir insan yerine koyun. Sizin su anda oldugunuz durumda o kisinin neler hissedebilecegini, neler düsünebilecegini hayal edin.

5. Kendinizi moralsiz veya keyifsiz hisset -tiginizde, hayatta en çok istediginiz seyin ne oldugunu hatirlayip, basarili olmaniz için ne yapmaniz gerektigini tekrarlayin. Ne zaman negatif bir düsünceye kapilirsaniz, kafanizda yarattigimiz bu küçük pozitif filmi tekrarlayin.


6. Gün içerisinde her saat basi, birkaç saniye için önceki saat içerisinde ne oldugunu düsünün. Günün sonunda, tüm günün bir degerlendirmesini yapin. Hatirlayamadiginiz küçük parçalar sizin gün içerisindeki çok fazla bilinçli olmadiginiz dakikalari gösterir.


7. Günlük hayatiniza adaptasyon ve esneklik kazandirmak için her gün farkli bir sey yapin. Alisverisinizi degisik dükkândan yapin. Eve gelis yolunuzu degistirin. Evde ekmek veya kek pisirin. Farkli bir spor yapin. Kendinizi yeni bir komsuya tanitin.


Her gün ayni seylerin yapilmasi beynin hep ayni bölümlerinin kullanilmasina, diger bölümlerin körelmesine yol açar. Unutmayin çesitli, farkli uyarimlar, beyin kapasitesinin kullanimi için en önemli anahtardir. Ayni zamanda sizi yoran, sizi zorlayan, rahatsiz eden aliskanliklarinizi birakmanizi da kolaylastirir.
Istediginiz rüyayi görmeyi veya uyandiginizda gördügünüz rüyayi hatirlamayi istemez misiniz ?

Kaynak:ufonet.be
__________________
Sadece güLüp geçiyorum
öL ya da öLdür yaşamın kanunu ßu
güzeL şeyler zamanLa harika şeyler ßi anda gerçekleşir ...
herşeyi gerçek sanıp inanmayın...!
"gerçek " dedigimiz sadece 6 harfli ßi kelimedir
SöyLeyecek sözün oLmayabilir ama önemli degil
çünkü boş konuşmaktan iyidir
yaZmaktan yorulduğundan yapman gereken tek şey
sadece SİLMEKtir...







…Çok zor soru değil bu hadi çöz ver…
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #12 (Daim)  
Eski 10.04.08, 17:08
missenis - ait Avatar
˙·٠٠•● ア乇尺i●•٠٠˙
 
Üyelik Tarihi: 22.02.08
Şehir: ANkara........
Yaş: 19
Mesajlar: 4,861
Blog Başlıkları: 20
Karizma Puanı: 530
missenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond repute
Ce: Parapsikoloji

Kardeşler Neden Farklı


Çocukların oluşumunu anne ve babadan aldıkları kromozomlar belirliyorsa, her insanda bir set kromozom varsa ve de bu kromozomlar zamanla değişmiyorsa, aynı anne ve babadan olan çocukların da birbirinin aynı olması gerekmez mi? Üreme konusunda tabiat müthiş şaşırtıcıdır. Tabiatta çocukların oluşumu ile ilgili özel bir sistem dizayn edilmiştir.

Son yılların gözde konusu DNA ile ilgili olarak gazetelerde ve dergilerde çizilen resimlerden belki dikkatinizi çekmiştir. Kadın veya erkek olsun her insanın bir set kromozomu vardır ve her kromozom birleştikleri zaman 'X' harfini oluşturan iki parçadan ibarettir. Bu ikili DNA'nın birbirine sıkıca sarılmış iki koludur.

Bir insanın kromozomunun, bu iki yakasından biri anneden, diğeri de babasından gelir. Ortadan 'X' şeklinde bağlı bu yeni kromozomun her iki yarısı da komple bir gen setini taşır.

Sperm, yumurta ile birleşerek yeni bir insanın oluşumunu sağlar. Sperm yeni bebeğin kromozomunun bir yarısını taşır, yumurta diğerini. Esas soru şudur: Sperm ve yumurtadaki DNA nereden gelmektedir? Babadaki her hücre, birbirinin tamamen aynı 'X' şeklindeki kromozomları taşır. Anne için de bu aynıdır. Baba ile annenin kromozomları da kendi anne ve babalarının kromozomlarından gelmiştir. Ama hangi yarısı gelmiştir? İşte doğanın müthiş düzeninin ipucu da buradadır.

Babada sperm hücreleri oluşurken, kendi anne ve babasının kromozomlarının birer yarısını rasgele, yani bir kurala bağlı olmadan alır. Annenin yumurtalarında da aynı şey olunca, doğan her çocuk dört kişinin, yani anneanne, babaanne ve her iki dedesinin (dolayısıyla onların da ebeveynlerinin) genlerinin rasgele karıştırılmış şeklinden oluşur ve her çocuk farklı fiziksel ve psikolojik özellikler gösterir.
__________________
Sadece güLüp geçiyorum
öL ya da öLdür yaşamın kanunu ßu
güzeL şeyler zamanLa harika şeyler ßi anda gerçekleşir ...
herşeyi gerçek sanıp inanmayın...!
"gerçek " dedigimiz sadece 6 harfli ßi kelimedir
SöyLeyecek sözün oLmayabilir ama önemli degil
çünkü boş konuşmaktan iyidir
yaZmaktan yorulduğundan yapman gereken tek şey
sadece SİLMEKtir...







