![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Forum Kuralları | Yardım | Üye Listesi | Takvim | Arama | Bugünün Mesajları | Forumları Okundu Kabul Et |
| Duyurular |
| Edebiyat Şiirleri Yazım sanatının kırılgan, güzel kokulu ve dikenlerle dolu bu parçasına tutkun olanların bölümü. Beynin müziği, kelimelerin dansı... |
![]() |
| | LinkBack | Konu Seçenekleri | Gösterim Modu |
| ||||
| Ce: Mehmet Akif Ersoyun şiirleri MEYHANE Hurûşan bâd-ı süfliyyet derûnundan, kenârından; Girîzan rûh-i ulviyyet harîminden, civârından. Çıkar bin nâle-i nevmîd hâk-i ra’şe-dârından, İner bin zulmet-i makber fezâ-yı şeb-nisârından. Gelir feryâdlar ebkem duran her seng-i zârından: Yıkılmış hânümanlar sanki çıkmış da mezârından, Dehân-ı hasret açmış rahnedâr olmuş cidârından! Çöker bir dûd-i mâtem titreyen kandîl-i târından: Sönüp gitmiş ocaklar yükselir gûyâ gubârından! Giren bir kerre nâdimdir hayât-ı müsteârından; Çıkan âvâredir artık cihânın kâr ü bârından. Dökülmüş âb-rûlar bâde-i pesmande hâlinde... Emel bir münkesir peymânedir saff-ı niâlinde! Boğulmuş rûh-i insanî şarâbın mevc-i âlinde. Nümâyan mel’anet sâkîsinin çirkin cemâlinde! Ne mâzî var, ne âtî, bak şu ayyâşın hayâlinde... Tutup bir zehr-i âteşnâk dest-i bî-mecâlinde, Zevâl-i ömrü bekler hem şebâbın tâ kemâlinde! Merâret intıbâ’ etmiş cebîn-i infiâlinde... Derin bir iltivânın sîne-i zerd-i melâlinde Odur ancak hüveydâ ser-nüvişt-i bî-meâlinde, Müebbed bir de nisyan nazra-i sengîn-i lâlinde. Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim; Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim. Bitince bir sıra ev, sonra bir de vîrâne, Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhâne. Basık tavanlı, karanlık, sefîl bir dükkân; İçinde bir masa, yahut civar tabutluktan Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir! Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir. Sakat, bacaksız on, on beş hasırlı iskemle, Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle, Beş on kadeh, iki üç testi... Sonra tezgâhlık Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık. Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lamba... Önünde bir küme: fes, takke, hırka, salta, aba Kımıldanıp duruyorken, sefîl bir sohbet, Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet: - Kuzum Dimitri, bu aksam biraz ziyâdece ver... - Ziyâde, anladık amma ya içtiğin şişeler? - Çizersin... - Öyle mi? Lâkin, silinmiyor çetele! Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu... - Hele! - Bizim peşin paramız... Anladın mı dün kuruşu? - Ayol tükendi mezem... Bari koy biraz turşu. Arattı kendini ustan... Dinince dinlersin! - Hasan be, sende nasıl nazlı nazlı söylersin! Nedir o türkü... Aman başka yok mu?... Hah, şöyle! - Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle. - Nevâzil olmuşum, Ahmed, bırak sesim yok hiç... - Sesin mi yok? Açılır şimdi: bir imam suyu iç! - Yarin ne istesin Osman? - Ne işteyim... Burada! - Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada? - O kim gelen? - Baba Arif. - Sakallı, gel bakalım... Yanaş. - Selamünaleyküm. - Otur biraz çakalım... - Dimitri, hey parasız geldi sanma, işte para! - Ey anladık a kuzum... - Sar be yoldaşım cıgara... - Aman bizim Baba Ârif susuz musuz içiyor! - Onun bi dalgası olmak gerek: tünel geçiyor. - Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicik sızarsın ha! - Sızarsa mis gibi yer, yetmemiş adam değil a. Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı, Ağız, burun hele sesler bütün karışmıştı; Dikildi ağzına baktım, açık duran kapının, Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın. Beş on dakika süren bir düşünceden sonra, Kadın girdi o zulmet-serâ-yi menfûra. Gözünde ebr-i teessür, yüzünde hûn-i hicâb, Vücûdu ra'şe-i nâ-çâr-ı ye's içinde harâb, Teveccüh eyleyerek sonradan gelen babaya: -Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya! Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık... Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldık! Ne iş, ne güç, gece gündüz içip zıbar sâde; Sakın düşünme çocuklar acep ne yer evde? Evet, sen el kapısında sürün işin yoksa! Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa! Zavallı ben... Çamaşır, tahta, her gün uğraş da, Sonunda bir paralar yok, el elde baş başta! O tahtalar, çamaşırlar da geçti, yok hâlim... Ayakta sallanışım zorlanır Hudâ âlim! Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın; O yavrucakları çıplak, sefil alıştırdın; Bilir mahalleli kim, aldığın zamanda beni, Çehiz çimenle donatmıştı beybabam evini. Ne oldu şimdi o eşyâ? Satıp kumarda yedin! Evet, kumarda yedin, hem de Karşılar’da yedin! Kızın yetişti, alan yok, nasıl olur ki? Soran “Şu sarhoşun kızı İffet değil mi? Vazgeç aman!” Diyen kadınlara; “Pek doğru, pek” deyip gidiyor. Bu söz zavallıyı bilsen ne türlü incitiyor! Benim güzel meleğim, hiç de tâli’in yokmuş: Anan benim gibi sersem; babansa bir sarhoş! Necip de minderi koltukta geldi mektepten... Demiş ki kalfa: “Sekiz aydır almadım hele ben Ne haftalık, ne de aylık... Senin baban olacak Kumarcı, oğlu için az yesin de tutsun uşak!” Koğuldum anne! deyip ağlıyor zavallı çocuk... Ne yapsın annesi? Dünyâda bir güvendiği yok! O bâri bir adam olsun da kalmasın câhil, Demiştim olmadı... Lâkin kabâhat onda değil: O her sabah okuyordu gürül gürül cüz'ünü; Ayırmıyordu kitaptan ne olsa hiç gözünü. Üç akşam oldu ki yoksun. Necip: Babam nerde! Ben isterim onu mutlak, demez mi? Bak derde! Sular karardı; bu sâatte hiç gezer mi kadın? O, sarhoşun biri; tut kim sokak sokak aradın... Nasıl bulursun a yavrum? Yarın gelir belki, Dedim. Fakat çocuğun durmuyordu. Baktım ki Avutmanın yolu yok; komşunun Hüseyn Ağ’yı Alıp dolaşmadayım yatsı vakti dünyâyı. Anam benim gibi evlâd doğurmaz olsaydı, Bu hâli görmeden evvel gözüm yumulsaydı! Herif! Şu hâlime bak, merhametli ol azıcık... Bırak o zıkkımı, içtiklerin yeter artık. Efendiler, ağalar, siz de bir nasîhat edin, Sizin belki var evlâdınız... - Hasan, ne dedin? - Bırak, köpoğlu kadın amma çalçeneymiş hâ! - Benimki çok daha fazlaydı. - Etme! - Elbet ya! Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim? - Kadın lâkırdısı girmez kulağıma zâti benim. Senin kadın dediğin âdetâ pabuç gibidir: Biraz vakti taşınır, sonradan değiştirilir. Kadın bu sözleri duymaz, tazallüm eylerdi; Herif mezar taşı tavriyle sâde dinlerdi; Açıldı ağzı nihâyet, açılmaz olsa idi! Taşıp döküldü, içinden şu lâ'net-i ebedî: - Cehennem ol seni hınzır orospu, git: Boşsun! - Ben anladım işi, sen komşu, iyce sarhoşsun; Ayıltınız şunu yahut! - ilişmeyin! - Bırakın! Herif ayıldı mı, bilmem, düşüp bayıldı kadın! |
| ||||
| Ce: Mehmet Akif Ersoyun şiirleri RESSAM HAKLI! Bir zaman vardı ya târîh-i mukaddes modası... Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası, Mutlaka eski tesâvîr ile ziynetlensin, Diye ressam aratır hayli zaman bir zengin. Biri peydâ olarak 'Ben yaparım' der, kolunu Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu Sıvar ammâ ne sıvar! sâhibi der: - Usta bu ne? Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine! - Bu resim, askeri basmakta iken Fir'anv'ın, Bahr-i Ahmer* yarılıp geçmesidir Mûsâ'nın. - Hani Mûsâ, be adam? - Çıkmış efendim karaya... - Fir'avun nerde? - Boğulmuş. - Ya bu kan rengi boya? - Bahr-i Ahmer a efendim, yeşil olmaz ya bu da! - Çok güzel levha imiş, doğrusu şenlendi oda! |
| ||||
| Ce: Mehmet Akif Ersoyun şiirleri SEYFİ BABA Geçen akşam eve geldim. Dediler: - Seyfi Baba Hastalanmış, yatıyormuş. - Nesi varmış acaba? - Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah. - Keşki ben evde olaydım... Esef ettim, vah vah! Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol! Gecikirsem kalırım beklemeyin... Zîrâ yol Hem uzun, hem de bataktır... - Daha a'lâ, kalınız Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız. Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde; Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde. Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak; "Gel!" diyen taşları kurtarmasa, insan batacak. Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine, Boğuyordum! müteveffâyı bütün âferine. Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek, Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek! Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim, Çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim! Çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse; Fenerim başladı etrâfını tektük hisse. Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun... Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun: Kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara; Kâh olur, mürde şuâ'âtı düşer bir mezara; Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar; Kâh bir ma'bed-i fersûdenin üstünden aşar; Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır; Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır; Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, uryan, Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan Hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer; Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler; Kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı; O kopan râbıtanın, darmadağın yavruları; Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler: Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler! Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil! Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kaatil... Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil Bana göstermeli bir kerre... Niçin? Belli değil! Ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek, Hatm-i enfâs edivermez mi hemen "cız!" diyerek? O zaman sâmi'anın, lâmisenin sevkıyle Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele! Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi... Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi. Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener Geçiyor... Sapmıyarak doğru yürürlerse eğer, Giderim arkalarından... Yolu buldum zâten. Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben! İşte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu. Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu. Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip Açıversem... İyi amma kapı zâten aralık... Gâlibâ bir çıkan olmuş... Neme lâzım, artık Girerim ben diyerek kendimi attım içeri, Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri. Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak! Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini, Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini: - Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım! Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım. Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun... Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun. Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın... Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın. Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım. Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne, Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun kör gözüne! O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh, Gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh, Şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl: O perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl! Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba, Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfı Baba. - Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık, şunu, bir... - Sen otur, ben ararım... - Olsa içerdik, iyidir... Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme... Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime, Başladım kaynatarak vemeye fincan fincan, Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan. - Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın? Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın. - Mehmed Ağ'nın evi akmış. Onu aktarmak için Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün. Ne işin var kiremitlerde a sersem desene! İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene. Hadi aktamıyayım... Kim getirir ekmeğimi? Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi? Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası: Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası! Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz; Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz. Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç Görüyorsun daha gelmez... Yalınızlık pek güç. Ba'zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma; Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma! - Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece! Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice. İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına... Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına, Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer! Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer. Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim, Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim. Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede; Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde! O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî: Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi! |
| ||||
| Ce: Mehmet Akif Ersoyun şiirleri RESMİM İÇİN Resmim İçin Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince, Günler şu heyûlâyı da, er geç, silecektir. Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma, Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir? Resmim İçin Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez; Ölsen seni sırtında taşır toprağın altı. Ey gölgeden ümmîd-i vefâ eyleyen insan! Kaç gün seni hâtırlayacaktır şu karaltı? Resmim İçin Dış yüzüm öyle ağardıkça ağarmakta, fakat, Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası! Beni kendimden utandırdı, hakikat şimdi, Bana hiç benzemeyen sûretimin manzarası! Resmim İçin Beni rahmetle anarsın ya, işitsen, birgün Şu sağır kubbede, hâib, sesinin dindiğini! Bu heyûlâya da bir kerrecik olsun bak ki, Ebediyyen duyayım kabrime nur indiğini. |
![]() |
|
| Etiketler |
| akif, ersoyun, mehmet, Şiirleri |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Konu Seçenekleri | |
| Gösterim Modu | |
|
|
| | ||||
| Konu | Yazar | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Mehmet Akif | reel_turk | Türkiye'nin Sorunları | 0 | 24.02.08 10:10 |
| Mehmet Akif Ersoy | yute59 | Lise ve Ortaöğretim | 3 | 29.12.07 10:00 |
| Mehmet Akİf Ersoyun İbretlİk Anisi | evrencik | Hikayeler, Olaylar ve Yazılar | 0 | 21.06.07 00:42 |