Dil mabedinin eşiğinde eyleşirken Dil mabedinin eşiğinde eyleşirken (II)
Sayın Bülent Arınç demiş ki:
"Siz bizim eşlerimizi köle mi zannediyorsunuz?"
Sayın Mehmet Ali Kılıçbay ise bu ifadeyi şöyle yorumlamış:
"Cündioğlu gibi uygar ve nazik biri bile, "rica edin" yerine 'söyleyin', "belki yapar" yerine "yapsın" diyorsa, "eşlerimiz bizim kölemiz mi?" sorusunun hiçbir anlamının olmadığını herkes anlar."
1) Sayın Arınç, muhatablarına, "Ne dersiniz çocuklar, eşlerimiz bizim kölemiz mi?" diye soru sormuyor ki, bilâkis inkâr ve itiraz ediyor (istifham-ı inkârî). Şayet, Kılıçbay'ın anladığı gibi 'soru' sormuş olsaydı bile, Kılıçbay'ın herhâlde şöyle cevap vermesi gerekirdi: "Şimdi bu fikr-i bâtılı da nereden çıkarıyorsunuz sayın Başkanım, hayrola, evde bir iktidar sorunu mu var?"
Not: Bu cevap, her ne kadar 'soru' suretine bürünmüş olsa bile, gerçekte muhatabından cevap bekleyen bir 'soru' değil, aksine muhatabını susmaya davet eden bir kınama ifadesidir.
2) 'Köle' sözcüğü kadınlar hakkında değil, erkekler hakkında kullanılır. Kadınlar için kullanılması lâzım gelen sözcük, cariye'dir. TDK'nın Türkçe Sözlük'üne müracaat etmek suretiyle sizi tahkik zahmetinden kurtarayım:
Köle: Savaşta tutsak alınan, yabancı ülkelerden zorla kaçırılıp özgürlükten yoksun bırakılan veya başkasından satın alınan erkek, kul, esir, abd.
Cariye: Yabancı ülkelerden kaçırılıp özgürlükten yoksun bırakılan, alınıp satılabilen, her konuda efendisinin isteklerine bağlı bulunan genç kadın, halayık.
Meclis Başkanı hem hatalı, hem mazurdur. Sayın Kılıçbay ise hatalıdır ama mazur değildir. Çünkü Başkan'ın hem fikrini, hem zikrini eleştirmeliydi. Böylelikle eleştirinin kıymeti artardı.
Açıklama: Bu son cümleyi sarfetmekle sayın Kılıçbay'ın fikrini eleştirmediğimi söylemiş olmuyorum. Muradım şu: Zikri kusurlu olanın her zaman fikri de kusurludur. (Bu yargının karşıtı, her zaman geçerli değildir.)
3) "Söylemek" sözcüğünün anlamı, bağlam'a, hatta tonlamaya göre değişir. Meselâ, âmirin memura söylemesi 'emr', memurun âmire söylemesi 'arz' etmek anlamına gelir. Aşık maşuka muradını söylediğinde, isteğini hem 'bildirmiş', hem de 'duyurmuş' olur; bazen öyle söyler ki 'yalvarmış' bile sayılır. Bazen de sözünü, yana yakıla söyler ki bu takdirde şikâyet makamına da geçmiş olur; hikâyet makamına da... Kısacası, 'söylemek' sözcüğünün anlamı, sadece yerine göre değil, yanısıra söyleyen'e, söylenilen'e ve söylenen'e göre de değişir.
Bir uyarı: Bu tesbitte geçen ifadeler değiştirilemez değildir. Şu şekilde de anlaşılabilir: "yazan'a, okuyan'a, yazı'ya göre..."
4) 'Emir' cümleleri, her hâlukârda 'buyruk' ifade etmez. Bazen 'tavsiye', bazen 'rica', bazen 'dilek', hatta bazen de 'yalvarış' anlamına gelir. Tek örnek yeterli olur sanırım: Dikkat ediniz, Tanrı'ya dua ederken, 'rica' etmiyorsunuz, 'emr' ediyorsunuz.
Not I: Tanrı'ya 'emir' suretinde yapılan dua, 'emir' ifade eder demek istemiyorum; yalvarışların 'emir' suretine bürünebilmesi üzerinde biraz düşünün, diyorum.
Not II: 'Düşünün' ifadesi, bir emir değil, "düşünseniz iyi olur" mânâsında bir tavsiyedir.
Not III: Tanrı kelimesi Tengri'den gelir. Tengri ise, 'Tanrı' demektir. Arapçası "el-İlah" (Allah) değil, sadece 'İlâh'tır. Zamanla İlâh, Türkçe'de "el-İlâh" anlamını kazanmıştır. Burada muradım, el-İlâh'tır.
5) Niçin, metinde, meselâ 'enginar' değil de "patates kızartması" tercih edilmiş?
Hatırlatma: Bu da muhatabından cevap bekleyen gerçek bir soru değil. Demek istediğim şu: "Sayın okur, "patates kızartması"ndan, canım çektiği için veya lâf olsun diye söz edemeyeceğime göre, çünkü metnin bağlamı bu anlamların akla gelmesine mâni muhakkak farklı bir şey kastetmiş olmalıyım. İşte sizin bu inceliğe dikkat etmek yerine, "Bu akşam bana patates kızartması yap lan!" diyen bir andavallı tasavvur etmeniz hâlinde, yazarda değil, kendinizde kusur arayınız lütfen!
Patates kızartması, yazımda 'haz' ilkesini açıklamak için ve sadece lezzetine binaen yenilebilecek yiyeceklere örnek olması amacıyla zikredilmiş; bir eşin diğerinden "patates kızartması" taleb etmesi ise, eşini salt bir 'haz' nesnesine indirgemesi anlamında kullanılmış idi.
İfademin kadın okurlarımca doğru anlaşıldığının en kesin delili, son zamanlarda patates kızartmaktan iflâhı kesilmiş birçok erkek okurumun bana yolladıkları sitemlerdir. (Modern tıb, kulak çınlamasındaki artışları kesinlikle ölçemediği için, alternatif tıb yanlısı hekîmlerin tıbbî ölçümlerini zikretmekten kaçınıyorum.)
Tenbih: Parantez içindeki cümlem, lâtife amacıyla zikredilmiştir. Aklı sıra espri yapmaya çalışan bir beceriksiz olduğuma hükmedebilirsiniz ama sakın zahirine aldanıp esprimi ciddiye almamalısınız.
Düşüncelerimi dile getirmek için kullandığım ifadelerden ne murad ettiğimi her defasında açıklamak zorunda kalsaydım, gördüğünüz gibi, açıklamalarımı da açıklamak zorunda kalırdım.
Yazılarımı 'yavaş' okumanızı istemekle, sizden çok şey mi istemiş oluyorum?
Not: İşte bu bir 'istifham'; yani, salt anlaşılma isteği.
DÜCANE CÜNDİOĞLU
yazıda adı geçen makale
"eŞiNiZe SöYLeYiN, SiZe PaTaTeS KıZaRTMaSı YaPSıN!"
__________________ "Allah'ı dost edineni dost edineceğime,
Allah'a düşmanlık yapana düşmanlık
yapacağıma dair Allah'a söz verdim." |