…Çok zor soru değil bu hadi çöz ver…
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #13 (Daim)  
Eski 10.04.08, 17:09
missenis - ait Avatar
˙·٠٠•● ア乇尺i●•٠٠˙
 
Üyelik Tarihi: 22.02.08
Şehir: ANkara........
Yaş: 19
Mesajlar: 4,861
Blog Başlıkları: 20
Karizma Puanı: 530
missenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond repute
Ce: Parapsikoloji

Neden Bazılarımız Solak ?


İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak bulunmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha 'uygun olabilirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik olmadığı, kalıtımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin. Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.

İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.

Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri beynimizin sol yansının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her iki yarısının da bir birinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği görüldü.

Solakların oranı hakkında çeşitli görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özdeştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.

Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.

İngilizce'de sol anlamındaki 'left' kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski İngilizce'de kullanılan 'lyft' kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki 'right' ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe'de de öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.
__________________
Sadece güLüp geçiyorum
öL ya da öLdür yaşamın kanunu ßu
güzeL şeyler zamanLa harika şeyler ßi anda gerçekleşir ...
herşeyi gerçek sanıp inanmayın...!
"gerçek " dedigimiz sadece 6 harfli ßi kelimedir
SöyLeyecek sözün oLmayabilir ama önemli degil
çünkü boş konuşmaktan iyidir
yaZmaktan yorulduğundan yapman gereken tek şey
sadece SİLMEKtir...







…Çok zor soru değil bu hadi çöz ver…
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #14 (Daim)  
Eski 10.04.08, 17:09
missenis - ait Avatar
˙·٠٠•● ア乇尺i●•٠٠˙
 
Üyelik Tarihi: 22.02.08
Şehir: ANkara........
Yaş: 19
Mesajlar: 4,861
Blog Başlıkları: 20
Karizma Puanı: 530
missenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond repute
Ce: Parapsikoloji

Beyin Kapasitemiz


Bazı sağlık nedenleri ile beyinlerinin bir kısmı fonksiyonlarını yerine getiremeyen insanlar vardır. Ancak normal sağlıklı insanlar beyinlerinin tüm bölümlerini kullanırlar ama hepsini aynı anda değil. Yani bir beyin hiçbir zaman yüzde yüz kapasite ile çalışmaz.

İnsanlar belirli zamanlarda belirli işler yaparlar. Beyin hücrelerinin kontrol ettiği bir çok şeyi aynı anda yapmazlar, yapamazlar. Satranç oynarken bakkaldan ne alacaklarını düşünmezler. Dolayısıyla yaşamın her anında beyin hücrelerinin yaklaşık yüzde 5'i faal durumdadır.

Bu açıdan bakınca belirli zamanlarda beynimizin az bir kısmını kullandığımız doğrudur ama bu, diğer kısımların görev kendilerine geldiğinde çalışmayacağı anlamına gelmez.

Kısacası sağlıklı bir beynin çalışmayan veya yedek olarak tutulan hiç bir bölümü yoktur. Görev kendisine geldiğinde her bölüm, her hücre çalışır ve görevini yapar.
__________________
Sadece güLüp geçiyorum
öL ya da öLdür yaşamın kanunu ßu
güzeL şeyler zamanLa harika şeyler ßi anda gerçekleşir ...
herşeyi gerçek sanıp inanmayın...!
"gerçek " dedigimiz sadece 6 harfli ßi kelimedir
SöyLeyecek sözün oLmayabilir ama önemli degil
çünkü boş konuşmaktan iyidir
yaZmaktan yorulduğundan yapman gereken tek şey
sadece SİLMEKtir...







…Çok zor soru değil bu hadi çöz ver…
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #15 (Daim)  
Eski 10.04.08, 17:10
missenis - ait Avatar
˙·٠٠•● ア乇尺i●•٠٠˙
 
Üyelik Tarihi: 22.02.08
Şehir: ANkara........
Yaş: 19
Mesajlar: 4,861
Blog Başlıkları: 20
Karizma Puanı: 530
missenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond repute
Ce: Parapsikoloji

Dolunayın Davranışı Etkilemesi


İnsanlar arasında bu inanç oldukça yaygındır. Hatta birçok ülkede polisler ve hastanelerin acil servis personeli, dolunay oluştuğu zaman işlenen suçların, intiharların, trafik kazalarının daha çoğaldığını, insanların renkleri görme yeteneklerinin azaldığını, sara nöbetlerinin sıklaştığını, sinir hastalarının uykusuzluktan daha çok yakındıklarını söylemektedirler ama bilim insanları bu görüşlere katılmıyorlar.

Eskilerin Ay'ın dönemlerine bağladıkları etkilerin büyük bir kısmının boş inançlar olduğu bir gerçektir. O zamanlar insanların uykularında gezinmeleri dolunay ışığı tarafından çekilmelerine bağlanıyordu. Dolunayın ışığının yatak odasından içeri girmesinin uyuyanın rüyasını etkilediğine, dolunay ile birlikte cinsel içgüdü fonksiyonlarının, insanların üremelerinin ve tarlaların bereketlerinin arttığına hatta 'kurt adam' efsanesine bile inanılıyordu.

Bilim insanları yine de Ay'ın evrelerinin ve özellikle dolunayın insanları etkilemesi olayına ciddiyetle yaklaşıyorlar. Ay'ın evreleri ile cinayetler, kazalar, dünyamızda oluşan kasırgaların dağılımı, magnetik alanlarda bozulma, kadınların aybaşları ve sara nöbetleri arasındaki ilişkileri yakından takip ediyorlar, devamlı istatistiki bilgi topluyorlar. Ancak kesin bir sonuca varılmış, Ay'ın evreleri ile bahsedilen olaylar arasında henüz bilimsel bir ilişki saptanmış değildir.

Yapılan bir çalışmada dolunay süresince oluşan trafik kazalarının alışılmadık bir şekilde fazla olduğu saptanmış fakat daha sonra olayların zaman aralıkları incelendiğinde çoğunun hafta sonu günlerine denk geldiği görülmüştür. Hafta sonu tatiline giderken ve dönerken sürücülerin acele etmeleri kazaların en önemli nedenidir. Yani tatil aceleciliğinin yarattığı trafik kazalarının yanında dolunayın etkisinin sözü bile edilemez.

Bilindiği gibi Ay'ın dünyada okyanuslardaki 'gel-git' denilen, suların alçalması ve yükselmesi olayı üzerinde doğrudan etkisi vardır. Vücudumuzun da çoğu su olduğuna göre Ay vücudumuzu da etkileyebilir mi? Vücudumuzdaki suyun oranı, okyanuslardaki su miktarı ile kıyaslanamayacağı gibi 'gel-git' olayı günde iki kez oluşmaktadır. Yani Ay'ın çekim gücü insanı etkilese bile bunun sadece dolunay safhasında değil her gün olması gerekir.

Dolunay safhasında iken Ay'ın parlaklığı da pek önemli bir etken değildir, çünkü bu safhada Ay'ın dünyaya gönderdiği ışık miktarı Güneş'in gönderdiğinin 600 binde biri kadardır.

Peki dolunayı bu kadar özel kılan nedir? Dolunay, Güneş Dünya'nın bir tarafında, Ay ise tam aksi tarafta aynı hizaya gelince oluşur. Bu durumda Güneş'in, Ay'ın Dünya üzerindeki etkisini arttırıp arttırmadığı da incelenmiştir. Bir miktar arttırdığı doğrudur ama Güneş o kadar uzaktadır ki bu etkileme de fazla kayda değer değildir.

Öyle görülüyor ki, her gün olan olaylar, Ay'ın dolunay safhasında da olunca sebep ona bağlanmaktadır
__________________
Sadece güLüp geçiyorum
öL ya da öLdür yaşamın kanunu ßu
güzeL şeyler zamanLa harika şeyler ßi anda gerçekleşir ...
herşeyi gerçek sanıp inanmayın...!
"gerçek " dedigimiz sadece 6 harfli ßi kelimedir
SöyLeyecek sözün oLmayabilir ama önemli degil
çünkü boş konuşmaktan iyidir
yaZmaktan yorulduğundan yapman gereken tek şey
sadece SİLMEKtir...







…Çok zor soru değil bu hadi çöz ver…
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #16 (Daim)  
Eski 10.04.08, 17:11
missenis - ait Avatar
˙·٠٠•● ア乇尺i●•٠٠˙
 
Üyelik Tarihi: 22.02.08
Şehir: ANkara........
Yaş: 19
Mesajlar: 4,861
Blog Başlıkları: 20
Karizma Puanı: 530
missenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond repute
Ce: Parapsikoloji

Yüzleri Nasıl Ayırt Ediyoruz?


Yüzümüz kişiliğimizin aynasıdır. Duygularımızı, düşüncelerimizi yansıtır. Yüzümüz sayesinde birbirimizi tanır, bir kimsenin yaşını hatta hangi coğrafyadan olduğunu tahmin edebiliriz. Çocuklar konuşmada olduğu gibi insan yüzlerini ayırt etmeyi de sonradan öğrenirler.

Yetişkinler ise başka ırktan olan kişileri tanıyıp ayırt etmekte zorluk çekerler. Beyaz ırka göre tüm Japonların birbirlerine benzemesi gibi. Oysa aynı milletten olanların hatta dışa kapalı bir toplumda yetişmiş olanların bile yüzleri birbirlerinden çok farklıdır. Bu özellik sayesinde insanlar birbirlerini tanımayı başarırlar.

Bildiğimiz, gördüğümüz kişilerin bırakın şimdiki yüzlerini görür görmez tanımayı, o kişiye ait çocukluk fotoğrafını bile ilk gördüğümüzde, ona ait olduğunu çıkartabiliriz. Tüm insanların yüzlerinde aynı organlar var, kaş, göz, ağız, kulak, burun, vb. Beynimiz nasıl oluyor da bu organların insandan insana değişen ve her insana değişik ve kişisel bir yüz ifadesi veren bu çok küçük farkları tespit edebiliyor?

Yüzün hangi bölümünün kişiyi tanımada daha önemli bir rol oynadığı sorusu kesin bir cevap bulabilmiş değildir. İnsanların karşısındakileri tanımak için yüzün tamamına bir göz atması yeterlidir.

Karşımızdaki yüzü beynimizin algılaması ve tanıması bir kaç kademeden sonra oluyor. Önce yüzden yansıyan ışık gözümüze giriyor, yani aydınlık ortam şart. Beyin önce açık ve koyu renkli noktalan, sonra da renkleri tespit ediyor. Daha sonra da her şeklin köşelerini kontrol ediyor. Bütün bunlar çok süratli oluyor ama bir anda değil. Bu yüksek seviyede tespitte asıl şaşırtıcı olan bunu beynimizin çok küçük ve sırf bu işle görevlendirilmiş bir kısmının yapmasıdır.

Beynimizin bu minik kısmı yüz görüntüsünü tespit ettikten sonra hafıza ile kontrol ederek, kime ait olduğunu bize hatırlatıyor. Tüm bu kademelerin sırrı henüz çözülebilmiş değildir. Günümüzde en gelişmiş bilgisayarların bile halen başaramadığı bu işlem en çok bilgisayarlarla ilgili araştırma yapan bilim insanlarının ilgisini çekmektedir.

Hayvanlar insanları çoğunlukla kokularından ayırt ederlerken insan beyninin yüzleri hafızaya alma ve zamanı gelince karşılaştırmalı değerlendirme için geliştirdiği mekanizma gerçekten çok şaşırtıcıdır.

İnsan beyninin bu görüntü hafızası ile bilgisayarlar arasında çok önemli bir fark vardır. Bilgisayarlar yazı ve numaraları hafızalarına daha kolay alırlarken resimler hafızada daha çok yer kaplarlar. İnsan beyninde ise durum bunun tam tersidir. Bu nedenle beynin resim hafıza kapasitesi çok geniştir.

Beynin bir yüzü tanıyabilmesi için bazen de ilave bilgiler gerekir. İlk bakışta tanınamayan bir kişi hakkında geçmişi ile ilgili biraz bilgi verildiğinde hemen akla gelebilir. Bütün bu müthiş meziyetine rağmen beynimiz, insan isimlerini hatırlamada bu kadar başarılı değildir.
__________________
Sadece güLüp geçiyorum
öL ya da öLdür yaşamın kanunu ßu
güzeL şeyler zamanLa harika şeyler ßi anda gerçekleşir ...
herşeyi gerçek sanıp inanmayın...!
"gerçek " dedigimiz sadece 6 harfli ßi kelimedir
SöyLeyecek sözün oLmayabilir ama önemli degil
çünkü boş konuşmaktan iyidir
yaZmaktan yorulduğundan yapman gereken tek şey
sadece SİLMEKtir...







…Çok zor soru değil bu hadi çöz ver…
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #17 (Daim)  
Eski 10.04.08, 17:12
missenis - ait Avatar
˙·٠٠•● ア乇尺i●•٠٠˙
 
Üyelik Tarihi: 22.02.08
Şehir: ANkara........
Yaş: 19
Mesajlar: 4,861
Blog Başlıkları: 20
Karizma Puanı: 530
missenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond repute
Ce: Parapsikoloji

Neden Unutuyoruz?


Psikologların bozucu etki kurallarıyla ilgilenmeleri bunların sınırlı uygulama değerlerinden dolayı değil, unutmadaki önemli rollerinden dolayıdır. Bu kurallar kısmen de olsa, niçin unuttuğumuzu açıklamaktadır. Çünkü bize unutmamızın, öğrendiklerimizin hatırlamak istediklerimiz üzerindeki bozucu etkisine bağlı olduğunu gösterir. Fakat, acaba bu kurallar unutmanın ne kadarını açıklayabilir?

Kuramsal açıdan, unutmanın iki nedeni olabilir. Bunlardan biri bozucu etki, diğeri ise bellekteki çözülmedir. Her iki görüş de kuram olarak sunulmuştur, ikincisi bazen "sızan-kova hipotezi" (leaky-bucket hypothesis) adıyla anılır (Miller, 1956). ilk bakışta bu kuram daha çekici gelmektedir; çünkü, çoğu kimse unutmanın "doğal olarak" kendiliğinden meydana geldiğini kabul eder. Oysa yapılan deneyler, bozucu etkinin unutmada önemli bir rolü olduğunu, dolayısıyla unutmanın sadece bellek izinin silinmesi olamayacağını göstermiştir (Underwood, 1957).

Bu durumda, unutmayı açıklarken etkenlerden her birine ne kadar ağırlık verebiliriz?Söz konusu kuramlar, deneysel olarak karşılaştırılamaz. Çünkü, laboratuvarda bile bozucu etkiden tamamen arınık bir durum düzenleme olanağımız yoktur. Denekler, deneyden önce bazı faaliyetler yapmışlardır; ve bunlardan bazıları deneyde söz konusu olan faaliyete benzer olabilir (ileri doğru bozucu etki). Aynı şekilde, öğrenme işlemiyle hatırlama işlemi arasında da bu tür faaliyetler yer alabilir (geriye doğru bozucu etki). Psikologlar, sadece bozucu etkiyi en aza indirmeye veya meydana geldiğinde ne ölçüde olduğunu tayin etmeye çalışabilirler.

Geriye doğru bozucu etkiyi azaltmanın bir yolu, deneklerin bir malzemeyi öğrenmeleri ile hatırlama testi arasında uyumalarını sağlamaktır. Bu yolla yapılan eski bir deney, bu gün psikolojide klasikleşmiştir (Jenkins ve Daltenbach, 1924). Deneklere laboratuvardaki yatağa yatmadan önce, 10 anlamsız heceden oluşan bir liste öğretilmiştir. Uykuya dalmalarından itibaren 1, 2, 4 ve 8 saat gibi değişik süreler sonunda uyandırılan deneklerin hatırda tutma miktarı, hatırlama tekniğiyle saptanmıştır.

Aynı deneklere daha sonra, ilkine eşdeğerde başka bir liste öğretilip, bu sefer 1, 2, 4 ve 8 saatlik normal, günlük faaliyetlerinden sonra hatırlama miktarları yine aynı yöntemle ölçülmüştür. Uykudan sonraki hatırlamanın çok daha iyi olduğu görülmüştür. Her iki koşulda da hatırlama miktarı ilk bir kaç saat içinde hızla azalmıştır. Daha sonra, günlük faaliyetlerine devam eden denekler için hemen hemen sıfıra kadar düşen hatırlama, uyuyan deneklerde %50 civarında kalmıştır.

Bu tür araştırmalar, çözülme kuramlarının aleyhine kanıt olarak kullanılmış, bozucu etkiye dayanan açıklamaları ise desteklemiştir. Fakat yukarıda sözü edilen deney, sadece geriye doğru bozucu etkiyi ele almış, ileriye doğru bozucu etkiyi kapsamamıştır.

İleriye doğru bozucu etkiyi incelemek için daha değişik bir deney deseni gerekir, örneğin, deneklere anlamsız hecelerden oluşan tek bir listenin öğretildiğini ve 24 saat sonra hatırlamanın ölçüldüğünü farzedin. Genellikle o zamana kadar listenin %65'i unutulmuş olur. Bu yüksek unutma miktarı, deneğin öğrenmeyle hatırlama arasında yaptığı şeylerin etkisiyle açıklanamaz. Çünkü, deneğin laboratuvar dışındaki faaliyetleri, deneydeki faaliyetlerinden o kadar farklıdır ki, bozucu etkinin çok az olması beklenir. Ancak, bir de deneğin daha önceki sözel öğrenmeleri vardır. Yıllar boyunca yapılan bu sözel öğrenmeler, deneyde ileri doğru bozucu etki yaratmış olabilir.

Psikologlar bu olasılığı doğrudan doğruya test edemezler. Çünkü, bozucu etki yapabilecek daha önceki öğrenmeyi dakik şekilde ölçemezler. Buna karşılık deneyciler, deneklere iki veya daha fazla liste öğretirler (Underwood, 1957); sonra da, bir listenin hatırlanmasının daha önce öğrenilen liste sayısından ne derecede etkilendiğine bakarlar. Bu tür deney sonuçları önceki öğrenmenin güçlü bir etken olduğunu göstermektedir. Daha önce öğrenilen liste sayısı ne kadar çoksa, test edilen listenin hatırlanması o kadar azdır.

Şu halde, hatırda tutma büyük ölçüde, yeni öğrenilen malzeme üzerinde ileriye doğru bozucu etki yapan eski öğrenmelerin varlığına bağlıdır. Bu bulguya laboratuvar dışına genelleyecek olursak eski öğrenmelerin, özellikle iyice yerleşmiş alışkanlıkların, sözel malzemenin hatırlanmasında bozucu etki kaynağı olacağı sonucuna varabiliriz. Bu olayın, unutmanın %100'ünü açıklayıp açıklamadığını bilemiyoruz; hiç bir zaman da öğrenemeyebiliriz. Mevcut bilgilere göre yapılacak bir tahminle, insanların unutmaları, büyük ölçüde önceki öğrenmelerine, fakat bir ölçüde de sonraki öğrenmelerine bağlıdır
__________________
Sadece güLüp geçiyorum
öL ya da öLdür yaşamın kanunu ßu
güzeL şeyler zamanLa harika şeyler ßi anda gerçekleşir ...
herşeyi gerçek sanıp inanmayın...!
"gerçek " dedigimiz sadece 6 harfli ßi kelimedir
SöyLeyecek sözün oLmayabilir ama önemli degil
çünkü boş konuşmaktan iyidir
yaZmaktan yorulduğundan yapman gereken tek şey
sadece SİLMEKtir...







…Çok zor soru değil bu hadi çöz ver…
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #18 (Daim)  
Eski 10.04.08, 17:13
missenis - ait Avatar
˙·٠٠•● ア乇尺i●•٠٠˙
 
Üyelik Tarihi: 22.02.08
Şehir: ANkara........
Yaş: 19
Mesajlar: 4,861
Blog Başlıkları: 20
Karizma Puanı: 530
missenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond repute
Ce: Parapsikoloji

Neden Böcek Yemiyoruz


Böcek yeme fikrinin insanda oluşturduğu tek duygu iğrenme duygusudur. İnsanların gıda tüketim alışkanlıklarını, kalori değerleri ve beslenme dengesi değil, dinler, gelenekler kısacası kültürler belirler.

Günümüz insanları sadece birkaç omurgalı, yumuşakça ve kabukluları yemesine karşın, atalarımız böcek yiyici idi.

Böcekler bol miktarda protein ve yağsız sığır etinden daha az yağ içerirler, içlerinde bol miktarda kalsiyum, demir, çeşitli mineraller ve vitamin vardır.

Protein içeriği bakımından, çekirge yüzde 50-75, örümcek yüzde 64, karınca yüzde 24, tavuk yüzde 23, balık yüzde 21, sığır eti yüzde 20 ve kuzu eti yüzde 17 zengindir.

Avrupalılar böcek yemez ama Afrika'da değişik çekirge türleri ve iri kelebek tırtılları yenir. Tayland'da bir tür iri su böceği, Yeni Gine'de ağustos böceği, Japonya'da kızartılmış yaban ansı, yalnız veya diğer besin maddeleri ile veya soslarla karıştırılıp yenmektedir.

Halen dünyamızda, insan gıdası olarak 500 civarında böcek türü yenilmekte, bunun yüzde 40'ı Meksika'da tüketilmektedir.

İnsanların böcek yeme alışkanlığım kazanamamalarının sebebi muhtemelen, böceklerin boyutlarının küçük, dolayısıyla tüketim için gerekli olan miktarın temininin zor olmasından kaynaklanmaktadır.

Bundan sonra söyleyeceklerimiz, bizi dikkatli okuyan ve evlerindeki kalorifer böceğinin ekonomik değerini anlayan okurlara;

Eğer böcek yemeye karar vermişseniz, onları sağlıklı olarak yakalamalı ve derhal işleme koymalısınız, çünkü ölü böcekler çok çabuk bozulurlar.

Karasinekler ve hamamböcekleri gibi böcekler çoğunlukla bakteri taşırlar, bunları yememek gerekir. Aslında Öyle veya böyle bütün böcekler parazit taşıdıklarından, iyi bir pişirme gerekir.Tüylü böcekler boğazı tahriş eder, renkli böcekler ise çoğunlukla zehirlidir.

Şaka bir yana, insanlar sağlıklı bir şekilde böcek yiyebilme alışkanlığına kavuşsalardı, besi hayvancılığına ayrılan otlaklar bugün orman olarak korunabilecekti!
__________________
Sadece güLüp geçiyorum
öL ya da öLdür yaşamın kanunu ßu
güzeL şeyler zamanLa harika şeyler ßi anda gerçekleşir ...
herşeyi gerçek sanıp inanmayın...!
"gerçek " dedigimiz sadece 6 harfli ßi kelimedir
SöyLeyecek sözün oLmayabilir ama önemli degil
çünkü boş konuşmaktan iyidir
yaZmaktan yorulduğundan yapman gereken tek şey
sadece SİLMEKtir...







…Çok zor soru değil bu hadi çöz ver…
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #19 (Daim)  
Eski 10.04.08, 17:14
missenis - ait Avatar
˙·٠٠•● ア乇尺i●•٠٠˙
 
Üyelik Tarihi: 22.02.08
Şehir: ANkara........
Yaş: 19
Mesajlar: 4,861
Blog Başlıkları: 20
Karizma Puanı: 530
missenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond repute
Ce: Parapsikoloji

Filmdeki TV'nin Dalgalanması



Televizyonu izlerken filmin içinde bir başka televizyon veya bilgisayar monitörü göründüğünde, bunların ekranlarındaki görüntüler ya görülemez, ya ekranın sadece belirli bir kısmında görüntü vardır, ya da sürekli yukarıdan aşağı kayan çizgiler oluşur.

Ekranda bir başka ekran gösterildiğinde oluşan bu uyumsuzluğu, sinemada arabaların ters dönüyormuş gibi gözüken tekerlek görüntülerine benzetebiliriz. Sinemanın da, televizyonun da temel prensipleri aynıdır. İkisi de gözümüzün zaaflarından yararlanırlar. Sabit görüntüleri arka arkaya çok süratli göstererek beynimizde hareketlerin devamlı ve canlı olduğu imajını yaratırlar.

Televizyon ekranına ne kadar dikkatli bakılırsa bakılsın anlaşılamaz ama aslında ekranda oluşan görüntü binlerce noktadan meydana gelir. Bu noktalar ekran üzerine satır satır dizilmişlerdir. Bir kitabı okurken nasıl sol en üst noktadan başlayıp, soldan sağa, satır satır okuyarak aşağıya inip sayfayı sağ en alt noktada bitiriyorsak, televizyon ekranında da aynı sırayla noktalar ve satırlar oluşturulur. Bu oluşturma o kadar süratlidir ki, nokta ve satırları beyin bir bütün olarak algılar.

Sinemada saniyenin 24'ünde biri kadar bir sürede geçen kareleri gözümüz devam eden bir görüntü gibi nasıl algılıyorsa, televizyonda da saniyenin 25'inde bir geçen görüntüleri aynı şekilde algılar. Ancak sinemada her karede sabit bir görüntü varken televizyondaki kareler ayrıca noktalar ve çizgiler çizilerek oluşturulur. Bu yatay çizgilerin oluşturulma hızı tamamen şehir cereyanının frekansına bağlıdır.

Avrupa'da frekansı 50 Hz. olan şehir cereyanı saniyede 50 salınım yapar. Avrupa televizyonlarında da ekranda saniyede 50 kare, diğer bir deyişle saniyenin 50'de bir süresinde bir kare oluşur. ABD'de şehir cereyanının frekansı 60 Hz. olduğu için onlarda bir kare saniyenin 60'da bir süresinde ekranda görünür ve kaybolur.

Avrupa TV sisteminde tek bir karenin meydana gelmesi için önce ekranda 625 sıra çizgi oluşturulur. Her bir çizginin oluşması saniyenin 15625'i kadar bir sürede gerçekleşir. Her sıranın da yüzlerce noktadan oluştuğu düşünülürse her bir noktanın oluşma süresinin saniyenin milyonda birinden daha kısa olduğu görülür. Saniyenin 24'te birinden hızlı hareketleri, saniyenin 100'de biri kadar süredeki ışıktaki hassasiyet değişimlerini algılayamayan beynimiz, bu kadar kısa bir süre içinde gerçekleşen detayların hiçbirinin farkına varmaz, sadece sonunda oluşan görüntüyü algılar.

Televizyonun çalışma prensibi çok basittir. Önce görüntüyü çeken kameranın objektifi vasıtasıyla kameranın arka yüzünde bulunan ışığa duyarlı bir tabakaya görüntü odaklanır. Bu görüntü aynen evdeki TV göstericisinde olduğu gibi, soldan sağa, yukarıdan aşağıya satır satır, nokta nokta taranır. Her nokta ışık karakteristiğine göre farklı bir elektrik sinyali üretir. Bu sinyaller ya göstericiye yollanır, ya da bir şekilde kaydedilir.

Evdeki TV göstericisinde de olayın tersi gerçekleşir. TV tüpünün çıkıntılı arka kısmındaki bir elektron tabancası her bir noktanın sinyalini ekranın iç yüzeyinde fosforla kaplanmış tabakaya gönderir. Renkli televizyonda bu iş kırmızı, mavi ve yeşil renk gönderen üç ayrı elektron tabancası ile yapılır. Noktalar o kadar kısa sürede ekranın içindeki tabakada parıldarlar, yanıp sönerler, ardı ardına yatay çizgiler ve sonunda bir sayfa oluştururlar, bu sayfalar o kadar süratli değişirler ki biz sadece devamlı bir görüntü görürüz.

Televizyon ekranında satır satır oluşan görüntü bir kerede oluşmaz. Önce satır atlayarak veya tek sayılı satırlarla görüntü oluşturulur, sonra ikinci taramada diğer satırlar oluşturularak 1/25 saniye içinde görüntü tamamlanır. Yani bir görüntü 1/50 saniyede 312 satır ile meydana getirilir, arkadan gelen 1/50 saniye içinde diğer 313 satır da çizilir. Toplam 1/25 saniye içinde tüm noktalar ve satırlar tamamlanarak bir kare meydana getirilmiş olur.

TV ekranının karşısına geçip bir görüntünün fotoğrafını çekmek istediğimizde, fotoğraf makinesinin ekspozyon, yani açıp kapanma süresini 1/100 saniyeye ayarlayıp, resmi çekip kağıda bastığımızda hem net olmadığını hem de yarısının olmadığını görürüz. Çünkü TV ekranında bir resim 1/25 saniyede oluşmaktadır. Bunun dörtte biri kadar bir sürede yani 1/100 saniyede ekranın görüntü taraması yukarıdan birer satır atlamalı olarak başlamış yarıya geldiğinde fotoğraf makinesinin merceği kapanmıştır. Sonuçta ekranda görüntünün alt yarısı daha oluşmadığından fotoğrafta çıkmamış, çıkan üst yarısı ise birer atlamalı satırlardan oluştuğu için görüntü net olmamıştır.

Bu TV ekranından sabit ekspozyon ile alınan görüntüdür. TV ekranından TV kamerasıyla görüntü kaydedip bir başka TV ekranında gösterildiğinde durum biraz daha farklıdır. Avrupa standartlarında ekranda 1/15625 saniyede bir satır, 1/25 saniyede bir resim karesi oluşur ama bütün dünyada böyle değildir ve tüm çalışmalara rağmen uluslararası bir standardizasyon sağlanamamıştır. Dünyada farklı teknoloji ve hızla çalışan birçok TV sistemi vardır.

Bir sisteme göre farklı hızda tarama yapan bir ekran, başka bir sisteme göre kayıt yapan kamera ile kaydedilip yine farklı sisteme göre çalışan bir TV ekranında gösterildiğinde tarama hızları farklı olduğundan ekran üzerindeki TV'nin görüntüsünde kayan resim kareleri veya çizgiler ortaya çıkar. Örneğin kamera daha hızlı, görüntü çektiği ekranın tarama hızı yavaşsa film bir başka TV'de gösterildiğinde film içindeki TV ekranı ya flu, ya kısmen oluşmuş şekilde ya da yukardan aşağıya kayan çizgiler içinde görülür.
__________________
Sadece güLüp geçiyorum
öL ya da öLdür yaşamın kanunu ßu
güzeL şeyler zamanLa harika şeyler ßi anda gerçekleşir ...
herşeyi gerçek sanıp inanmayın...!
"gerçek " dedigimiz sadece 6 harfli ßi kelimedir
SöyLeyecek sözün oLmayabilir ama önemli degil
çünkü boş konuşmaktan iyidir
yaZmaktan yorulduğundan yapman gereken tek şey
sadece SİLMEKtir...







…Çok zor soru değil bu hadi çöz ver…
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #20 (Daim)  
Eski 10.04.08, 17:15
missenis - ait Avatar
˙·٠٠•● ア乇尺i●•٠٠˙
 
Üyelik Tarihi: 22.02.08
Şehir: ANkara........
Yaş: 19
Mesajlar: 4,861
Blog Başlıkları: 20
Karizma Puanı: 530
missenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond reputemissenis has a reputation beyond repute
Ce: Parapsikoloji

TV'nin Mavi Işık Saçması


Işık elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu dalgaların kısa boylu olanlarını gözümüz mavi renk olarak algılar. Dalgaların boyu uzadıkça gözümüze yeşil, sarı ve en sonunda kırmızı renk olarak görünürler. Gözümüz ışığın her rengini göremez.

Görebildiğimiz en geniş dalga boyundan, yani kırmızı renkten sonrakileri gözümüz algılayamaz. Kırmızıdan daha kırmızı olan, infrared denilen bu renklere sahip ışık daha ziyade ısı olarak değerlendirilir. Maviden daha mavi olan daha kısa dalga boylu renkleri, yani ultraviyole renkleri de gözümüz görmez. Gözümüzün ve beynimizin algılama kapasitelerinin dışında kalan bu renkleri başta böcekler olmak üzere diğer bazı canlı türleri görebilirler. İnsanlar bu eksikliklerini teknolojinin yardımıyla gidermişler, her iki yöndeki sınır ötesi renkleri görebilen gözlük ve dürbünleri yapmayı başarmışlardır.

Gözümüz tabiattaki tüm renkleri göremez de gördüklerim de ne derece sağlıklı gördüğü şüphelidir. Çünkü çevremizde ışığın rengini tam olarak algılayabilmemize etki eden birçok şey vardır. Örneğin mağazada, suni aydınlatma altında renklerini beğenerek aldığımız bir giysinin renklerinin dışarı, gün ışığına çıktığımızda farklı olduğunu gördüğümüz çok olmuştur. İşte bu nedenle renkleri sınıflamak ve bir standarda bağlamak işlemi insan gözünün algılamasına bırakılmamış ve bir başka yol seçilmiştir.

Bir demir parçası ısıtıldığında önce kırmızı bir renk alır, ısındıkça rengi daha parlaklaşır ve değişir. Araştırmacılar cisimlerin ısıtıldıkları sıcaklığa ve aldıkları renklere göre bir standart tespit etmişlerdir. Bu sıcaklığın biriminin 'kelvin' olması biraz akıl karıştırıcıdır. Santigrad derecesi nasıl suyun donma derecesini sıfır olarak kabul ediyorsa kelvin derecesi de fiziken oluşabilecek en düşük sıcaklık olan -273 dereceyi sıfır kabul eder. Yani iki birim arasında 273 derece fark vardır. Nerede bir kelvin derecesi görürseniz ona 273 ekleyin santigrada çevirmiş olursunuz. Ne yapalım, bu da bilimin bir kaprisi.

Demir ısıtıldığında ısısı 3200 kelvine ulaşınca evimizdeki tungsten lamba, yani standart ampul ile aynı rengi verir. 5600 kelvinde ise verdiği renk gün ışığının aynısıdır. Evdeki ampul sarıya yakın ışığı ile ışık tayfının kırmızı tarafına yakınken gün ışığı ona göre mavi uca daha yakındır. Ancak burada gözümüzün renk algılamasındaki çevre faktörü devreye girer. Gözümüz evdeki ampulün çok belirgin bir şekilde sarı olan ışığını gün ışığıymış gibi kabul eder, ondan yüksek kelvin dereceli renkleri de daha mavimsi olarak algılar.

Renkli televizyondaki görüntüler kırmızı, mavi ve yeşil olmak üzere üç ana renkten oluşur. Bu üç ana renk bir araya geldiğinde oluşturdukları beyaz renk 5500-6500 kelvin derecesinde olup gün ışığı ile hemen hemen aynıdır. Ne var ki sarı ampul ışığını standart olarak seçen gözlerimiz bu tam beyaz rengi daha rnavi olarak algılar. Aslında floresan ışığı da ampul ışığına göre daha beyaz ve gün ışına yakın renktedir ama gözümüz onu da daha mavimsi kabul eder.

Sarı ışık gözümüzü öyle aldatır ki ampul ile aydınlatılan bir odadan dışarı, zifiri karanlığa baktığımızda gökyüzünü koyu mavi renkte görürüz. Dışardan, karanlıktan lambaları yanan evlere bakıldığında ampul yanan evlerin içerdeyken algıladığımızdan daha sarı renkte olduklarının farkına varırız, ama onu gün ışığıyla aynı kabul eden ve ona göre mukayese yapmaya alışmış gözlerimiz ışıkları kapalı ve içinde renkli televizyonu açık olan odayı da, floresan lamba yanan odayı da, renk skalasında gün ışığının beyazına çok daha yakın, hatta hemen hemen aynı olmalarına rağmen daha mavi renkliymiş gibi algılar.
__________________
Sadece güLüp geçiyorum
öL ya da öLdür yaşamın kanunu ßu
güzeL şeyler zamanLa harika şeyler ßi anda gerçekleşir ...
herşeyi gerçek sanıp inanmayın...!
"gerçek " dedigimiz sadece 6 harfli ßi kelimedir
SöyLeyecek sözün oLmayabilir ama önemli degil
çünkü boş konuşmaktan iyidir
yaZmaktan yorulduğundan yapman gereken tek şey
sadece SİLMEKtir...







…Çok zor soru değil bu hadi çöz ver…
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Geri Dön   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Eğitim, Öğretim & İş Dünyası > Eğitim, Öğretim Genel


Konuyu görüntüleyen(ler): 1 (0 üye ve 1 ziyaretçi)
 
Konu Seçenekleri
Modları Göster

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz