Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu
Go Back   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Payidar.net Kadın > Kadın Sağlığı > Çocuklarımız (Sağlık & Genel)

Duyurular

Çocuklarımız (Sağlık & Genel) Minik, yaramaz, sevimli ve yetiştirilmesi zahmetli küçük insancıklar ve kutsal anneleri için özel bir bölüm. Sağlık, eğitim ve bakım üzerine her türlü konuya ulaşılabilen bir arena.

Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Gösterim Modu
  #1 (Daim)  
Alt 18.08.07, 21:26
*Gül-üm-se* - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
-*уσяgυη_ρяєηѕєѕ*-
 
Üyelik Tarihi: 08.05.07
Şehir: 03-AfYoK-03
Mesajlar: 4.175
Blog Başlıkları: 53
Karizma Puanı: 494
*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute*Gül-üm-se* has a reputation beyond repute
Anna Baba Olma Sanati.............................

ÖNSÖZ

Oluşturma olmadan sanat olmaz; basmakalıp düşünce ve davranışlara sanatta yer yoktur. Ben anne-baba olmanın bir sanat olduğuna inanıyorum. Anne-babalar hayattaki en büyük sanatçılardır. Bazen çok kötü, bazen vasat, bazen de çok iyi ve eşsiz eserler oluştururlar.
Umarım bu kitap sadece annelere ait olmaz. Hani babalar der ya, "karıcığım sen oku, sonra bana anlatırsın, hem zaten çocuğu anne büyütür/´ Sizin eşinizin de yaklaşımı buysa lütfen bu yaklaşımı kabullenmeyin ve bu kitabı önce ona okutun!
Sanırdım ki, kitap yazmak yaşamın ancak sakin dönemlerinde mümkündür. Ama böyle bir sakinlik benim yaşamımda hiçbir zaman gerçekleşmedi. İlk kitabımı yazarken oğlum 3, kızım 6,5 yaşındaydı. Elinizdeki bu kitap, yazdığım 12. kitap. Şu anda oğlum 11, kızım 14 yaşında. İlk kitaplarımda eteğimden çekiştirir ve ´´Anne, ne yapıyorsun?" diye sorarlardı. Bu kitap yazılırken, Mert, yorgun olduğum akşamlarda beni yazmam için motive etti, Merve ise bilgisayarı her bozuşumda (!) yazılarımı tekrar bulmama sabırla yardımcı oldu. Tam 7 yıldır bana destek oldukları için onlara hayran ve minnettarım. yaşamımdaki en harika iki varlığa, Merve´ye ve Mert´e...
Kız kardeşim bu yıl bana, nefis gülücükleri olan bir yeğen verdi. Bebekleri özlediğimi hissettim. Küçücük parmaklarıyla saçımı çekmesi ve masmavi gözleriyle bana anlamlı anlamlı bakması, gece geç saatlerde kitap yazarken mutluluk kaynağım oldu. Dünyama yeni katılan, büyük bakışlı, küçük yeğenim, Zeynep´e...
Her zor ânımda yanımda olacaklarından, her mutluluğumu kendi mutluluktan gibi yaşayacaklarından emin olduğum, beni genetik şifreleriyle oluşturan ve sınırsız sevgileriyle büyüten, kendimi bana her zaman çok şanslı bir çocuk olarak hissettiren canım anne ve babama, Utku ve Ergun´a...
Dört senedir, kelimenin tam anlamıyla aynı kaderi paylaştığımız, mutluluk ve mutsuzluklarımızda birbirimize destek olduğumuz, hayatımda çok anlamlı bir yeri olan, başanlanm için beni destekleyen, kendisi çılgınca gezdiği halde beni gittiği harika tatil beldelerinden arayıp "Haydi, kitabını yaz" diye çılgına çeviren ve hayatımda bir tane olduğuna emin olduğum, sevgi dolu insana, sırdaşıma...
Ve yıllardır psikoterapi seanslarında bana bir terapist olarak sonsuz deneyimler kazandıran bütün danışanlarıma...iyi ki varsınız diyorum.
Nasıl bir annesiniz? Nasıl bir babasınız? Kuşkusuz hiçbir anne ve baba bu soruya objektif yanıt veremez. Dünyanın hem en keyifli, hem en zor ve hem de vazgeçilmez tek mesleğidir anne-baba olmak. Çevrenizdeki herkesle iletişiminizi zayıflatabilir, görüşmeme kararı alabilirsiniz ama anne ya da babaysanız hayatta bir tek kişiye karşı bu kararı uygulama şansınız yoktur: çocuğunuza *
Çocuk olmak da zor, genç olmak da. Peki, ya anne-baba olmak? Siz en çok hangisinde zorlandınız? Çocuk olmakta mı, genç olmakta mı, yoksa anne-baba olmakta mı?
Bu kitapta, anne-baba olarak kendinizi keşfe çıkacağınızı umuyorum. İyi keşifler...
ANNE OLMAK

İnsan nasıl öğrenir?
Hayata merhaba dediğimiz, annemizin iç dünyasından onun kollarına terfi ettiğimiz, yani doğduğumuz andan itibaren öğrenmek zorunda olduğumuz ve öğrendiğimiz o kadar çok beceri, duygu, olay, bilgi, düşünce sistemi ve davranış örüntüsü var ki... Beynimizi bir bilgisayara benzetecek olursak denilebilir ki, oraya sürekli bilgi yüklüyor, gerekli olanları zamanı gelince anımsıyor, hayatımıza geçiriyoruz. Zihnimizde ve bilinçaltımızda kayıtlı, gerekli gereksiz yığınla bilgi var.
Yaşam boyunca öğrendiklerimizi birkaç başlık altında toplayabiliriz:
• İçgüdülerimizin motive etmesiyle öğrendiklerimiz;
• Model alma yoluyla öğrendiklerimiz;
• Kendi arzu ve isteğimizle öğrendiklerimiz;
• Öğrenmek zorunda olduğumuz için öğrendiklerimiz.
İçgüdülerimizin bizi motive etmesi sonucu doğal olarak öğrendiğimiz duygu ve davranışlarımıza bakacak olursak; karnımızın acıkması ve bunun sonucunda yemek yememiz, sevme ve sevilme ihtiyacımızın bizi tetiklemesiyle birilerini sevmemiz gibi davranışlarımızı görürüz.
Kendi arzu ve isteğimizle öğrendiklerimizin arasında;
kendimizi geliştirmemiz için bilgi hazinemize kattığımız bilgi ve beceriler vardır. Daha iyi olmak, kendimizi daha iyi hissetmek, çevremiz tarafından daha çok onay görmek için, isteğimiz doğrultusunda öğrendiklerimizdir bunlar. Örneğin başarılı olmak, güzel olmak, yakışıklı olmak, etkileyici olmak gibi isteklerimizin sonucunda elde ettiğimiz bilgi ve beceriler...
Bir de öğrenmek zorunda olduğumuz için öğrendiklerimiz vardır ki, bunlara zorunluyuzdur: Okuma yazma öğrenmek, sınavlara çalışırken öğrendiğimiz bilgiler gibi...
Tüm bunların dışında bir de öğrenmek istemediğimiz ama hayatın bize zorla öğrettiği duygular var. Onlardan, kaçabildiğimiz kadar kaçarız. Örneğin ayrılık duygusunun verdiği acı, ölümün hissettirdiği çaresizlik gibi. Bu duygulan çevremizde birileri yaşadığı zaman, açıkçası biz asla ve asla yaşamak istemeyiz. Sevdiklerimizden ayrılacağımızı ve yakınlarımızın gün gelip de öleceğini aklımızın ucuna bile getirmekten kaçınırız. Ancak ne kadar kaçarsak kaçalım, bize acı veren, bizi mutsuz eden duyguları gün gelir yaşarız ve sonra bilinçaltımıza iterek unutmaya çalışırız.
Evet, öğrendiklerimizin arasında, daha çoğunu öğrenmek istediklerimiz, hiç farkında olmadan öğrendiklerimiz ve unutmak istediklerimiz var. Ruh sağlığımızı korumak ve iç dünyamızı dengede tutmak için, bizi mutlu edenlere dokunmaz ama bizi zedeleyenleri unutmaya çalışırız.
Anne olmayı nasıl öğreniyoruz?
Peki, ya anne olmak? Anne olmayı nasıl öğreniyoruz? İçgüdüsel mi? İsteyerek mi? Zorunda olduğumuz için mi?
Davranış bilimcilere göre anne olmak duygusu bir içgüdü, ama aynı zamanda kendi annemizi model alarak öğrendiğimiz bir duygu ve davranış örüntüsü. Küçük kız çocuklarının oyunlarını gözlemlediğimizde, kollarında oyuncak bir bebek ve onu yedirip içirdiğini, uyuttuğunu görürüz. Küçük kızlar evcilik oyunlarında hep anne olur, bebeklerine bakar ve onları korur. Burada hem içgüdüsel bir motivasyonun hem de model alma davranışının birlikte yaşandığını görüyoruz.
Ama annelik zorunda olarak öğrendiğimiz bir duygu ve davranış değil; anne olduktan sonra, anne olmayı ve anne olmanın getirdiği sorumlulukları unutmak gibi bir seçeneğimiz de yok. Anne olmak, Yaratan´a en yakın olmak; anne olmak, kendinden olan o parçaya ömür boyu göz kulak olmak; anne olmak, yaşamın en büyük sorumluluğunu almak; anne olmak, fedakârlıklara açık olmak; anne olmak, çocuğunun hem fiziksel hem de kişilik gelişimine en olumlu katkıları sağlamak için çabalamak; anne olmak, çocuğunu sınırlamadan gelişmesine olanak tanımak; anne olmak, çocuğuna hayatın kurallarını öğretmek, ama öğretirken de onu ürkütüp korkutmamak, iç dünyasını zedelememek; anne olmak, çocuğa istediklerine ulaşabilmesi için ihtiyacı olan güveni vermek, ama onu şımartmamak.
Yani anne olmak, çok hassas bir çizgide dikkatle yürümek gibi. Yapılan her hata size geri dönüyor. Hayatın bu kulvarında, geri dönüşü olup da kendi kendine düzelen bir hata ne yazık ki yok. Fatura hep kesilmekte!
Anne için dün ya da yarın yoktur, sadece şimdi vardır
Annenin "şimdi böyle oldu ama bir dahaki sefere yapmam" gibi bir şansı, "yarın düzeltirim" gibi bir alternatifi yok. Anne olduğunuzda ne geçmiş ne de gelecek, sadece şu an önem kazanır. Çünkü yapılan ve yapılmakta olan her şey şu andadır. Şu anda çocuğunuza sevgi veriyorsunuz; "dün onu sevmiştim, bugün dursun, yarın yine severim" diyemezsiniz. "Sabah karnım doyurmuştum, şimdi geçsin, bir de akşama yediririm" diyemezsiniz. "Bugüne dek ona çok ilgi gösterdim, biraz dinleneyim, haftaya yine ilgilenirim" diyemezsiniz. "Dün onu gezdirmiştim, yeter, yarın gezdiririm" diyemezsiniz. "Dün derslerini kontrol etmiştim, iki gün sonra yine derslerini kontrol ederim" diye erteleyemezsiniz. "Dün ona disiplinli olmanın yollarını göstermiştim, nasılsa aklında kalır, birkaç ay sonra yine hatırlatırım" diyemezsiniz.
Anne için dün ya da yarın yoktur, sadece şimdi vardır. Çocukla şimdi ilgilenilmeli, karnı şimdi doyurulmak, şimdi uyutulmalı, parka şimdi götürülmeli, dersi şimdi kontrol edilmeli, oyun şimdi oynanmalı, şimdi sevilmeli, sevgi sözcükleri şimdi söylenmeli, şefkat şimdi gösterilmeli, kısacası her şey ama her şey şimdi yapılmalı. Tırnağını yiyorsa, altına kaçırıyorsa, içine kapanıyorsa ya da hırçınlıklar yapıyorsa, yani sorunları varsa, çözüm şimdi bulunmalı, asla ve asla ertelenmemeli.
Çocuk şimdide yaşar. O halde anne de şimdide yaşamalı. Bu belki de, anne olmanın en zor yanı. Şimdiyi yakalamak ve çocukla o anda birlikte olmak. Zaten annelerden gelen yakınmalara baktığımızda bunu çok net görebiliyoruz.
Annenin en çok yakındığı faktör: zaman
Günümüzde zaman insanlık için en önemli değer haline geldi. Herkes zamanla yarışmakta. Kişinin yapması gerekenler çoğaldıkça, zamanı iyi kullanma becerisini de geliştirmesi gerekiyor. Yaşam zaman üzerine kurulu. İşimize, gereksinmelerimize, hayattaki sorumluluklarımıza ayırdığımız zaman, sevdiklerimize ayırdığımız zamandan daha çok. Daha iyi bir yaşam, daha konforlu bir yaşam, daha zengin bir yaşam hedeflerine doğru ilerlerken, doğal olarak, eşimize, anne-babamıza ve çocuğumuza kalan zaman azalmakta. Çocuğumuza daha iyi bir okul, daha iyi bir eğitim isterken, çocuğumuzu da zamanın koşturmasına salıverdiğimiz kesin bir gerçek.
Annelerin en çok yakındığı konu zaman yetersizliği. Özellikle çalışan anne için bu bir işkence. Hem işteki hem evdeki sorumluluklar, hem evliliğin hem de sosyal hayatın gereklilikleri düşünülünce çocuğa kalan az bir zaman olmakta. Bu az zaman içerisinde çocukla şimdi´yi yakalamak oldukça zor. Çünkü anneler tüm günün yorgunluğu, evde yapılması gerekenler, ertesi gün yapılacaklar arasında sıkışıp kaldığında gerek zihin gerek beden gerekse ruh dünyası açısından, çocuğuyla şimdiki zamanı değerlendirebilmesi imkânsız. "Anne olmayı nereden öğreniyoruz?" sorusunu bir yana bırakacak olursak, "Anne olmayı öğrenirken zaman bu öğrenme sürecini nasıl etkiliyor?" sorusu ayrı bir başlık altında incelenmeli aslında. O halde inceleyelim.
Anne olmayı öğrenme sürecine zamanın etkisi
Bebeğimiz henüz doğmamışken, ona tüm zamanımızı ayıracağımıza dair kendi kendimize söz veririz. Bir süreliğine bu sözümüzü yerine getiririz de. Ancak burada sözümüzü yerine getirten koşul bebeğimizin kendisidir. Çünkü hiç durmadan acıkır, uyur, ağlar, gazı vardır, altını kirletir, yani annesini zorunlu bir ilgiye iter. Bebek biraz büyümeye başladığında, memeden kesildiğinde, kendi kendine yürümeyi başardığında ve isteklerini ifade etmeye başladığında anneye doğal olarak biraz daha geniş zaman kalır. Günümüz koşulları gereği anne eğer çalışmak zorunda olan bir anne ise, vicdan azabı, suçluluk duygularıyla dolu süreç başlar, çünkü zaman artık annenin ve çocuğun aleyhine işlemeye başlamıştır. Burada daha çok, çalışan anneyi ve çocuğunu göz önüne alıyoruz, çünkü çalışmayan annelerde bu sorunu daha az gözlemliyoruz.
Anne olmayı öğrenirken zaman bu öğrenme sürecini olumsuz etkileyebiliyor. Anne işine daha çok odaklandığı için, en azından buna zorunlu olduğu için çocuğa ayrılan zaman da doğal olarak azalıyor. Oysa çocuğun, annesine olan gereksinimi kaçınılmaz. Özellikle ilk üç sene çocuk annesinin ilgi ve sevgisine her zaman olduğundan daha çok muhtaçtır. Çocuk evden işe giden annesini kendisini terk etmiş gibi hisseder ve çeşitli duygu, düşünce ve davranış bozuklukları geliştirebilir. Anne yoksunluğu çeken çocuk annesinin arkasından feryat figan ağlar ve çok zor susup sakinleşir. Bu arada anne de elbette duygusal anlamda epeyce yıpranır.
Koşullan değiştiremiyorsak koşulları iyileştirme olanağımızı kullanmalıyız. Yapmak zorunda kaldığımız eylemlerden arta kalan zamanı nitelikli yani kaliteli biçimde geçirebiliriz. Çalışmak zorunda olan anneler işlerinden arta kalan zamanı çocuğuyla nitelikli ve verimli saatlere dönüştürebilir. Bu konuyla ilgili bilgileri daha ileriki bölümlerde bulabileceksiniz.
Her şeyden önce şunu bilmelisiniz ki, bu koşullan sadece siz yaşamıyorsunuz. Yalnızca ülkemizde değil, dünyanın pek çok yerinde pek çok anne aynı koşullarda benzer duyguları ve suçlulukları yüreğinde taşımakta. İnsanın yaşadığı zorlukta tek başına olmadığını bilmesi biraz da olsa rahatlatıcı bir durum. En azından, "Bu bir tek benim başıma gelmiyor" demek bile annenin yüreğindeki sıkıntıyı az da olsa giderebiliyor. Eh, hem zamanla yarışmak hem de anne olmak kolay değil.
Anne olmanın bir okulu yok
Ne yazık ki, anne olmanın bir okulu yok. Her mesleğin bir okulu var. Okula girmek için önce sınav kazanıyorsunuz, sonra o mesleği öğrenmek için 4 yıl ya da daha fazla süren bir eğitim sürecinden geçiyorsunuz, sonra da mezun olmak için yeterli
bilgiy6 sahip olup olmadığınız sınanıyor. Yeterince çalışmadıysanız, dersleri başarıyla geçemediyseniz, devamsızlık yaptıysanız okuldan kaydınız siliniyor.
Şimdi aynı mesleki şartları anne olmak için düşünelim. Anne olmak için gireceğiniz bir okul olmadığı gibi, annelik sınavı, annelikten sınıfta kalma, annelik bilgisi ölçme süreci ya da annelikten kaydınızın silinmesi gibi bir durum söz konusu değil. Meslek seçiminde göz önünde bulundurulması gereken, kişiliğe göre meslek seçimi ya da yeteneğe göre meslek seçimi gibi bir alternatif de yok anne olmakta. Kişiliğiniz ve yetenekleriniz ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, anne olduysanız bunların bir ön şartı yok.
O halde nereden ve nasıl öğreniyoruz anne olmayı? Anne olmayı genlerimizdeki şifrelerden biliyoruz ve kendi annemizi model alarak, anne olmayı geliştiriyoruz. Genlerimizdeki şifrelere ve kendi anne modelimize ek olarak, kişilik yapımız, hayata bakışımız, anneliğe bakışımız, çocuğumuza bakışımız ve çocuğumuzun bize öğrettikleri de anne olma kapasitemizi etkiliyor ve yelpazeyi daha da genişletiyor.
Anne olmayı öğrenmek sonsuz bir süreç. Anne olma deneyimi kadının tüm yaşamına dağılmış ve tüm yaşamım kapsayan bir öğrenme sürecidir. Nasıl çocuk 2 yaşındayken anne de 2 yaşında bir çocuğa anne olmayı öğreniyor ise, çocuk 30 yaşında olduğu zaman da anne, 30 yaşındaki çocuğuna anne olmayı öğreniyor.
Anne hem kendi yaşını yaşar, hem de çocuğunun yaşını
Çocuğumuza 5 yaşındayken olan yaklaşımımızı, o 15 yaşına gediğinde sürdüremiyoruz, zaten bunun imkânı da yok. Bir zamanlar onu kendimiz yedirirken bir süre sonra kendisi yemeklerini yiyor, hatta daha sonraları ne yiyeceğine kendisi karar veriyor. Bir zamanlar onu biz giydirirken zamanla kendisi giyiniyor, sonraları giysilerini kendisi seçiyor, daha da sonraları alışverişini kendisi yapıyor, l yaşındayken ninnilerle uyutuyoruz, ! 3 yaşında masal okuyarak uykuya dalıyor, 6 yaşında kendisi uyuyor, 16 yaşında uyku saatlerine kendisi karar veriyor, 19 yaşında sabahlıyor! Önceleri onu biz oynatıyoruz, sonraları kendisi oyun kuruyor, parklarda, kreşte, okulda arkadaşlar ediniyor, yetişkin olduğunda ise hayatın kurallarına göre oynuyor, bizim kurallarımız artık onun için geçerli olmuyor. Yani anneler hayatı iki farklı yaşta yaşıyor.
Anne hem kendi yaşını yaşar, hem de çocuğunun yaşını. Buna bir anlamda empati kurmak da diyebiliriz. Çocuğun yaşına inerek onun hissettiği gibi hissetme, onun düşündüğü gibi düşünme ve onun penceresinden onun gözlükleriyle hayata bakabilme becerisidir empati. Bunu kaç anne yapabiliyor? Sorunun yanıtını vermek oldukça zor. Çünkü bunu becerebilmek çok da kolay değil.
İki farklı yaşta yaşamak, anne olmanın belki de en zor noktasıdır ve hiç bitmeyen bir süreçtir. Karşınızda sürekli değişen, gelişen bir varlık var ve siz onu yönlendirmeye çabalıyorsunuz. Sık sık, "Beni anlamıyorsun" sözünü duyuyorsunuz. Bu da moralinizi ve çocuğunuzla olan iletişiminizi bozuyor. Ne zor değil mi? Ancak çocuğunuzun duygularını ister anlayın ister anlamayın, çocuğunuzla ister empati kurun ister kurmayın, anne olduğunuz andan itibaren artık iki farklı yaşta yaşayacağınız kesin.
İşte bu, bir öğrenme süreci. Hiçbir anne bunu bilinçli yapmıyor. Peki, nereden öğreniyor? Çocuğundan öğreniyor. Çocuk annesine, anne olmayı öğretiyor. Annesine gönderdiği mesajlarla, "Bana böyle davranma" ya da "Evet, bana bu şekilde yaklaş" bildirimlerini sunuyor. Burada çocuğun iç dünyasını ve gönderdiği duygusal mesajları doğru okumak çok önemli.
Anneler çocuklarından gelen her mesajı doğru okuyorlar mı? Hayır, çünkü daha önce anne olma deneyimine sahip değiller. İkinci ya da üçüncü çocuğunu yetiştiren bir anne için bu daha kolay, ama ilk çocukta her anne zorlanıyor, çünkü daha önce de belirttiğim gibi, anne olmanın okulu ve öğretisi yok. Anne olmak, yaşandıkça, çocuğu tanıdıkça ve bu ilişkiye, bu i-letişime ve bu deneyime önem ve değer verdikçe, zaman, sevgi ve ilgi yatırımı yaptıkça öğrenilen ve gelişen bir beceri.
Anne olmayı öğrenme sürecim engelleyen ve anneleri sık sık zora koşan unsur, hem kendi hem de çocuğun yaşında olma hali. Hem 25 yaşında olacaksınız hem 5, hem 30 yaşında olacaksınız hem 10. Bu, anne olan her kadın için çelişki oluşturan bir süreç; durumun ilginç yanı ise, bu sürecin hiç noktalanmayan, sürekli ileriye doğru giden bir süreç olması. Eğer siz de kendinizi çelişkiler yumağında hissediyorsanız bilin ki bundandır. Hayatın iki ayrı noktasında olmanız gerekiyor. Üstelik değişim gösteren, değişen sadece çocuğunuz değil, siz de sürekli değişim içindesiniz. Sürekli değişim gösteren bu iki organizmanın, bu iki duygu küpünün ortak noktalarda buluşması sadece ve sadece sevgi ile oluyor ve tabiî ki doğru bilgiyle.
Çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okumak
İletişim ve etkileşim kurduğumuz her insanla duygusal bir mesaj alışverişi yaparız. Yalnızca bizim ona verdiğimiz mesajlar değil, onun bize verdiği mesajlar da önemlidir. Patronumuzla, iş arkadaşımızla, komşumuzla, arkadaşımızla, anne-babamızla, eşimizle ve çocuğumuzla gün içerisinde farkında olarak ya da olmayarak duygusal bir mesajlaşma süreci yaşarız.
Bu durum, karşı tarafa duyduğumuz sevgi, ilgi, nefret, öfke, ihtiyaç, kıskançlık gibi duyguların açıkça söze dökülmemesinden ya da açık davranışlarla ifade edilmemesinden kaynaklanır. Patronumuzdan nefret ediyorsak elbette bunu, "Sizden nefret ediyorum" diye yüzüne söylemeyiz ya da yanına gidip bir tokat atamayız, ama duygusal mesajlar göndeririz: Surat asma, işi ağırdan alma gibi tepkiler karşı tarafın bir şeyleri fark etmesine dayalı tepkilerdir. Bir kadın eşine doğrudan doğruya, "Senin falanca arkadaşını sevmiyorum" diyemiyorsa ya da eşini o kişiyle birlikteyken kolundan tutup o ortamdan uzaklaştıramıyorsa, duygusal mesajlar göndermekten başka seçeneği kalmıyor demektir. Hiç farkında olmadan gönderilen bu mesajlar şu türden davranışlar biçiminde olabilir: o kişiyle görüşüleceği zaman baş ağrılarının tutması, görüşmemek için çeşitli bahaneler bulma ya da birlikteyken keyifsiz, neşesiz tavırlar sergileme. Erkek, karısından gelen bu duygusal mesajları doğru okursa sorun bir şekilde çözüme ulaşır.
Yetişkinlerin duygusal mesajlarıyla çocukların duygusal mesajları biraz farklıdır. Çocuklar yetişkinlere kıyasla bu türden mesajlara çok daha sık başvurur. Çünkü çocuk duygularını çok net ifade edemez, iç dünyasında olup biteni kendisi de anlayamaz. Çocuklar, özellikle de 2-6 yaş grubuna ait olan çocuklar gün içinde hangi olaydan etkilendiğini çoğu kez fark edemez. Yetişkinlikte elde edilen farkındalık durumu çocuğun iç dünyasında henüz gelişmediği için çocuklar duygusal mesajlara çok sık başvurur. Dolayısıyla annenin çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okuması çok önemlidir. Çünkü duygusal mesajların doğru okunması çocuğun duygu, düşünce ve davranış bozukluğu yaşamasını engeller. Anne çocuktan gelen duygusal mesajları nasıl doğru okuyabilir?
• Çocuğunun kişilik yapısını keşfederek, tanıyarak;
• Çocuk gelişim dönemleri hakkında bilgi sahibi olarak ve çocuğunu bu anlamda izleyerek;
• Çocuklarda davranış bozuklukları hakkında bilgi edinerek ve bu anlamda çocuğunu gözlemleyerek.
Çocuğun kişilik yapısını keşfedip tanımak
Çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okumanın temel şartlarından biri, çocuğun kişilik yapısını tanımak, bir anlamda onu keşfetmektir. Kişiliğin; doğuştan getirilen genetik özelliklere sonradan eklenen duygu, düşünce ve davranışlar bütünlüğü olduğunu biliyoruz. Bu yüzden kişilik, 0-6 yaş grubundaki çocuğun gelişiminde oldukça önemli bir yer tutar. Çocuğunuz hassas ve alıngan mı, sessiz ve sakin mi, yoksa hareketli ve yaramaz mı? Koyduğunuz sınırları aşmaya mı çalışıyor, yoksa kabulleniyor mu? Nasıl tepki veriyor? Davranış örüntüleri neler? Tüm bunlar çocuğun kişilik özelliklerini oluşturur.
Çocuğunuzun kişiliğini keşfetmek için ona zaman ayırmanız, onu tanımaya çalışmanız gerekir. Kişilik, sınırlan önceden kesinleşmiş bir özellikler bütününden ibaret değildir; bu bütünlüğün başı ve sonu yoktur; sürekli gelişen, durağan olmayan bir bütünlükten söz ediyoruz. Kişilikteki sürekli gelişimi nedeniyledir ki, çocuğunuzda her gün yeni yeni davranışlar ve duygular keşfeder ve şaşırabilirsiniz. Çocuğunuz sizin herhangi bir yaklaşımınıza bir ay önce olumlu bir tepki verirken, bir ay sonra farklı bir tepki verebilir, çünkü hızlı bir değişim içerisindedir. Çocuğunuz hem kendisini hem de sizi tanımaya çalışırken, siz de onu tanımaya çalışır ve bunu yaparken de kendinizin farkında olmadığınız yönlerinizi öğrenirsiniz. Biliyorum ki, pek çok anne şöyle der: "Ben bu kadar sabırlı olduğumu bilmiyordum" ya da "Ne kadar tahammülsüz bir insanmışım da haberim yokmuş." İşte burada karşılıklı bir etkileşim ve öğrenim süreci vardır.
Çocuğunuzdan gelen duygusal mesajlar nelerdir? Örneğin dudak büküp bir kenara çekilmesi, "Sen beni sevmiyorsun" türünden sözler söylemesi, ortada size göre hiçbir şey yokken ağlaması, inatlaşması, "Yapma" dediğiniz bir şeyi kızacağınızı bile bile yapması, uyuması gerektiği halde uyumaması, uykusunun kaçması, sizinle oynamak istememesi, sizi eliyle itmesi ya da vurması gibi davranışlar çocuğunuzun size gönderdiği duygusal mesajlardır.
Biraz daha somut örnekler verelim: Diyelim ki, çocuğunuz sizinle oyun oynamak istiyor ama siz yemek hazırlamak zorundasınız. O sizi eteğinizden çekiştiriyor, siz de ona "Şimdi olmaz" diyorsunuz. Bu tablo birkaç kez tekrarlandıktan sonra çocuğunuz ağlamaya başlayacaktır. Siz çocuğunuzun, istediği olmadığı için ağladığını sanırken o size aslında şu mesajı veriyordun "Beni sevmiyor musun ki, bana zaman ayırmıyorsun?" Ne kadar farklı, değil mi?
Annenin algılaması:
"istediği olmadığı için sinirinden ağlıyor." Çocuğun verdiği duygusal mesaj:
"Beni sevmiyorsun çünkü benimle zaman geçirmiyorsun. Ben de buna üzülüyorum."
Bir başka örnek verelim: Yemek yediriyorsunuz, önce güzel güzel yiyor ama sonra başını iki yana çevirerek, yemek istemiyor. Sizse onun yemesini istiyorsunuz. Bir daha deniyorsunuz, o bir daha başını çeviriyor. Bu sahne birkaç kez tekrarlandıktan sonra çocuğunuz ağlamaya başlıyor.
Annenin algılaması:
"İnadından ağlıyor."
Çocuğun verdiği duygusal mesaj:
"Artık doydum, neden bana güvenmiyorsun?"
Elbette her duygusal mesaj ağlamakla sınırlı kalmaz. Tırnak yemeler, altına kaçırmalar, okula gitmek istememeler de duygusal mesajlardır ve eğer ilgilenilmezse davranış bozukluğuna dönüşebilir. İşte bu yüzden, annenin çocuğun duygusal mesajlarını doğru okuması çok önemlidir.
Biraz önceki yemek örneğine geri dönelim. Anne çocuğun ağlamasını doğru okusaydı, "Sanırım doydu, ona güvenmeli ve zorlamamalıyım" şeklinde algılayacak, bundan sonraki yemek saatleri bir işkenceye dönüşmeyecekti. Ama anne çocuğun bu mesajını yanlış değerlendirip, "İnadından yemiyor, ama bakalım onun dediği mi olacak, benim dediğim mi?" diye olayı bir kontrol sorunu haline getirirse her yemek öğünü sıkıcı ve problemli saatlere dönüşecek ve çocuk bu konuda büyük direnç gösterecektir.
Birkaç yıl önce bir anneyle, 18 yaşındaki oğlu gelmişlerdi. Gencin yemek yeme sorunu vardı. Gerçekten de yaşıtlarından oldukça çelimsiz, halsiz ve bitkin bir görünümü vardı. Genç, yemek gördüğü zaman midesinin bulandığım söylüyordu; annesi de oğlunun sağlığından doğal olarak endişeleniyordu. Gençle paylaştığımız terapi seanslarından birinde, ondan annesiyle ilgili anılanın anlatmasını istemiştim. Bana şöyle demişti:
- Çocukluğuma dönüp baktığımda, annemi elinde tabakla peşimde koşarken görüyorum, ağzımı zorla açıyor ve bana zor-la yemek yediriyordu. Hatırladığım başka hiçbir şey yok. Sadece bunlar var.
Bu anne belli ki çocuğunun duygusal mesajlarını hiç doğru okuyamamıştı. Sonuçta çocuk hem yemek yeme olayına karşı bir tiksinti, hem de annesine karşı öfke duygulan geliştirmişti.
Çocuğun verdiği duygusal mesajlar arasında, okula gitmek istememe davranışı da vardır. Çocuk okulla, arkadaşlarıyla, öğretmeniyle ya da sizinle ilgili bir sorun yaşıyor olabilir. Duygusal mesajlar çocuğun kişilik yapısına ve anne-babasıyla kurdu-ğu iletişime göre farklılık gösterir. Kimi çocuk "Okula gitmek istemiyorum" diye kendisini ifade ederken, kimi çocuk da karın ağrısı ya da mide bulantısı gibi tepkilerle bu mesajı iletebilir. Bu konuyu da örneklendirirsek;
Çocuk:
"Okula gitmeyeceğim." Anne:
"Ne demek o öyle? Okula gidilmez mi?" Annenin algılaması: "Yine kaprislerine başladı." Çocuğun duygusal algılaması:
"Niye gitmek istemediğimi sormuyor bile. Beni anlamaya çalışmıyor."
Oysa bu anne ile çocuğu arasındaki iletişim şöyle olmalı:
Çocuk:
"Okula gitmeyeceğim."
Anne:
"Sanırım bu konuda bana anlatmak istediklerin var."
Annenin algılaması:
"Çocuğumun canını sıkan bir şeyler var."
Çocuğun duygusal algılaması:
"Canımı sıkan şeyi anneme anlatabileceğim, beni anlayacak."
Çocuğun duygusal mesajlarını doğru okumanın, çocuğun kişilik yapısını tanımakla son derece ilişkili olduğunu belirtmiştim. Çocuğunuzun kişilik yapısını keşfetmeye çalışırken;
• Çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz zamanlarda başka uğraşlarla ilgilenmeyin ve tüm dikkatinizi ona odaklayın.
• Çocuğunuza ev işlerine ayırdığınız zamandan daha fazla zaman ayırmaya özen gösterin.
• Çocuğunuzun sizden ve eşinizden birtakım genetik özellikler aldığını unutmayın ve bunların neler olabileceğini gözlemleyin.
• Çocuğunuzun sürekli gelişen kişilik yapısını, vereceğiniz cezalarla olumsuz etkileyeceğinizi unutmayın.
• Çocuğunuzun kişiliğini sürekli ve yersiz ödüllerin de olumsuz etkileyeceğini aklınızdan çıkarmayın.
• Çocuğunuzun kişilik gelişiminin temellerinin 6-7 yaşlara kadar atıldığını, ancak bu yaşlardan sonra da sürekli gelişim içerisinde olacağını unutmayın.
• Çocuğunuzu sizin söylediklerinizi aynen yerine getirecek bir robot olarak görmeyin.
• Çocuğunuzu istemediği ya da kapasitesinin dışındaki şeylere zorlamayın.
• Çocuğunuzda keşfettiğiniz güzellik ve yetenekleri, onu zorlamadan ama onu onayladığınızı hissettirerek destekleyin.
• Çocuğunuzla ilgili bir günlük tutun ve onun tepkilerini not etmeye özen gösterin. Bu notlar sizin en iyi rehberiniz olacaktır.
Çocuk gelişim dönemleri hakkında bilgilenmek bir anne ya da babanın çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okuyabilmesi için, çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemiyle ilgili bilgi sahibi olması gerekir. Anne-baba bu bilgilerle donanımlı değilse, çocuğun davranışlarını sağlıklı değerlendiremeyeceği gibi, çocuğuyla ilgili bir sorunu da gözden kaçırabilir ya da çocuğun normal gelişim sürecini yanlış değerlendirip boşuna kaygılanabilir. Çocuk herhangi bir davranışı normal gelişim sürecinde yaşıyor ama aile bu davranışı bir olumsuzluk olarak görüp değiştirmek için çocuğa baskı yapıyorsa, hem çocuğun gelişen kişilik yapısı zedelenebilecek, hem de çocuktan gelen duygusal mesajlar doğru okunup doğru değerlen-dirilemeyecektir.
Bu konuda en çok rastladığım durum şudur: 2-3 yaş diliminde çocuğun inatçılık davranışı, anne-babanın da çocukla inatlaşması sonucu pekişmektedir. Oysa bu yaş dilimi çocuğun yavaş yavaş kendisini ispat etmeye başladığı bir zamandır ve çocuğun gelişim dönemi içerisinde doğal bir davranış olarak yer almaktadır. Bu bilgiye sahip olmayan anne-babalar çocuklarına kızar ve onunla âdeta "senin dediğin, benim dediğim" kavgasına girişir. Sonuçta, çocuğun gelişen kişilik yapısına bilmeden, farkında olmadan zarar verebilirler.
Çocuğun gelişim dönemlerini şöyle listeleyebiliriz: motor gelişim, duyusal gelişim, bilişsel gelişim, dil gelişimi, psiko-sosyal gelişim ve elbette kişilik gelişimi. Çocuğun içinde bulunduğu her gelişim aşaması hem yeni bir basamaktır, hem de yeni bir başlangıç. Anne-baba çocuğun gelişim dönemlerini bir bütünlük içerisinde değerlendirmelidir, çünkü gelişim bütünsel bir süreçtir, doğumla başlayıp ölümle biter.
Çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemleri birbirini etkiler ve çocuk içinde bulunduğu bir gelişim dönemini tamamlamadan diğerine geçemez. Bu yüzden çocuğun kişiliğinin biçimlendiği her bir gelişim basamağı dengeli ve sağlam biçimde tamamlanmalıdır ki, çocuk ilerideki yaşantısında sorunlar karşısında yıkılmayan bir birey olsun, kendi sorunlarına çözüm üretebilsin, kendisiyle ve çevresiyle barışık yaşasın. İşte bu yüzden, ç ocuk gelişim dönemleri hakkında ailenin bilgiyle donanımlı olması çok önemlidir.
Çocuk her bir gelişim döneminde anne-babadan farklı destekler bekler. Ancak aile bunu yanlış değerlendirip, çocuğun
davranışlarını yaramazlık çerçevesinde algılayıp çocuğu cezalandırırsa çocuğuna hatalı yaklaşmış olur. Çocuk gelişimi denilince ne yazık ki hâlâ çocuğun fiziksel gelişimi akla gelmektedir. Oysa çocuğun fiziksel gelişiminin yanı sıra ruhsal gelişimi de vardır ve bu ikisi birbirini tamamlamaktadır.
Küçük bebek ağladığı zaman annesi hemen altına bakar, karnını doyurmaya çalışır, ´Acaba gazı mı var?´ ya da ´Bir yeri mi acıyor?´ diye düşünür. Oysa o küçücük bebeğin sadece fiziksel gereksinimleri yoktur, ruhsal gereksinimleri de vardır. Annesi tarafından sarılmak, okşanmak, sevilmek, ilgilenilmek, annesinin şefkatli sesinin tınılarıyla ruhunu rahatlatmak istiyordur. Minicik bebek bile küçük ağlamalarla annesine duygusal bir mesaj iletmektedir. Anne bu duygusal mesajı hemen doğru okumasa bile, her türlü şeyi denedikten sonra (alt değiştirme, emzirme vs.) sonunda doğru okumayı başarır ve bebeğine sevgiyle sarılır.
Aslında burada mesajı doğru okutan, yani anneyi doğru o-kumaya yönlendiren bebektir. Çocuk, yaşı ve gelişim dönemi ne olursa olsun, anne-babasının sevgisine daima ihtiyaç duyar. Biz yetişkinler de öyle değil miyiz?
Bir süre sonra bebekten gelen duygusal mesajları doğru okumayı öğreniriz, ama bebeğimiz çocuk olmaya başladığında sanki bu yeteneğimizi kaybederiz.
Çocuğun gelişim dönemlerine kısaca bir göz atalım, bu sayede siz de ondan gelen duygusal mesajları doğru okuyup okumadığınız yolunda kendinizi değerlendirebilirsiniz.
Çocuğunuzun Motor Gelişimini Biliyor musunuz?
Çocuğun motor gelişimi onun kendi başına gerçekleştirdiği «ziksel gelişimdir. Emzirirken saçınızı çekiştirmesi, biraz daha büyüdüğünde her şeyi tutmaya çalışması, gördüğü her şeye dokunma isteği, bir süre sonra bulduğu ve uzanabildiği eşyaları ağzına götürmesi, sonraları evdeki eşyalarla oynaması, onlara dokunması, yere atması, fırlatması ve l yaş dolaylarında ayak ve bacaklarım da kullanarak bunlara tekmeler atmaya girişmesi, motor gelişim sürecinin yapısında olan davranışlardır. Yine bu dönemde çocuk emeklemeye, bir yerlere tutunarak evin içinde gezmeye ve sonunda yürümeye başlar. Çocuğun motor gelişimi fiziksel gücünün artışıyla doğru orantılıdır denilebilir. Çocuğun gücünün artması, kilo alması, boyunun uzaması, kemik ve kaslarının güçlenmesi, eklemlerindeki hareket yeteneğinin gelişmesi, motor gelişim sürecinin bir parçasıdır.
Her türlü gelişimde olduğu gibi motor gelişimde de çocuklar arasında farklılıklar görülebilir. Bu farklılıklar çocuğun cinsiyetinden, yapısından, kilosundan kaynaklanır. Zayıf bir çocuk erken yürürken, daha kilolu bir çocuk geç yürüyebilir ya da sakin yapılı bir çocuk evdeki eşyaları çok fazla kırıp dökmezken, daha hareketli bir çocuk evde kırılmadık eşya bırakmayabilir. Vurdumduymaz bir çocuk kırdığı bir eşya karşısında annesinin kaş çatmasına aldırmazken, daha hassas bir çocuk hemen dudağını büzüp ağlayabilir.
Çocuk motor gelişim sırasında (tutma, sıkma, mıncıklama, atma, vurma, çekme, elindeki bir eşyayı diğer eline geçirme, uzanma, eldeki bir şeyi ağza götürme, yere atma vb.) başardığını gördükçe daha da çok başarmak ister. Herhangi bir eşyayı tutabildiğini fark ettiğinde, bir süre sonra, daha da başarılı olmak adına, o eşyayı atmayı ve ardından da kırmayı isteyecektir. Çocuk dokununca tutmak, tutunca kavramak, kavrayınca çekiştirmek, çekince fırlatmak ister. Çocuk emekleyince sıralamak, sıralayınca yürümek, yürüyünce tırmanmak, tırmanınca atlamak, zıplamak ister. Bu süre içerisinde eline geçirdiği bir eşyayı kırması onun için büyük bir deneyim ve eğlence kaynağı olacaktır. Eşyanın kırılması, parçalara ayrılması, kırıldığında çıkan
s çocuk için yeni bir öğrenimdir. Ardından yepyeni keşiflere çıkacaktır. Çocuk sürekli sınırlarını genişletecek ve genişlettiği sınırlarla asla yetinmeyecektir. Çocuk giriştiği bu denemelerle aynı zamanda kendi gücünü de denemekte ve sınamaktadır. Motor gelişimin çocuğa kazandırdığı deneyimler onun bilişsel gelişimine de zemin hazırlamaktadır.
Ancak çocuğun motor gelişi sırasında yaptıktan anne-baba tarafından yaramazlık, haylazlık, söz dinlememe olarak algılandığı için, destek yerine ceza ile sınırlandırılır. Dolayısıyla çocuktan gelen duygusal mesajlar da anne-baba tarafından doğru okunamaz. Çocuğun "Beni engellemeyin, kendimi geliştiriyorum" mesajı anne-baba tarafından bir türlü doğru okunmaz. İşte bu yüzden çocuk gelişim dönemlerinin anne-baba tarafından iyi bilinmesi gerekir. Bu dönemde çocuğu kısıtlamak ya da cezalandırmak, örneğin eline vurmak, kızıp bağırmak onun gelişimini engellemek demektir.
Çocuğun motor gelişimi sırasında hem onu engellememek, hem de kendi sinirlerinizin bozulmasına izin vermemek için birtakım önlemler alabilirsiniz. Çocuğunuz her bulduğunu ağzına götürüyorsa, onun ulaşabildiği yerlerde onun için tehlike oluşturan her eşyayı kaldırın. Ona yumuşak, ses çıkaran, rengarenk oyuncaklardan alın ve ulaşabildiği yerlere bunları koyun. Çocuğunuz emekliyor ya da sıralıyorsa, evde kenarı sivri sehpa ya da ona benzer eşyaları bir süreliğine ortadan kaldırın. Bırakın evi rahatça keşfetsin. Sizin için değerli ve anısı olan bütün eşyaları, süsleri, vazoları da bir süreliğine kaldırın. Böylece hem Çocuğunuzun onları kırma olasılığı olmaz, hem de siz rahat e-dersiniz.
Çocuk bu dönemde bütün evi dolaşmak ister. Onu asla kendi odasıyla sınırlı tutmayın. Evde çocuğun rahatça gezinebileceği pratik bir düzen kurun. Ancak her şeyi de ortadan yok etmeyin, ev bomboş olmasın, çünkü çocuğun algılaması gereken şeyler var ve bomboş bir evde çocuğun algı düzeyi gelişemez.
Bu dönemde çocuk yemeğini kendisi yemek isteyecektir. Bunu asla engellemeyin, bırakın döke saça yesin, mutfağı buna göre düzenleyin. Yoksa ilkokul çağına geldiği halde hâlâ siz besliyor olabilirsiniz! Çocuk etrafı ve üstünü başını kirletiyor ya da çok yavaş yiyor diye onu engellemeyin, çocuğun bu girişimine saygı duyun ve destek olun. Yine bu dönemde çocuk, mutfaktaki tencere tavayla oynamaktan büyük keyif alacaktır. Göreceksiniz ki, birkaç küçük tencereyle merakını giderecektir. Ona zaman tanıyın.
Duyusal gelişim dönemi çocuğun kendi iç dünyasını tanıma sürecidir. Motor gelişim sürecinde dış dünyayı algılamaya ve öğrenmeye çaba gösteren çocuk, duyusal gelişim sürecinde de iç dünyasını algılamaya ve öğrenmeye çaba gösterecektir. Ancak bu süreç de yine çocuğun dışsal etken ve faktörleri algılamasıyla gerçekleşecektir. Diyebiliriz ki, çocuk duyularını yaşam içinde deneyimlemeye başlayacaktır.
Çocuğun içinde bulunduğu her gelişim döneminin olduğu gibi, duyusal gelişim sürecinin de çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okuma anlamında büyük önemi vardır. Çocuk duyusal gelişim sürecinde, dokunarak hissetme duyusunu, görerek görme duyusunu, koklayarak koku alma duyusunu, çeşitli şeylerin tadına bakarak tat alma duyusunu tanıyacak ve geliştirecektir. Hoşuna gidenleri tekrarlayacak, hoşnut olmadıklarını bir daha denemeyecektir. Bazen hep aynı şeyleri yapacaktır. Örneğin eline aldığı bir oyuncağı tekrar ve tekrar yere vuracaktır. Siz ne kadar bunu engellemeye çalışsanız da o buna direnecek ve belki de sizin engellemeniz karşısında ağlayacaktır. Giysilere, eşyalara, tabaklara, bardaklara, perdelere, aynaya, cama dokunmak isteyecek ve bunu yineleyecektir. Çünkü dokunma duyusu onun için çok önemlidir. Dokunarak sıcağı soğuğu, serti yumuşağı, metali, tahtayı, kumaşı öğrenecektir. Bu dönemde sürekli korkutulan çocuk bir süre sonra bu davranışlarından vazgeçer ve pasifleşir.
Duyusal gelişim döneminde, elindeki zorla alınan çocuk ağlamaya başladığında duygusal mesajı şudur: "Bunu keşfetmeye ve öğrenmeye çalışıyorum, neden izin vermiyorsun?" Yoksa ailenin sandığı gibi, çocuk elindeki alındığı için öfkesinden ağlamaz.
Duyusal gelişim döneminde çocuğun sadece evin içindeki eşya ve nesnelerle tanışması da yeterli değildir. Çocuğu doğadaki nesnelerle ve yeni algılamalarla da tanıştırmaksınız. Toprağa dokunmalı, kokusunu duymalı, karıncalarla tanışıp onları izlemeli, serçeleri, güvercinleri görmeli, seslerini duymalı, bulutları gözlemek, ağaçlara, yapraklara, çiçeklere dokunmakdır. Çocuk algılamalarını doğayla tamamlamalı, ev hayatıyla dışarıdaki hayat arasındaki farklılıktan gözlemlemek ve deneyimlemekdir. Çocuk bir çiçeğe dokunurken sadece ona dokunmakla kalmaz, aynı zamanda rengini, biçimini, büyüklüğünü, güzelliğini, kokusunu, estetiğim de algılar. Çocuğun karıncanın ya da yavru kedinin ardından koşması, başka canlıları da keşfetmesi, onların varlığım fark edip, onları öğrenmesi demektir.
Çocuk iç dünyasını duyularıyla keşfeder. Çocuğun dünyasında duyuların önemi yetişkinlerin tahmin edemeyeceği kadar büyüktür. Hiç dokunmadığına dokunarak, hiç koklamadığını koklayarak, hiç tatmadığını tadarak, hiç işitmediğini duyarak o ana kadar bilmediğini öğrenmekte, duyumsamakta ve kendisini geliştirmektedir. Peki ne için? Çevresini, dünyasını ve kendisini tanımak için!
Bu yüzden onun duygusal mesajlarım doğru okuyun. Bira-
kın karıncanın peşinden koşsun, engellemeyin. Bırakın çiçeği! koklasın, yağmura kara dokunsun, çamura girsin, "Yapma" demeyin. Bırakın duyularıyla iç dünyasını zenginleştirsin. O y aramazlık yapmıyor, kendisini geliştiriyor. Mesajları doğru oku-yun ve ona kendisini geliştirmesi için alan oluşturun, izin verin, Yağmurdan kaçan, soğuktan korkan, kediye-köpeğe yaklaşamayan, sudan çekinen, çiçeklerin farkında bile olmayan bir çocuk yetiştirmeyin. Duyularıyla hayata katılan çocuklar yetiştirmek için onları anlamamız ve engellemememiz gerekiyor. Onlardan gelen mesajları doğru okumamız gerekiyor. Bu çok önemli!
Çocuk parklarında en çok tanık olduğum olay; küçük bir çocuğun yere yatarak karıncaları incelemesi ya da karıncaların yuvasını keşfetmeye çalışmasıdır... ve anne çocuğunu oradan uzaklaştırmak için çekiştirir! Çocuk karıncaları incelemek içini direnir, anne çocuğu bir an önce eve götürmek için dil döker ya da zor kullanır.
Çocuk ağlarsa duygusal mesajı şudur: "Ben burada bugüne kadar görmediğim çok şirin yaratıklar gördüm ve onlara merakla bakıyorum. Niye buna engel oluyorsun?" Anne ise bu duygusal mesajı şöyle değerlendirebilir: "Parka her gelişimizde gitmemek için böyle ağlıyor."
Duyusal gelişim döneminde çocuk kendisine zarar verebilecek girişimlerde de bulunabilir. Aleve dokunmak, kızgın ütüye değmek gibi, canını yakabilecek davranışlar gösterebilir. Bu dönemde anne-babanın çocuğu yakından izlemesi, evde çocuk için tehlike oluşturabilecek faktörler için önlem alması gerekir. Örneğin bu dönemde elektrik fişleri ve prizleri çocuğun dikkatini i çok çeker. Gereken önlemler alınmalıdır. Çocuk herhangi biri şey için inat ediyorsa, çocuğun dikkati onun sevdiği başka biri şeye rahatlıkla çekilebilir. Çocukla merakları konusunda ihtiyacı olan deneyimleme ve duyumsamayı ona sağlamak, destek olmak gerekir.
Çocuğunuzun Bilişsel Gelişimini Biliyor musunuz?
Çocuğun bilişsel gelişimi, motor ve duyusal gelişim sürecinde elde ettiği deneyimleri zihnine kaydetmesi ve bu kayıtları değerlendirmesidir. Bu kayıtlara bakacak olursak; nesneler arası ilişki kurma, bağlantıları keşfetme, neden-sonuç ilişkilerini değerlendirme süreçlerini görebiliriz. Anne-baba, çocuk için "Ama daha 2 yaşında, henüz 3 yaşında" diye asla düşünmemelidir. Kişiliğin temeli 0-6 yaşlarda atılıyor. Bu hiçbir zaman unutulmamalı.
Çocuğun bilişsel gelişim döneminin özelliklerini bildiğiniz zaman onun duygusal mesajlarını doğru okursunuz. Çocuk artık keşif alanlarını daha da genişletiyor, yeni ilgi alanları oluşturuyor ve bu anlamda da sizi daha da zorluyor olacaktır. Eline geçirdiği bir sopayı at yapması, kibrit kutularından ev yapması, saç fırçasını mikrofon yapması, tencerenin kapağından direksiyon yapması, ayakkabıları ardı ardına dizerek tren yapması, kaşıklardan kürek yapması her ne kadar sizin hoşunuza gitmese de, o tüm bunları yaparak kendisini geliştirmeye çalışıyor. Bu arada kullandığı eşyalar kendisine zarar verecek cinsten ise, onları hemen ortadan kaldırın.
Çocuk 3 yaşına geldiğinde öğrendiği, çevresinde algıladığı ve algılamakta olduğu her şeyle ilgili sürekli sorular sormaya başlar. Yani artık çocuk size danışmaya başlar. Bu anlamda bu dönem çok önemlidir. Çocuk size danışır ama aynı zamanda dünyanın merkezi kendisidir. Tıpkı ergenlik döneminde olduğu gibi çocuk eline cam bir bardak alıp "Bu kırılır mı?" diye sorar, siz de "Evet, sakın onu yere atma" dersiniz, ama bir de bakarsınız ki bardak yerde tuzla buz olmuş. "Madem bana soruyorsun, neden yapıyorsun?" Neden, biliyor musunuz? Sonuç görme isteğinden. Sonucun bardağın kırılması olduğu onayını sizden aldıktan sonra çocuk bunu gözleriyle görmek ister. İş bu kadar basit.
Anne-baba olmak ne kadar zor değil mi?
Çocuk 4-5 yaşlarına geldiğinde sınıflamalar yapmaya başlar| Çorabını, kazağını giysiler, kediyi, köpeği, karıncayı hayvani topları, bebekleri oyuncaklar diye gruplamaya başlar. Tam olarak değil ama yavaş yavaş takım ruhu oluşmaya başlar. Kızlar erkekler gibi gruplaşmalar da görülür.
Çocuk 6 yaşına geldiğinde ise, gözle görebileceğiniz ve ne bir şekilde fark edebileceğiniz bir aşama kaydeder. Büyük bir zihinsel sıçramadır bu, artık yorumlar yapmaya başlamıştır. İlkokula başladığında ise o eski kuralsızlığı ve sınırsızlığı yeni kurallara ve sınırlara bırakır. Bu dönemde zihnindeki tüm soyutların yerini somutlar almaya başlamıştır. Ancak kuralları sınırlan öğrenirken sanmayın ki her şey sizin istediğiniz git olacaktır. Çocuk yeni öğrendiği kural ve sınırlar içerisindeki sınırsızlığını ve kendi kuralsızlığını yeni bir biçimiyle yine yaşamaya başlayacaktır. Çocuğun bilişsel gelişimini desteklemek için; onun öğrenmeyle ilgili girişimlerine gülmeyin, alay eder gibi davranmayın ya da küçümsemeyin. Onun bu girişimlerini önemseyin ve onunla heyecanını paylaşın. Sabırlı olmaya özen gösterin, çünkü çocuk bilişsel gelişim sürecinde pek çöl şeyi deneme-yanılma yoluyla yapacaktır. Bu da sizi sıkabilir ; sabrınızın taşmasına neden olabilir.
Her anne-baba çocuğunun disiplinli olmasını arzular ve bu| nün için de onu yönlendirir. Çocuğun disiplinli olmasına öz gösterirken onu pasifleştirmemeye dikkat edin. Kendi korku kaygılarınızı ona yansıtmayın, onun yapmak istediklerini si; onun yerine asla yapmayın. Bırakın, deneyimlemek istediklerini sizin denetiminizde yapsın. Ona asla ve asla kaçamak yanıtlar vermeyin. Zihnindeki soru işaretlerine yaşına uygun ama gerçek yanıtlar verin. Geçiştirmeyin ve gerçek dışı yanıtlar vermeyin. Örneğin "Anne, ben nasıl dünyaya geldim?" sorusuna leylekler masalını anlatmayın. Ya da "Kar niye yağar?" sorusuna "Gökyüzündeki melekler bizi sevindirmek için yapıyor" demeyin. Gerçekleri onun anlayabileceği şekilde net ve kısa olarak anlatın. Gerektiğinde çocuğunuzun yaşına inip onunla empati kurmaya özen gösterin.
Bilişsel gelişim sürecinde de çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okumanız çok önemli. Kimi anne-baba çocuğunun kendilerine hiç soru sormadığını söyler. İşte bu, çocuktan anne-babaya gelen duygusal bir mesajdır. Mesaj şudur: "Sorularımı önemsemediniz, hiçbir zaman doğru yanıtlar vermediniz, sorularımı bazen geçiştirdiniz, bazen duymadınız bile. Ben de artık size soru sormuyorum." Çocuğun hırçın, huzursuz ve söz dinlemez olması da duygusal bir mesajdır. Size sesini duyuramadığının, sizin tarafınızdan önemsenmediğini sandığının bir patlamasıdır bu.
Anne-baba olmak kolay bir süreç değildir. Burada anne-babayı en çok zorlayan faktör de, kendi doğrusunu çocuğuna kabul ettirme çabasının boşa çıkması. Oysa gördüğümüz gibi, çocuk sürekli büyür, değişir ve gelişir. Bu büyüme ve gelişme sürecinde o da kendi doğrusunu oluşturur ve o doğruya bağlanır. Çocuğun doğrusu size yanlış geliyorsa ona bunu sevecenlikle atmalısınız. Bu anlatımınız bir sohbet atmosferinde olmalı. Çocuklar eleştirilere ve acımasız yaklaşımlara her zaman olumsuz tepkilerle karşılık verir. Çoğu yetişkin de öyle değil mi? Hatta belki siz bile!

Çocuğunuzun Dil Gelişimini Biliyor musunuz?
İnsanı diğer canlılardan ayıran tek bir gelişim süreci var, o da dil gelişimi. Hayvanlarda motor ve duyusal gelişim sürecinin olduğunu biliyoruz. Oysa dil gelişimi sadece insanda var. Hepimiz sosyal varlıklarız ve birbirimizle iletişim kurmaya ihtiyacımız var. Birbirimizle iletişim kurmanın tek yolu; karşı tarafa duygu, düşünce ve isteklerimizi net ve açık bir şekilde ifade etmek.
Konuşmak kendimizi açıkça ifade etmenin zorunlu şartı. Konuşmadan ne yetişkinler ne de çocuklar iletişime geçebilir.! Konuşmazsak çocuğumuz bizi anlamayacağı gibi, çocuğumuz, konuşmazsa biz de onu anlamayız. Ancak bazen beklentiler o j kadar yoğundur ki, önyargılar o kadar çoktur ki, anne-baba kendi doğrularına o kadar tutunmuştur ki, çocuk konuşsa bile anlaşılmaz ya da yanlış anlaşılır.
Bebek önce ses ile iletişim kurar. Annesi ona seslendiğinde bebek agu sesleriyle annesiyle iletişime geçer. Daha sonra aguların yerini gülücükler alır; sonra heceler, sonra tek kelimeler ve cümle kurmalarla çocuk dil gelişimini hızlandırır. Bebek ilk zamanlar iletişimi beden diliyle kurarken, 13 aylıkken algı dilini kullanır. 13 aylık bir bebeğin algılayabildiği kelime sayısı yaklaşık 50 civarındadır. 2 yaş dolaylarında ise ilk sözcükler başlar. Bebeğin dil gelişimi önceleri yavaş ilerliyor gibi görünse de, belli bir zaman sonra büyük bir hızla gelişim gösterir. Ancak kendileriyle konuşulmayan ve yalnız başlarına bırakılan bebeklerin dil gelişimlerini hızlandırmalarının zor olduğu da bir gerçek. "Çocuğum çok küçük, nasılsa anlamaz" diye ondan sözel iletişiminizi esirgemeyin. Onu emzirirken, altını değiştirirken, gezdirirken, yıkarken bol bol konuşun. Bu hem bebeğin dil gelişimine olumlu katkıda bulunacak, hem de ruh sağlığını olumlu etkileyecektir. Onunla konuşurken çok uzun cümleler kurmamaya dikkat edin. Ses tonunuz daima yumuşak ve sevecen olsun. Çok yüksek sesle konuşmamaya özen gösterin. Çocuğunuzla konuşurken Türkçe´yi doğru kullanmaya dikkat edin. Çocuğunuz doğal olarak sizin gibi akıcı konuşamayacaktır, onu dinlerken sabırsızlığınızı ona hissettirmeyin, aceleci davranıp onun cümlelerini tamamlamayın, aksi halde özgüveni zedelenebilir. Unutmayın ki, dil gelişimi de çocuğun kendine olan güvenini pekiştirmektedir. Çocuğunuz kendisini ifade etmeye çalışırken onu gerçek anlamda dinleyin ve onu dinlediğinizi ona hissettirin. Çocuğunuzla bol bol konuşun, bebekken ona nasıl masallar anlattıysanız şimdi de sohbet etmek için zaman ayırın. Ona kitap okuyun. Özellikle uykuya dalarken okunan kitapların çocukları rahatlattığını ve gerginliklerini atmalarına olanak sağladığını biliyoruz.
Çocuğun dil gelişimini mutlaka destekleyin, çünkü bu onun yaşamı boyunca kendisini ifade etmesinde, sağlıklı iletişim kurmasında çok büyük rol oynayacaktır. Kendisini doğru ifade etmeyi, karşı taraftan gelen ifadeleri doğru algılamayı, çevresiyle rahat iletişim kurabilmeyi sizinle kurduğu iletişim sayesinde yapabilecektir.
Susturulmuş, düşüncelerine önem verilmemiş, söz hakkı tanınmamış, sürekli eleştirilmiş çocukların iletişim becerisi geliştiremediğini ve kişilik yapılarında sorunlar olduğunu biliyoruz. İlgilenilmeyen çocuklarda kendini ifadede zorluk, konuşmayı reddetme, psikolojik kökenli kekemelik, içe kapanma gibi davranış bozuklukları gözlemlenmektedir. Bu davranış bozukluklarının aile tarafından zamanında anlaşılması ve çözüm yoluna gidilmesi, çocuğun dış dünyaya dönmesine ve kendisini sağlıklı ifade etmesine yardımcı olur.
Çocuk kendisini ifade etmeye çalışırken, duygu ve düşüncelerini sizinle paylaşmaya çaba gösterirken onun duygusal mesajlarını gözden kaçırmamak ve bu mesajları doğru okumak çocuğun kişilik gelişiminde büyük önem taşıyor. Çocuk size herhangi bir olumsuz duygusunu açtığında hemen tepki göstermeyin, o duyguya neden olan etkeni bulmaya çalışın. Örneğin çocuğunuz ödevini yapmak istemediğini söylüyor, ona he-f men kızacağınıza, ödevini yapmak istememesinin altında yatan duyguyu öğrenmeye çalışın. Çocuğun bu duygusunu açığa çıkarmasına yardımcı olun.
Çocuk:"Ödevimi yapmak istemiyorum."
Annenin Tepkisi:"Hayır, ödevini yapacaksın, bitireceksin." Annenin çocuğu algısı: "Tembel! Oyun olsa oynar ama..."
Çocuk:"Yapmayacağım, işte"
Annenin duygusu: Öfke.
Sonuç:Anne ve çocuk arasında çatışma (tartışma) başlar ve iletişim kopar.Anne, çocuğun duygusal mesajını okuyamamıştır.
Şimdi de çocuğun duygusal mesajını doğru okuyan anne örneğine bakalım.
Çocuk:"Ödevimi yapmak istemiyorum." Annenin tepkisi: "Ödevini yapmak istemiyorsun. Bunun nedenini benimle paylaşabilirsin. Gel konuşalım."
Annenin çocuğu algısı:"Kendisine sorun ettiği bir şey var. Mutlu değil."
Çocuk:"Tamam, konuşalım."
Sonuç:Anne çocuğun duygusal mesajım doğru okumuştur. Çocuk mutsuzdur. Mesaj budur. Çocuğun herhangi bir nedenden dolayı sıkıntısı vardır. Anne-çocuk arasında sağlıklı bir iletişim kurulur ve anne çocuğunu sıkan nedeni çocuğuyla konuşarak öğrenir.
Çocukla iletişim kurarak her türlü sorunu çözebilirsiniz. Burada sihirli sözcük "iletişim" dir. Ancak bunu çocukla çok küçük yaşlardan itibaren paylaşmalısınız. Çoğu kez aileler çocuklarıyla, çocuk belli bir yaşa gelene kadar doğru dürüst konuşmaz, onu dinlemez, konuşmasına ve kendisini ifadesine de fırsat tanımaz. Çocuk büyüyüp de ergenlik dönemine girdiğinde ona yaklaşmaya, onunla iletişim kurmaya çalışır ve elbette başarılı olamaz.
Bu süreçte en çok duyduğum söz şu oluyor: "Çocuğumla aynen sizin dediğiniz gibi iletişim kurmaya, konuşmaya çalışıyorum. Ona ters davranmıyor ve bir sorunu olduğunda benimle konuşabileceğini söylüyorum ama bir türlü olmuyor. Sürekli kavga ediyoruz ve birbirimizle iletişim kuramıyoruz. Ama inanın, kitaplarda okuduğum her öneriyi ya da öğrendiğim her yaklaşımı deniyorum."
Evet, bu anne-babalar gerçekten de çaba gösteriyor ama çocuklarına ulaşamıyor. Neden, biliyor musunuz? Çünkü geç kalmış oluyorlar. Bu iletişimi çocuk daha çok küçükken kurmaları gerekir, 15 yaşına geldiği zaman değil. Sorun bu noktadan kaynaklanıyor.
Yaşam hiçbir şeyi beklemiyor. Zaman ertelenen hiçbir şeyi affetmiyor. Çocuk yetiştirirken geriye dönüp sil baştan yapma Şansımız da yok. Anne için geçmiş ya da gelecek yok, şimdi varken işte bunu ifade etmeye çalışıyorum. Çocuğunuzla ertelediğiniz her şey için geç kalınmıştır. Artık onu 3 yaşına döndürüp,başucunda kitap okuyamazsınız ya da 6 yaşına geri dönüp düşüncelerini dikkatle dinleyemezsiniz. Geçmiş artık kaçmıştır. Çocuğunuz için geleceğe pek çok yatırım yapabilirsiniz. Onun adına bankalarda para biriktirip, ona sağlık sigortaları yaptırıp, en iyi okullarda okutarak geleceğini garantiye almış gibi hissedebilirsiniz, ama bunlar onun kişiliğine bir katkıda bulunmaz. Çocuğunuz ve sizin için şimdi önemli. Şimdi ona sarılabilir, şimdi onu dinleyebilir, şimdi onu öpebilir, şimdi onu anlayabilirsiniz. Asla yarın değil, şimdi.
Çocuğunuzun Psikososyal Gelişimini Biliyor musunuz?
Her anne-baba çocuğunun çevreyle uyumlu bir birey olmasını ister. Kendisini doğru değerlendirebilen, duygularını doğru anlamlandıran ve bu çerçevede çevresiyle uyum içinde olan çocuklar yetiştirmektir, anne-babanın hedefi ve hayali. Psikososyal gelişim diye adlandırdığımız bu kendini gerçekleştirme ve çevreye uyum süreci, çocuk daha çok küçük yaşlarda iken başlar. Çocuk bebeklik döneminde başlattığı refleksleriyle kurduğu iletişimi motor gelişimi, yani hareketleriyle çoğaltırken, duyularıyla geliştirir, bilişsel gelişimiyle arttırır ve dil gelişimiyle de zenginleştirir. Bütün bu gelişim süreçlerinde çocuk, kendi dünyasını ve çevresini algılamaya ve anlamaya çaba gösterir. Her çocuk sosyal gelişiminin içinde kişiliğine bulunan olumlu katkılardan faydalanmaya çalışır.
Çocuk sizi etkiler ve başkalarını da bu etki alanı içine alır. Çocuk sizden etkilendiği gibi, başka insanların da etki alanına girer. Çocuk büyüdükçe kendi iç zenginliği de artar ve çevreye´ daha çok açılmaya başlar. Kısacası çocuk küçük bir sosyal varlık olma yolundadır artık. Onun dünyasında bugüne kadar sadece anne-babası olarak siz varken, artık kendi dünyasının dışında da bir dünya olduğunu ve o dünyada başkalarının da olduğunu keşfetmeye başlar.
Çocuk bir başka önemli keşfi daha gerçekleştirir: Paylaşım.! Başka insanlarla duygu-düşünce ve hatta eşyalarını paylaşabileceğini fark eder. İşte bu noktada anne olmanın değerli becerisi yine devrededir, çünkü çocuğunuzun sizinle paylaşımları ve sizin çocuğunuzla paylaşımlarınız onun psikososyal gelişimini destekleyecek en önemli faktörlerin başında gelir. Siz ne kadar onun duygularını paylaşır, o küçük ama dahiyane düşüncelerini dinlerseniz, kısacası onun duygu ve düşüncelerini paylaşırsanız onun psikososyal gelişimine o kadar destek olmuş olursunuz. Bu sayede çocuk kendisini doğru ifade etmeyi öğrenerek deneyimleyecek, düşüncelerinin değerli olduğunu hissedecek, kendisine güvenini geliştirecek ve başka insanlarla sağlıklı iletişimler kurmanın temelini atmış olacaktır. İşte bu nedenle onu dinleyin, ona anlatın ve paylaşın.
Çocuğun psiko-sosyal gelişimine bir diğer katkı da, aşırı koruyucu anne olmamaktan geçiyor. Kimi anne çocuğunu kreşte, parkta, okulda onu korumak adına o kadar izole eder ki, çocuğun yaşıtlarıyla beraber olmasına olanak tanımaz. Çocuğunu parkta başka çocuklarla oynatmayan anne, çocuğunu kreş arkadaşlarıyla kreş dışında görüştürmeyen anne, çocuğunu okul arkadaşlarıyla görüştürmeyen anne, aslında çocuğuna iyilik değil, kötülük yapıyordur. "Dünyada pek çok kötülük var,onu korumalıyım" dan yola çıkarsanız hata yaparsınız. Elbette çocuğunuzu olumsuz şartlardan korumalısınız, ama bunu yaparken onun psîko-sosyal gelişimini olumsuz yönde etkilemek, onu korkak bir çocuk olarak yetiştirmek, onun kendisine olan güvenini geliştirmesine izin vermemek son derece hatalı bir tutum değil mi?
Psiko-sosyal gelişim sürecinde çocuk yeni insanları tanımaya çalışacak, onlarla etkileşime girecek, onlardan etkilendiği gibi onları da etkileyecektir. Bu süreçte çocuk kendisi için yeni o an sosyal ortamında kendini de yeniden değerlendirmeye alacaktır. Karanlıktan korkan ya da hayvanları seven çocuklarla,girişimci ya da pasif çocuklarla, öfkeli ya da sakin çocuklarla, bencil ya da paylaşımcı çocuklarla kendisini kıyaslayacak ve kendini tanıma anlamında yepyeni bir aşamaya girecektir. Bu; nedenle çocuğun sosyal gelişimini, psiko-sosyal gelişim olarak, ele alıyor ve değerlendiriyoruz. Çocuk sosyal gelişim sürecinde, iç dünyasını ayrı bir tarafa koyarak hareket edemez. Sosyal gelişimi sırasında duyguları, algısı, duygusal değerlendirmeleri daima var olacaktır. Çocuk bu psiko-sosyal gelişim sürecinde,kendisini toplumda istediği yere getirme gibi bir amaca yönelecektir. Çocuğun bu amacına ulaşması için de sizin desteğinize, gereksinimi oldukça fazladır.
Psiko-sosyal gelişim çocuğun yaşamdaki yerini belirleyecektir. Girişimci ya da suya sabuna dokunmayan, aktif ya da pasif, haklarını arayan ya da boyun eğen, yenilikler peşinde koşan ya da durağan, oluşturan ya da olanı kabul eden, değişimlere açık ya da olanla yetinen, sorunlara çözüm üreten ya da sorunlarının içinde yitip giden, başarılı ya da başarısız insan olma rollerini; bu süreç daha da belirleyecektir. Evin koruyucu atmosferinden çıkamayan ve sürekli ´´Sen yapamazsın, sen bilmezsin" yaklaşımıyla büyütülen çocukların yeni bir gruba girdiğinde şaşkına döndüğünü biliyoruz. Özellikle kreş ya da okul yaşantısına yeni başlayan çocuğun, bu yeni yaşantıya uyum göstermekte ne kadar zorlandığını gözlemleyebiliyoruz. Çocuk için bu yeni ortamda, kendini koruyan ve kendi yerine kararlar alan anne-babası yoktur. Oysa diğer çocuklar daha rahattır. Siz de çocuğunuzun uyum zorluğu çeken çocuklardan olmasını istemiyorsanız, ki hiçbir anne-baba istemez, o halde davranışlarınıza ve çocuğunuza olan yaklaşımlarınıza oldukça dikkat etmelisiniz.
Çocuk çevresiyle etkileşime girdiği andan itibaren, yaşamdaki bazı rolleri de öğrenmeye başlayacaktır. En başta da kendisine ait rollerini fark edecektir. Artık sadece sizin çocuğunuz olmadığını, aynı zamanda öğretmenin öğrencisi olduğunu, yaşıtlarının arkadaşı olduğunu ve bir topluma ait olduğunu fark edecektir. Bunların yanı sıra çocuk sizin de sadece anne-baba rollerinizin olmadığını, anne-baba olmaktan başka toplumsal rollerinizin de olduğunu anlamaya başlayacaktır. Sizin sadece onun annesi olmadığınızı, aynı zamanda arkadaş, iş kadını, komşu vb. gibi toplumsal rollerinizin de olduğunu algılamaya başlayacaktır. Tabiî aynı durumun babası için de geçerli olduğunu anlayacaktır.
Bilmelisiniz ki, çocuğun psiko-sosyal gelişimi uzun bir süreçtir. Başlangıcı bellidir ama sonu yoktur. Hepimiz yaşam boyu bu süreci gerçekleştiriyoruz; kimimiz zorlanıyor kimimiz ise başarıyla kendimizi geliştirme yolunda ilerliyoruz. Toplumda var olan rollerimize yenilerini eklemeye ve bu rollerin hakkını vermeye çalışıyoruz. Öğretmenken müdür yardımcısı ve müdürlük rollerine yatırım yapıyoruz, bankada memurken banka müdürlüğü rolünü hedefliyoruz, anneyken arkadaşlık, arkadaşken iyi bir sırdaş-dost rollerini hedefliyoruz. Çocuklarımızın da bu aşamalara geleceğini unutmayarak, psikososyal gelişimlerinde onlara destek olmalıyız.
Çocuğun psikososyal gelişimini desteklemek
Hem anne olmayı öğrenmek, hata yapmamaya çalışmak, hata yapma kaygısını hep yüreğinde taşımak, hem de çocuğun gelişim süreçlerine olduğu gibi psiko-sosyal gelişimine de olmak size yoğun bir sorumluluk gibi gelebilir. Kesinlikte haklısınız.
Meslek hayatım boyunca, terapi odasına girip de "Sanırım, iyi bir anne olamayacağım" diye ağlayan ya da telefonun diğer "tikim hanım, sanırım ben bu işi beceremiyorum" diye feryat eden annelere çok rastladım, hâlâ rastlıyorum.
Gerçekten de kolay bir uğraş değil anne olmak. Hele eşinizle aynı frekansta değilseniz işiniz daha da zor. Ne yazık ki, çoğu kez eşiniz sizinle aynı düşüncede olmayabiliyor. Siz çocuğunuza hoşgörülü yaklaşırken eşiniz bu tutumunuzu abarttığınızı söyleyebiliyor ya da sizin aşırı koruyucu davrandığınızı söyleyerek acımasız eleştirilerde bulunabiliyor. Bu da sizin zihniniz ikarıştırmaya ve yüreğinizi sarsmaya yetiyor.
Ancak doğru bilgi çok önemli. Eşiniz belki doğru söylüyor! belki de yanlış. Sizin eşinize kırılmak ya da gözü kapalı onun önerilerine uymak yerine doğru bilgiye ulaşmanız gerekiyor.Ve eşinizi de bu şekilde yönlendirmenizde fayda var.
Yapılan araştırma sonuçları bize gösteriyor ki, gerek anne-babadan gerekse dış çevreden gelen öğretiler hem çocuğun iç dünyasını hem de onun sosyal gelişimini şekillendiriyor. Bu a-İ şamada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, çocuğun psiko-sosyal gelişiminde anne-baba tutumunun ne kadar etkin olduğu..
Anne-baba olarak çocuğun psiko-sosyal gelişimini geliştirebilir, destekleyebilir ya da engelleyebilirsiniz. Buna karşın çocuğunuz da, psikolojik dünyasında bu desteklere yanıt verir ya da bu engellere tepki gösterir. Çocuğun çevresiyle sağlıklı iletişimler geliştirebilmesi, ruhsal durumuyla çok yakından ilintilidir.
Bir an için bu durumu kendi gerçekliğinize uyarlamaya çalsın. Düşünün ki, bugün moraliniz çok bozuk. Kendinizi oldukça kötü ve özgüveninizi de bir o kadar yetersiz hissediyorsunuz. Hatta bu ruh durumunuz günün başlangıcında olsun.Güne gözlerinizi açtınız ama ruhunuzu bir türlü uyandıramıyorsunuz. İçinizden bir ses "Hadi kalk, uyan" derken, bir başka ve çok güçlü bir ses diyor ki, "O bu günü taşımaya hiç halin yol en iyisi yataktan çıkma." Yorganı başınıza çekip, saatin sizi
e motive etmeye çalışan tiktaklarım duymamaya çalışıyorsunuz ama ne mümkün. Sorumluluklarınız var ve o yataktan çıkmak zorundasınız. Mecburen diğer sese kulak verip, sürünerek yataktan çıkıyor ve günün sizden beklentilerini yerine getirmeye çalıyorsunuz.
Ne kadar zor değil mi, bu duygu durumuyla günü götürmeye çalışmak. Hele kendinize güveniniz epeyce hırpalanmışsa vay halinize! Oysa sosyal bir varlıksınız ve üzerinize düşen sorumluluklarınızı yerine getirmek zorundasınız. Siz bir yetişkin olarak kendinizi bu derece analiz etme yeteneğine ve yetisine sahipsiniz. Yani bu moral bozukluğu durumunuzu kendinize açıklayabiliyor ve o gün için çözüm yolları üretmeye çalışıyorsunuz.
Bir de çocuk olduğunuzu düşünün. Ben her yetişkinin içinde çocuk tarafının da yaşadığına inanıyorum. Varoluşun temel güveninin sahibi ana-babanın duygu evi. Oradan uzaklaşmanın verdiği kaygı ve bu kaygının beraberinde getirdiği o sevimsiz güvensizlik duygusu. O duygunun tadı epeyce acıdır. İnsan destek bekler anne-babasından. İyi sözler duymak ister. Mutlu olmak ister.
İşte çocuğun psiko-sosyal gelişiminde de aynı moral durucu söz konusu. Yeterince mutlu olmayan çocuk, çevresiyle sağlıklı iletişim kuramaz. Kendine güvenmeyen çocuk, bulunduğu Çevreden dışarıya adım atamaz. Takdir edilmemiş ve cezalandırılmış çocuk, herhangi bir ortamda pasif ve ürkek davranır. Arkadaşlarıyla paylaşım oluşturamaz.
Arkadaşlık ilişkileri çocuk için çok büyük önem taşır. Arkadaşları tarafından sevilmek, onlar tarafından aranan arkadaş olarak arkadaşları tarafından düşüncelerine önem verilmesi, arasında popüler olmak her çocuğun hayali ve sosyal ortamda almayı istediği roldür.
Oysa ailesince sosyalleşmesi desteklenmemiş çocukların istekleri sadece hayallerini süslemekle kalır. Üstelik bu çocukla çevrelerinde sevilen çocuklara da düşmanlık, kin, kıskançlık hatta nefret duyguları geliştirebilirler.
17 yaşındaki genç bir danışanım bana insanları sevmediğinden söz etmişti: "İnsanları o kadar sevmiyorum ki, elimde ol onları öldürebilirim" diyen sesi halen kulaklarımdadır. Aşırı koruyucu bir anne ve ilgisiz bir babaya sahip olan bu delikanlı çocukluk yıllarını ne yazık ki annesinin kendisini sürekli engellemeleriyle geçirmişti. "Sokağa çıkma, arkadaşını eve çağır arkadaşına oynamaya gidemezsin" yasaklamalarının arasına doğal olarak özgüvenini geliştirememiş ve sosyal çevresinde ön planda olan çocuklara nefret ve kıskançlık, normal seviyedeki çocuklara da düşmanlık duyguları geliştirmişti. Evin içerisine de çok farklı davranışlar sergilemiyordu. Kendisinden iki ya küçük kız kardeşiyle arkadaş olabilecekken onunla hiç konuşmuyor, okula gidip-gelmenin dışında odasından çıkmıyor hiçbir sosyal faaliyette bulunmuyordu. Anne-babası ve kardeşi dahil, çevresindeki insanlar tarafından asla sevilmediğine inanan bu genç çok doğal olarak kendisini de sevmiyordu. Biri bana "Biliyor musunuz, ben hiç aynaya bakmam ve hiç resin çektirmem" demişti. Ona bu davranışlarının nedenini sorduğumda bana yanıtı şöyle olmuştu: "Çünkü kendimi görmeye tahammülüm yok."
Hayat gerçekten de şairlerin ve filozofların da dediği gibi göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Daha dün karnımızda tekmelerini hissettiğimiz bebeğimiz, bir de bakarız ki bugün gencecik bir insan olarak karşımızda duruyor.Yaşam onu bekliye ve çok da hoşgörülü değil. O güçlü olmak zorunda; özgüvene sahip, kendi sorunlarını fark edebilen ve çözüm yollarını bula bilen bir insan olmak durumunda.O halde zaman kaybetmeden çocuğumuzun psiko-sosyal gelişimine yatırımlar yapmalı,ona güvenmeli ve ona güvendiğimizi de kendisine hissettirmeliyiz.Anne olmak çocuğun sadece karnını doyurmakla bitmiyor,onun duygularını da doyurmak gerekiyor, hem de sevgiyle. Böylece çocuğunuzun kişiliği, özgüvenli, kendisiyle barışık, sevgi dolu, önceliklerini bilen bir yapı içerisinde gelişecektir.
Çocuğun kişilik gelişimine etkide bulunmak
Kişilik kavramı davranış bilimciler tarafından uzun yıllarca araştırılan bir konu olmuştur. İnsanın kişiliği ve kişilik gelişimi üzerine sürekli araştırma yapılmakta. Ancak günümüzde kişiliğe ilişkin pek çok ayrıntı açıklık kazandı. İnsanın kişiliğinde, anne-babasından ve soyundan aldığı genetik şifrelerin, anne-babası tarafından yetiştirilme yönteminin etkilerinin ve çevresel faktörlerin bir bütünlük içerisinde rol aldığını biliyoruz. Çocuğun gelişim dönemlerinin de kişilik gelişimindeki etkileri tartışılmaz. Yani çocuğunuzun motor gelişimi, duyusal gelişimi, bilişsel gelişimi, dil gelişimi ve psiko-sosyal gelişimi onun kişilik gelişimini doğrudan etkileyen süreçler olarak karşımıza çıkıyor.
Her anne-baba çocuğunun güçlü bir kişiliği olsun ister. Ancak yine her anne-babaya göre güçlü kişilik farklı anlamlar taşımaktadır. Anne-babalarla yaptığım bir anketin sonuçlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Soru şöyle:
"Çocuğunuzun güçlü bir kişiliğe sahip olmasını mutlaka istersiniz. Güçlü kişilik deyince aklınıza gelen nedir?"
Yanıtlar arasında en çok şunlar yer alıyordu:
• Olaylar karşısında yıkılmayan,
• Zorluklarla başa çıkabilen
• Para kazanmayı bilen,
• Gerektiğinde insanlara kızabilen ve hayır diyebilen.
Bu saptamalar elbette doğruydu, ama bunlardan daha önemli bir faktör vardı ki, o olmayınca bunların hiçbiri olmazdı Çocuğun kendisi ile barışık olması ve kendisini sevmesi. Çocuğun kişiliğinin gelişimde en temel faktör olan kendini sevme ve bunun beraberinde getirdiği kendinle barışık olma duygusu anne-babanın oluşturabileceği bir duygu durumu. Anne-baba tarafından sürekli eleştirilen, onaylanmayan, yaptığı olumlu iyi davranışları göz ardı edilen çocukların kendilerine güvenlerinin az olduğunu ve kendilerini sevmediklerini görüyoruz.
Duyguların arasında iki kardeş duygu varmış. Biri olmadan diğeri yaşayamazmış. Tıpkı tek yumurta ikizleri gibi, onlar da bir birini hissederek nefes alırmış. Biri diğerini hissedemediği zaman daha fazla gelişemez ve olurmuş. Birbiri olmadan yaşayamayan bu iki duygudan birinin adı sevgi, diğerininki de güvenmiş.
Sevgi anneden, güven babadan
Arkadaşlarına ya da öğretmenine "En güzel anne benim annem" ya da "En güçlü baba benim babam" demeyen çocuk var mıdır? Kaç çocuk, "Benim annem senin annenden daha güzel", "Benim babam senin babam döver" cümlesini gururla söylememiştir? Çocuğun iç dünyasında güzel anne tanımlaması gi duygusunu, güçlü baba tanımlaması da güven duygusunu simgeler. Daha sonraları en güzel yemek yapan anne, en güze giyinen anne, en hızlı araba kullanan baba, topu en uzağa atan baba, uçurtmayı en yükseğe çıkaran baba gözlemleri çocuğu anne-babasında pekiştirdiği sevgi ve güven duygularının daha geliştirilmiş saptamaları olarak karşımıza çıkar.
Annenin sevgi ve şefkati, babanın gücü ve koruyuculuk çocuğun kişilik gelişimde çok önemli bir rol oynarken, çocuk aynı zamanda bu iki duygunun rehberliğinde hayatı anlamlandırmaya, tanımaya ve bu iki duyguyu kendi kişilinde oluşturup büyütmeye başlar. Tüm bu duygu alışverişi sırasında çocuk sevildiğim ve güvenildiğini de hissetme gereksinimi duyar. Bütün psikolojik rahatsızlıkların temelinde, sevgi ve güven duygusunun eksikliğinin yattığını biliyor muydunuz?
Anne-baba olmanın belki de en çok sorumluluk isteyen yanı, çocuğa sevgi ve güven duygusunu hissettirebilmek. Elbette her anne-baba çocuğunu sever ve onu korur. Peki, o zaman neden bazı çocuklar anne-babası tarafından sevilmediğini ya da az sevildiğini düşünüyor? O halde, neden bazı çocuklar kendisine güvenmiyor? Üstelik bu iki yoğun duygunun eksikliği öylesine büyük hasar oluşturabiliyor ki, yetişkin insanlar olduklarında da bu eksikliğin izlerini taşıyabiliyorlar.
Sevgi sözcükleri ne kadar az kullanılıyor!
Söyleşilerimde dinleyicilere sorarım: "Bugün çocuğuna ´seni çok seviyorum´ diyenler?" Salonda önce derin bir sessizlik olur, sonra yavaşça parmaklar kalkar. O derin sessizliğin anlamı şudur: "Niye bunu soruyor ki? Konumuzla ne ilişkisi var şimdi bu sorunun?"
Genelde bu tip söyleşilere anneler katılır, onların görevi ya çocuğu yetiştirmek! Anneler de zaten bu sorumluluktan yorgun düşmüş ve birkaç püf noktası bilgi edinme peşindeyken, bu kadın şimdi tutmuş "Çocuğunuza bugün ´seni çok seviyorum´ dediniz mi" diye sormaktadır. Çoğu kez parmak kaldıranların sayı kaldırmayanlara göre çok daha az olur. İşte çocuğun gerçeği budur, anne-babasından "Seni seviyorum" cümlesini ve sevgi sözcüklerini çok az duyar. Hatta hiç duymayan çocuklar da
- Bunu yetişkin danışanlarımdan biliyorum. Bireysel psiko-terapi seanslarında annelerinden ya da babalarından hiç "seni seviyorum" cümlesini duymadığını söyleyen öyle çok danışanım var ki. Otuz yaşlarında bir bey babasından nefret ettiğini söylemişti. Onun yüzünü görmek istemediğini, hatta ölse çok sevineceğini ifade etmişti. Ona "Babanı hiç mi sevmiyorsun? diye sorduğumda ise, hiç sevmediğini, zaten babasının da onu sevmediğini, bu yaşına kadar bir kere olsun ona sevdiğini söylemediğini anlatmıştı. Daha sonra bu babayla görüştüğümde oğlunu çok sevdiğini ama erkek çocuğa sevginin belli edilmemesi gerektiğine dair düşüncelerini dile getirmişti. Bir başka anne, çocuklarını çok sevdiğini ancak çocukları onları sevdiğini zaten bildikleri için bunu söylemeye gerek olmadığını ifade etmisti.
Sadece "Seni seviyorum" değil, pek çok sevgi ifadesi ola sözcüğü de kullanmıyoruz.
• bugün ne güzel olmuşsun
• böyle davranmanı çok seviyorum
• giysin sana çok yakışmış
• ne güzel gülüyorsun
• yaptığın resim harika
• odan ne kadar düzenli, bu düzenini çok seviyorum, hep böyle ol
• bu konudaki düşüncelerini takdir ediyorum
• arkadaşların seni ne çok seviyor vb.
Bu türden cümleleri gün içinde kaç kez kullanıyorsunuz?
Çocuğunuz bebekken ona söylediğiniz sevgi sözcükleri daha çok. Sanki büyüdükçe bu sözcüklere ihtiyacı yok, gibi bir düşüncemiz var. Son derece hatalı bir önyargı bu. Oysa çocuk büyüdükçe nasıl daha çok yemeğe, daha çok giysiye ihtiyacı oluyor, aynı zamanda sevildiğini de daha çok duymak istiyor. Duygusal ihtiyaçlar da fiziksel ihtiyaçlar kadar önemlidir ve onlarla paralel işler.
Çocuk belki tembellik ediyor ve odasını toplamıyor, özellikle de ergenlik döneminde çok sık rastlanan bu davranışa annenin tepkileri, çocuğun odasını toplamak ve onu odasını toplamadığı için sürekli eleştirmektir. Akşam baba eve gelince o da aynı tarzı devam ettirir:
- Anneni çok yoruyorsun, koca adam (kız) oldun, hâlâ odanı toplanıyorsun.
Ve diğer eleştiriler:
- Pasaklısın, pissin, dağınıksın, kime çekmişsin acaba, bizim ailede böyle pasaklı biri yok.
Çocuk bu eleştirilerden bıkıp odasını toplamaya kalktığında ise şu tepkilerle karşılaşır:
- Ne beceriksizsin oğlum (kızım), bu oda böyle mi toplanır? Aman istemiyorum bırak bir daha toplama, ben toplarım.
Çocuğu yaptığı ufak-tefek iyi davranışlarda bile motive edin ve onun bu davranışını onayladığınızı sevgi sözcükleri kurarak ifade edin.
Çocuğun düşüncelerini eleştirmek
Çoğu anne-baba, çocuğunun kendileri gibi düşünmesini ister. Çocuk kendileri gibi düşünmüyorsa tepki gösterir ve onu eleştirir. Oysa çocuk eğer küçük yaşlarda ise, düşünsel gelişimini hızlandırmak, ergenlikte ise yeni düşünceler geliştirerek kendisini ortaya koymak, genç ise de sahip olduğu düşüncelerini savunarak kendini geliştirmek ihtiyacındadır. Çocuğu her düşüncesini söylediğinde eleştirmek, aşağılamak, birey yerine Oymamak, anne-babanın yapacağı en büyük hatalardan biridir.
• Yine ne saçmalıyorsun?
• Bu abuk-sabuk düşünceleri de nereden öğrendin?
• Bunları senin kafana kim sokuyor?
• Karşıma geçip de nasıl benimle bu konu hakkında fikir yürütebilirsin, ne biliyorsun ki sen?
gibi yaklaşımlar yerine, ona katılmasanız bile, onunla aynı düşüncede ya da görüşte olmasanız bile, yine de böyle düşünmesinin hoş olduğunu ama bu konu hakkında daha detaylı düşünürse daha iyi olacağını söyleyebilirsiniz. Kuşkusuz, kendisine ve çevresine zarar verebileceği düşünceler dışında. Eğer çocuk kendisine ve çevresine zarar verebilecek nitelikte düşünceler geliştirmiş ise, o zaman yine sohbet tarzında bir yaklaşımla onu bu düşüncelerinden vazgeçirebilirsiniz; eleştirerek, aşağılayarak ya da kızarak değil.
Çocuğun giyimini eleştirmek
Çocukların en çok eleştiri aldıkları konulardan biri de giyimleridir. Okul öncesi çağdaki çocuklar giyinmeyi bilmez, ergenler ise abartılı giyinir. Çok göze çarpan giysiler giyebilecekleri gibi, dağınık ve salaş görünümlü giysiler de giyebilirler. Örneğin şimdilerin bol paçalı ve yerleri süpüren pantolonlarını aileler asla beğenmediği gibi, ´´Ne çirkin oluyorsun bu pantolonla, sana yakıştığını mı düşünüyorsun? Çok komik görünüyorsun. Bu giysilerinle berbat bir görünümün var" şeklindeki duygusal saldırılara çok fazla başvuruyor. Miniklerin anneleri ise, onlarla canhıraş mücadele ederek, üstlerine giydikleri giysileri değiştirmeye çalışıyor. "Böyle parka gidemeyiz. Giydiklerin birbiriyle hiç uyumlu değil, çok çirkin olmuşsun" gibi yaklaşımlar küçük çocuklara itici geldiği gibi, ayrıca ağlayıp tepki göstermelerine neden oluyor.
Hemen hemen her ailede gün içerisinde sıkça yaşanan bu durum karşısında anne-baba da çocuk da günlerini son derece mutsuz geçirebiliyor. Küçük kızınızı ya da oğlunuzu giyim konusunda zorlamayın ve kalbini kırmayın. Ona olumsuz ve örseleyici sözlerle değil, sevgi sözcükleriyle yaklaşın. "Tatlım, seçtiğin giysi harika. Çok güzel olmuşsun. Ama bak, şu kıyafetin sana çok daha fazla yakışıyor. İstersen bir de bunu dene. Bak daha da harika olacaksın" şeklinde yaklaşın ve çocuğunuzun giyim zevkini geliştirmek için giysi dolabını birlikte düzenleyerek, uyumlu olanları onun seçebileceği bir konuma getirin. Uyumsuzluk yapabilecek giysileri de kaldırın.
Çocuğunuz ergenlik dönemindeyse ve sizin hiç hoşlanmadığınız tarzda giysiler giyiyorsa, "Hayatım bu tarz giyimi ben sevmiyorum ama inan çok güzel (yakışıklı) olmuşsun.Ona dikkatle ve sevgi dolu gözlerle bakın; fark edeceksiniz ki, gerçekten çok güzel bir genç kız ya da çok yakışıklı bir delikanlı olma yolunda.
"Ama İlkim hanım, gerçekten çok kötü giyiniyor. Kazağının kolları upuzun, eller hep kazağın içinde, pantolonu deseniz o da felaket, çocuğum gözüme hiç güzel görünmüyor ki? Numara mı yapayım? Zaten hemen anlar" diyorsanız, o halde çocuğunuza bakışınızda bir sorun var demektir. Onu davranışları, kişiliğiyle değil de dış görünümüyle değerlendiriyorsunuz ve sizin istediğiniz gibi giyinmesini istiyorsunuz. Onun kazağına değil gözlerinin içine ve yüreğine bakın. Gerisi, inanın hiç önemli değil. Moda bu, gelir geçer. Asıl ve kalıcı olan, sevgidir. Hiçbir giysi anne-baba ve çocuk arasına girmemeli! Onlara sevginizi koşullu olarak yansıtmayın. Anne olmayı, baba olmayı onunla birlikte öğreniyor olduğunuzu, hatalı davranmış olabileceğinizi ona söylerseniz size inanacaktır. Ondan sevginizi ve sevgi dolu sözcüklerinizi esirgemeyin.
Eleştirirken sevgi dili kullanmak
Çocuğunuzu gerek olumlu davranışlarında onaylarken, gerekse hatalarını göstermeye çalışırken sevgi dilini kullanmama onun kişilik gelişiminde son derece olumlu etkiler oluşturacaktır,Anne-babasının onun doğrularını sevgiyle onayladıklarını dükçe kendisine güveni artacak, eleştirinin dilinin acımasızca değil de sevecenlikle yapıldığını deneyimledikçe, eleştirilere açık ve sürekli kendisini yenileyen bir insan olacaktır.
Çevremizdeki pek çok insan eleştirilere kapalıdır. Bu yüzden de at gözlüğü ile yaşamlarını sürdürür ve asla kendilerini geliştiremez.İşte bu insanlar çocukluk yıllarında anne-babalar tarafından acımasızca eleştirilmiş insanlardır ve hayatlarında eleştiriye tahammülleri yoktur,çünkü eleştiriyi kötü bir yaklaşım, sevgiden uzak bir yaklaşım olarak görürler. "Eşim beni hiç sevmiyor çünkü beni eleştiriyor" demişti bir danışanım. Eleştirilmeyi, sevilmemek olarak algılıyordu.
Hangimiz hatasızız? Siz mükemmel misiniz? Hiç eleştirile çek bir yanınız yok mu? Hep doğru davranışlarda mı bulunursunuz? Hayatınız boyunca aldığınız kararlar hep doğru kararlar mıydı? Her zaman hatasız, en iyi, en doğru, en mükemmel siz mi oldunuz?
Bu soruların gerçekçi yanıtı kocaman bir "hayır´ Yeryüzünde hiçbir insan hatasız ve tümüyle mükemmel değildir. Her insanın hataları, yanlış kararları, olumsuz davranışları, eksik yönleri vardır. Ancak hepimizin kişiliğinde mükemmele yakın bit ya da birden fazla özellik de vardır. Önemli olan hatalarıma görebilmek, onları düzeltmeye çalışmak ve olumlu yönlerimle ön plana çıkarabilmektir.
Biz yetişkinler için tüm bu uğraşlar olağan ve kolay olsa da,J çocuklar için hatalarını görmek, doğruyu oluşturmak ve kendini geliştirmek çok da kolay değildir. Onlara destek olacak birilerine ihtiyaçları vardır. O birileri de anne-babalarıdır.
Çocuğun kişilik gelişiminde, eleştirirken sevgi dilini kullanarak yönlendirme çok önemli. Çocuğun yaşı kaç olursa olsun, yanlışlarını ona sevecenlikle anlatmanızda fayda var. Aksi halde olumsuz ifadeli eleştirileriniz onu örseler ve karşınıza inatçı, size karşı gelen, söz dinlemeyen, âsi bir çocuk çıkıverir.
Birinci kural olarak şunu benimsemelisiniz: Çocuk mutlaka hata ve yanlış yapacak. Unutmayın ki, o büyümekte ve gelişmekte olan bir insan ve sizden kaç yaş küçük! Sizin gibi düşünmesi, olayları sizin gördüğünüz gibi görüp değerlendirmesi, kendisini mükemmel idare etmesi söz konusu değil.
Gelin, şimdi elinize bir kağıt ve kalem alın ve ondan beklentilerinizi sırayla yazın. İkinci olarak, çocuğunuzdan beklentilerinizi gözden geçirmenizi istiyorum. Neler var beklentilerinizde? En´ler ve hiç´ler değil mi? En iyi okuyan, en temiz, en tertipli, en çalışkan, en akıllı, en başarılı, en söz dinleyen ya da hiç ağlamayan, hiç uyumsuz davranışlar göstermeyen, hiç yemek seçmeyen, hiç uykularınızda sizi rahatsız etmeyen, hiç arkadaşlarıyla kavga etmeyen ve bunun gibi en olması gerekenler ve hiç olmaması gerekenlerden oluşan bir listeye sahip olduğunuzu göreceksiniz.
Şimdi de, çocuğun en olmasını istediklerinizde beklentinize yaklaşık davrandığında, onu gün içinde kaç kere olumlu onayladığınızı ve çocuğun hiç olmasını istemediklerinizde gün içerisinde onu nasıl ve kaç kere eleştirdiğinizi saptayın. Çocuğu onayladığınız ve eleştirdiğinizde nasıl cümleler kuruyorsunuz, lütfen bunları yazın.
Çocuğumun onayladığım davranışları:
Örnek: Kendi kendine yemek yer Okuldan gelince hemen dersine oturur.
Çocuğumun onaylamadığım davranışları:
Örnek: Her şeye ağlar. Çok dağınıktır.
Çocuğumu onayladığımı ona hangi cümlelerle söylüyorum?
Örnek: Aferin, çok iyi, harikasın.
Çocuğumu eleştirirken ona neler söylüyorum?
Örnek: Aptalsın, beceriksizsin, kafan çalışmıyor mu?
Şu andan itibaren bir defteriniz olsun. Her gün defterinize şunları not edin:
Bugün çocuğumu kaç kere sevgi sözcükleri kurarak onayladım? Neler söyledim?
Bugün çocuğumu kaç kere acımasızca ve öfkeyle eleştirdim?Neler söyledim?
Bir hafta boyunca bu notları tuttuktan sonra, eleştirilerinizi sevgi diliyle yapmaya başlayın. Çocuğunuz sizin hoşlanmadığınız bir davranışta bulunduğunda, bundan hoşlanmadığınızı ya da onun hatalı davrandığını söyleyeceğiniz zaman, kuracağınız cümleye mutlaka şu sözcüklerden biriyle başlayın ve mutlaka bir diğeriyle bitirin. "Canım, tatlım, bir tanem, aşkım, güzelim vb." Karşılaştırmalı bir örnek verecek olursak;
Beş yaşındaki çocuğunuz yemeğini bir türlü kendisi yiyemiyor, etrafa döküp saçıyor.
Öfkeli-yıkıcı eleştiri:
"Ne beceriksiz çocuksun, bir türlü şu kaşığı nasıl tutacağını öğrenemedin. Bak her yeri mahvettin." Çocuğunuzun duygusu ve düşüncesi: ´Beceriksizim, hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.Sevgi dilini kullanarak uyarma: "Tatlım, kaşığı öyle değil de böyle tutsan bir tanem." Çocuğunuzun düşüncesi ve duygusu: ´Başaracağım, mutluyum.
Ergenlik dönemindeki çocuğunuz sürekli müzik dinliyor ve derslerine çok az zaman ayırıyor.
Öfkeli-yıkıcı eleştiri:
"Yine mi müzik dinliyorsun, sen adam olmazsın, karnen yine berbat gelecek´
Çocuğunuzun duygu ve düşüncesi:
´Of, içim sıkılıyor. Zaten bana hiç güvenmez
Sevgi dilini kullanarak uyarma:
"Canım biraz müzik dinlemeye ara versen de derslerine baksan, sonra üzülmeni istemiyorum güzelim."
Çocuğunuzun düşünce ve duygusu:
´Annem haklı ve beni düşünüyor, bundan mutluyum
Eleştirilerinizi sevgi dilini kullanarak yaptığınız zaman çocuğunuzdaki olumlu değişimleri defterinize not edin. Göreceksiniz ki, çok kısa zamanda çocuğunuzla aranızda hem sevgi dolu bir iletişim kurulmuş olacak, hem de o istenmeyen davranışlarını hızla bırakmaya başlayacak.
Biz yetişkinlerde de durum aynı değil mi? Siz kendinizi insanların yanında en çok nasıl rahat ve huzurlu hissedersiniz ve en çok kimlerin düşüncelerine önem verirsiniz? Sizi acımasızca ya da olumsuz bir dille eleştirenlerin yanında mı daha rahatsınız, yoksa sizinle konuşurken sevgi dilini kullanan insanların mı? Yanıtınız elbette ikinci seçenek olacaktır.
- Hiç iyi bir anne değilsin?
Bu size kendinizi nasıl hissettirdi?
- Tatlım, küçük kızınla daha çok zaman geçirsen sanırım ikiniz de daha mutlu olacaksınız.
Ya şimdi kendinizi nasıl hissettiniz? Birincisinde, eminim ki,iç dünyanızda bu cümleye karşı hemen bir direnç gelişti.
- Neden iyi anne olmayayım ki? Hem buna sen nasıl karar verebilirsin?
İkincisinde ise karşı tarafın bu sözleri sizin şu şekilde düşünmenizi sağlayacaktır:
- Gerçekten haklı olabilir. Kızımla daha çok zaman geçirmeliyim.
Yeni oluşturduğunuz defterinizin bir bölümünü de günlük yaşamda çocuğunuza ne kadar sevgi dolu sözcüklerle yaklaştığınıza ayırın. Çok basit olaylardır bunlar. Sabahları uyandığında ona nasıl "Günaydın" diyorsunuz, onunla oyun oynarken ona nasıl cümlelerle yaklaşıyorsunuz, onu okula gönderirken,yemeğe çağırırken, ondan herhangi bir şeyi yapmasını ya da yapmamasını isterken, akşam yatmasını söylerken, bakın bakalım sevgi dilini ne kadar kullanıyorsunuz?
Gün içinde çocuğuma sevgi dilini ne kadar kullanıyorum?
Güne başlarken;
Günaydın Günaydın canım
Yemeğe çağırırken;
Hadi yemeğe Yemeğe geel! Yemek zamanı tatlım
Herhangi bir istekte bulunurken;
Bana su getirsene Bana su getirir misin güzelim
Akşam yatmasını söylerken;
Hadi artık yatağa Uyku zamanı geldi bir tanem, iyi geceler
Yukarıdaki, örnek bir listedir. Bu örnekler sizin yaşam koşullarınıza göre çok fazla çoğaltılabilir. Bu listenizi siz kendiniz Oluşturup kendi analizinizi yaptığınız zaman, çocuğunuza nasıl yaklaştığınızı çok net göreceksiniz. Sevgi sözcüklerini sık kullanıyorsanız sorun yok, ancak çocuğunuza yaklaşımınız daha çok emir cümlelerinden oluşuyorsa hemen değiştirmeye başlamanızda fayda var.
Bilinçaltı ya da alt bilinç bize yöneltilen yönergeleri kayıt eder ve kendimizi o şekilde hissetmemizi sağlar. Rüyalarımızda bu duygularımız çok net açığa çıkar. 10 yaşındaki bir kız çocuğu rüyasında annesi tarafından boğazının sıkıldığını görmüştü. Arada sırada benzer rüyalar gördüğünü de söylüyordu. Bir başka rüyasında annesi onu karanlık bir odaya kapatıyor, başka bir rüyasında ise annesi onu iplerle bağlıyordu. Annesi ise kızının bu rüyalarına bir anlam veremiyor, kendisini bu şekilde gördüğü için çok üzülüyor, hatta zaman zaman içinden kızına kızdığını ifade ediyordu. Anne kızına hiç sevgi dolu sözcüklerle yaklaşmıyordu. Ona sürekli emir cümleleri kuruyordu: "Üstünü değiş, dersini çalış, telefonla konuşmayı bırak ve hemen kapat" tarzındaki yaklaşımları çocuğun üzerinde öylesine baskı oluşturuyordu ki, bilinçaltı bu baskıları "Annem tarafımdan sevilmiyorum" mesajı olarak alıyor ve bu olumsuz mesaj da rüyalarında açığa çıkıyordu.
Biri tarafından sevildiğimizi nereden biliriz? Sevdiklerimiz tarafından sevilmek ve bu sevginin varlığını kulağımızla duymak isteriz. Anne-babamız tarafından sevildiğimizi,duydukça, sevilen yönlerimiz olduğunu duydukça, biz de kendimizi fark eder ve sevmeye başlarız: "Demek ki, benim şu yönüm çok iyi, 0 halde kendimi seviyorum."
Aşağıdaki algılamalarda hangi çocuk kendisini sever?
Annem-babam beni güzel buluyor.
Annem-babam beni çirkin buluyor. Annem-babam beni akıllı görüyor. Annem-babam bana aptal diyor. Annem-babam beni yetenekli görüyor. Annem-babam beni çok yeteneksiz görüyor. Annem-babam beni becerikli görüyor. Annem-babam benim işe yaramaz olduğumu söylüyor. Annem-babam beni başarılı buluyor. Annem-babam bana başarısız diyor. vb.
Hiç şüphesiz, anne-babası tarafından olumlu yönlerini duyan çocuk kendisini fark etmeye başlar ve kendi olumluluklarından hoşlanarak kendisini sever, kendisine güvenir ve kendisini daha da geliştirir. Anne-babası tarafından olumsuz yönlerini duyan çocuk da kendisini fark etmeye başlar, kendi olumsuzluklarından hoşnut olmayarak, kendisine karşı sevgi değil sevgisizlik besleyerek kendine yabancılaşır ve davranış bozuklukları geliştirir.
O halde yüreğimizde çocuğumuza beslediğimiz o sonsuz sevgimizi ona sevgi sözcükleriyle ulaştıralım.
Çocuğa sevgiyle dokunmak
Babamın bana sarıldığını hiç hatırlamıyorum. Bizim evde kimse kimseye dokunmazdı. Annem bizi babamdan gizli gizli sever, öperdi. Annem çok katı bir kadındı, bir kez olsun beni öptüğünü ya da bana sarıldığını hatırlamam.
Ne acı değil mi? Üstelik hüzün verici. Aynı evi paylaşan anne-baba ve çocukların birbirlerine hiç sarılmadan ya da birbirlerini hiç öpmeden, hayatlarının çok önemli bir bölümünü geçiriyor olmaları inanılmaz gibi görünüyor. Tıpkı sevgi sözcüklerinde olduğu gibi; sarılmak, öpmek anlamında da bebeklere cömert davranıyoruz, ama bebek çocuk olmaya başlayınca bu cömertliğimiz birden cimriliğe dönüşüyor. Çocuk ergen ve genç olduğunda ise, ondan birkaç adım geri duruyoruz.
Günümüz insanı hırslı, günümüz insanı çok çalışıyor, günümüz insanı yorgun. Günümüz anne-babası çocuğuna en iyi imkânları vermek için kendisini hırpalarken, çocuğunu en iyi okullarda okutmak için çılgınlar gibi çalışırken, bilmiyor ki çocuğunun asıl ihtiyacı olan, sevgi ve sevginin gösterilmesi. Çocuğunuz kendisiyle barışık değilse, çocuğunuz sevginizi hissedemiyorsa, öfkeli tepkiler geliştiriyor ve siz bu duruma bir türlü bir anlam veremiyorsanız, "Ona her imkânı sağlıyoruz, en pahalı okullarda okutuyoruz ama bu çocuk hep mutsuz, biz bu işi anlamadık" diyorsanız, çocuğunuz için boşa çalışıyorsunuz demektir. Çünkü çocuk sevgi ister, sevildiğini duymak ister, çocuk ilgi ister, çocuk kendisine zaman ayrılmasını ve paylaşımı ister ve çocuk anne-babası tarafından başı okşansın, şöyle kocaman sarılınsın ve yanakları öpülsün ister.
Davranış bilimciler diyor ki, sarılmak-dokunmak en iyi ilaçtır. Gelişmiş ülkelerde psikiyatrlar reçetelerinde artık ilaçlar, anti-depresanlar yazmıyor. Reçetelerinde ne yazıyor, biliyor musunuz? "Günde üç kere birbirinize sarılın, çocuğunuzu fırsat buldukça öpün´ Bu size ilk bakışta komik gelebilir. Ancak sarılmanın, dokunmanın ve öpmenin insanın vücut kimyası üzerinde son derece olumlu etkileri var ve bu olumlu etkiler de doğrudan psikolojisine, davranışlarına yansıyor.
Biri bize sevgi dolu sarıldığında, elimizi tuttuğunda ya da sevgiyle öptüğünde beynimizde serotonin hormonu (halk arasında mutluluk hormonu diye bilinir) hızla artmaya başlıyor; yani sarılmak, dokunmak, öpmek beynimizin seratonin hormonunu harekete geçiriyor. Bu hormon bizim kendimizi mutlu hissetmemizi, stresten uzaklaşmamızı, gerginliği atıp gevşememizi, kalbimize daha çok oksijen gitmesini, kaslarımızın rahatlamasını, kısaca kendimizi iyi hissetmemizi sağlıyor. Tabiî içi dünyamızdaki bu iyilik durumu davranışlarımıza da yansıyor,dikkatimizi daha çok toplayabiliyor, sorumluluklarımızı daha rahat yerine getirebiliyor, kendimize daha çok güveniyoruz ve çevremizle iletişimimiz daha sağlıklı oluyor. Üstelik bağışıklık sistemimiz de daha güçlü oluyor ve hastalıklara kolay kolay yakalanmıyoruz. Bütün anti-depresanların içerisinde kimyasal olarak bulunan bu hormon, aslında gün içerisinde bizim sevgi; dolu ilişkilerimizle artışa geçiyor.
Okul çağındaki çocuklar üzerinde yapılan araştırmaların sonuçları da, dokunmanın-sarılmanın ve öpmenin çocuklar üzerindeki bu mükemmel etkisini açıkça gösteriyor. Anneleri tarafından sadece kuru bir "Güle güle" ile okula gönderilen çocukların dikkatlerinin dağınık olduğu, arkadaşlarıyla iletişimlerin de sorunlar yaşadıkları ve ders notlarının düşük olduğu, yani okul başarılarının düşük olduğu ortaya çıkarken; okula gönderilirken anneleri tarafından sarılıp öpülen çocukların, diğer çocukların aksine, dikkatlerinin dağınık olmadığı, arkadaş ilişkilerinin sağlıklı olduğu ve okul başarılarının yüksek olduğu saptanmış. Yine bebekler üzerinde yapılan bir araştırmada, annesi
tarafından sadece emzirilirken kucağa alınan, çok fazla dokunulmayan, öpülmeyen bebeklerin hastalıklara daha sık yakalandıkları; ancak anneleri tarafından yeterince dokunulan, öpülen bebeklerin sağlıklarının son derece iyi olduğu, hastalıklara karşı dirençli oldukları ortaya çıkmış.
Görüyoruz ki, çocuğa sarılmak, onu kucaklamak, onu öpmek çocuğun hem beden hem zihin hem de ruh sağlığını oldukça olumlu etkiliyor. Çocuğunuz sizin izin vermeyeceğiniz herhangi bir şeyi istediğinde, onun gözlerinin içerisine sevgi ile bakarak, başınızı iki yana "hayır" anlamında sallayıp, onun boyuna inerek ona sarılmanız bile yeterlidir. İnanın bana, kucaklamak bazen sözlerden daha etkilidir. Çünkü insan, bebek olsun çocuk olsun ya da ergen, genç veya yetişkin olsun, sevgiyi üç ifade biçimiyle hissetmek ister. Bunlardan biri söylemektir, ikincisi dokunmak, üçüncüsü de davranışlarla ifade etmek. Bu üç ifade biçiminden biri olmadığı zaman karşı taraf kendisini sevilmiyor, değer verilmiyor ya da az seviliyor, ilgi görmüyor gibi hissedebilir.
Çocuğun kişilik gelişiminde ona sarılmanın, kucaklamanın, elini tutmanın, öpmenin, kısacası tensel temasın büyük etkisi var. Anne-baba ve çocuklar arasında tensel temasın var olduğu ailelerde büyüyen çocuklar kendilerini diğer insanlara göre daha iyi hisseder. Psikolojik rahatsızlıklara yakalanma oranları düşüktür. Fiziksel olarak güçlü, bağışıklık sistemleri kuvvetlidir. Bu çocuklar arkadaşları tarafından sevilen, aranan çocuklar olur. İnsan ilişkilerinde ve iletişim kurmada zorluk çekmez, üstelik başarılıdırlar da. Gerek eğitim, gerekse öğretim hayatlarında istedikleri hedeflere ulaşırlar. Dürüst, kendine güvenli, amaç ve hedeflerini bilen insanlar oldukları gibi, en önemlisi de anne-baba olduklarında çocuklarına olumlu modeller oluşturan kişiler olurlar.
Ancak bazı ailelerde de şöyle bir davranış örüntüsü vardır: Baba otoriterdir ya da baba yoktur. Yani baba modeli çocuğa Çok uzaktır. Bu durumda anne çocuğunu sürekli sarıp sarmalar, onu her fırsatta öper, kucaklar ama bunun dışındaki sevgi ifadelerini yerine getirmez. Bu çocukların, yukarıda ifade ettiğimiz, kişiliği güçlü çocuklar grubuna girmelerini beklememeli ve çocuğa sadece sarılmanın da doğrudan olumlu tepkiler oluşturmayacağını söylemeliyim ki, okuyucularım yanılgıya düşlesin. "Ah, tamam işte! Ben çocuğuma sık sık sarılıyorum ama hiç de bu söyledikleriniz gibi değil, üstelik tam tersi çok da sorunlu bir çocuk" ifadelerini bazen duyuyorum. Bu yüzden önemle yineliyorum ki, çocuğun kişilik gelişimi sevginin üç boyutuyla yaklaşıldığı zaman sağlıklı olarak devam eder. Söylemek, dokunmak ve davranışlarımızla ona olan sevgimizi ona hissettirmek. Bunlardan biri eksik olduğunda sorunlar çıkar.Ne yazık ki, bazı ailelerde bunların hiçbiri yok. Hiç anne-babasından sevgi sözcükleri duymamış, hiç anne-babası tarafından kucaklanmamış ya da sırtı sıvazlanarak, saçı okşanarak sakinleştirilmemiş ve hiç anne-babasından sevgi ve ilgi davranışları görmemiş o kadar çok çocuğumuz var ki.
Eğer siz de bu çocuklardan biriyseniz ve şimdi anne-baba olduysanız bu üç yaklaşım biçimini hemen çocuğunuza ve eşinize karşı hayata geçirin. Bilin ki, hiçbir şey kaybetmez, hatta çok şey kazanırsınız.
Çocuğa sevgiyi davranışlarla göstermek
Bir koca düşünelim, karısına sürekli "Canım, hayatım, her şeyim" sözcüklerini kullanıyor ancak bu sözcükleri davranışlarıyla pekiştirmiyor. Akşamları sürekli eve geç geliyor, esinini hiçbir sorunuyla ilgilenmiyor, ona zaman ayırmıyor. Bu durumda kadının, kocası tarafından sevildiği hissi ne derece güçlü olabilir ki? Çocuklar için de aynı tablo söz konusu. Çocuğunuza sadece sevgi diliyle yaklaşmak değil, ağlayıp üzüldüğünde yal da mutlu olduğunda sadece ona sarılmak değil, aynı zamanda ona ifade ettiğiniz bu sevginizi davranışlarınızla da pekiştirmeniz gerekiyor. Biliyorum, içinizden "Anne olmak ne kadar da zormuş" diyorsunuz ama inanın bana, bu çok içgüdüsel davranışlarla anne olmayı hem daha çabuk hem daha kolay öğrene çek, hem de anne olmanın keyfine varacaksınız, çünkü anne olmak gerçekten de süper keyif verici bir uğraşı.
Her anne yeni doğacak bebeğine ilişkin hayaller kurar: "Onu hep kucaklayacağım, onu çok seveceğim, onu öpüp koklayacağım" sözleri bebek doğduktan ve büyümeye başladıktan sonra "Anne olmak çok zormuş, benim sözümü hiç dinlemiyor, onunla başa çıkamıyorum" şikâyetlerine dönüşür.
Anne olmayı ve anne olmanın sorumluluklarını ne gözünüzde çok büyütün, ne de çok hafife alın. Her ikisi de sizi yanılgılara ve hatalara götürür. "Çocuk bu, kendiliğinden büyüyor işte" demek kadar, "Eyvah, bu çocukla nasıl başa çıkacağım?" demek de sizin hata yapmanıza neden olur. Hayatın her alanında olduğu gibi, annelik alanınızda da dengeleri kurabildiğiniz zaman, inanın bana, bu süreç size hiç de zor ya da zorlayıcı gelmeyecektir, tam aksine oldukça keyifli ve kendinizi geliştirici bir uğraşı olmaya başlayacaktır.
Aile terapisine katılan bir anne bana şunu sormuştu:
- Çocuğumu çok seviyorum. Peki ona olan bu sevgimi davranışlarımla nasıl göstereceğim? Ben gösterdiğime inanıyorum ama görünen o ki, pek de göster emiyorum.
Çocuğunuza olması gereken sevgi dolu davranışlarınızı reçeteleştirecek olursak, bunların çok da zor ve yapılması imkânsız davranışlar olmadığını göreceksiniz, üstelik çok da kolay yaklaşımlar bunlar:
• Çocuğunuzu sabah okula göndermeden önce ona, sevdiği yiyeceklerden oluşan güzel bir kahvaltı hazırlayın. Bu kahvaltıyı bitirip bitirmemesi çok önemli değil. Önemli olan, sizin ona özen gösterdiğinizi hissetmesidir. Sakın ola, "Sana kahvaltı hazırladım ama yemeden gidiyorsun" demeyin!"
• Çalışan bir anneyseniz, çocuğunuzun okuldan dönüş saatinde mutlaka arayın, gününün nasıl geçtiğini içten bir ifadeyle sorun. Bu telefon görüşmesi sadece bir ders ve okul kontrolü amacında asla olmasın. Böyle bir amaca saplanıp kaldıysanız her şeyden önce bu beklentinizi torpilleyin ve en aza indirin; bunu çocuğunuza hissettirmemeye özen gösterin. Ara sıra işten izin alıp, çocuğunuzu evde karşılayın.
• Çalışmıyorsanız, çocuğunuzun okul dönüşünü hoş bir atmosfere dönüştürün. Onu kucaklayın, sevdiği yiyecekleri hazırlayın; iştahsız bir çocuğunuz varsa, mutlaka sevdiği bir ya da birkaç yiyecek vardır, onları çocuğunuza sunun. Komşu gezmelerini ve çarşı-pazarı işleri çocuğunuzun eve dönüş saatine göre ayarlayın ve onu karşılamanın sizin için bir zevk olduğunu ona hissettirecek davranışlarda bulunun.
• Hafta içinde, okul zamanı dersleri bittikten sonra çocuğunuzla (oyun çağındaysa) mutlaka oyun oynayın.! Ergenlik dönemindeyse mutlaka sohbet edin; bu sohbet hayatın içinden herhangi bir konu olabilir ama sizin değil de onun ilgisini çeken bir konuda olmasında fayda var.
• Ona sürprizler hazırlayın. Sevdiği bir demet çiçeği odasına koymak ya da dinlemekten hoşlandığı bir müzik grubunun CD´sini almak gibi. Siz hiç hoşlanmasanız ve hatta nefret ediyor olsanız bile.
• Onun sorun olarak kafasına taktığı konuları onunla paylaşın. Bu konular size çok saçma ve gülünç gelse bile, biraz olsun önemsemeye çalışın, empati kurun, onu anlamaya ve algılamaya özen gösterin. Onu anladığınızı ona mutlaka hissettirin, hem sözlerinizle hem de ona dokunarak (sarılmak, elini tutmak vb.) onunla; empati kurduğunuzu pekiştirin.
• Hafta sonlarında onunla birlikte özel paylaşacağıma zamanlar oluşturun. Çocuğunuz kreş ya da ilkokul çağındaysa, bu özel zamanlar müthiş hoşuna gidecektir. Çocuğunuz ergenlik döneminde ise, hafta sonunu arkadaşlarıyla geçirmeyi tercih edecektir. Bu duruma alınmayın ve sinirlenmeyin. Unutmayın, onun sosyal olmaya ihtiyacı var ve bunu kendi yaşıtlarıyla deneyimleyecek. Bu isteğine saygı duyun, hoşgörülü olun ama ondan size zaman ayırmasını istediğinizi söyleyin. İnanın çok hoşuna gidecektir.
• Odasının duvarları yazılarla doluysa, bir yazı da siz yazın. İçinizden ne geliyorsa! Sadece ´´Seni çok seviyorum" deyip, altına "Annen" ya da "Baban" diye imza atmanız bile yeterli olacaktır.
• Ergenlik dönemindeyse mutlaka ve mutlaka cinsel gelişimiyle ilgili bilgiler verin. Utanmayı bırakın, yeni doğduğunda altını değiştirdiğiniz bebeğinizden şimdi genç oldu diye utanmanızdan daha anlamsız bir durum olamaz. Çocuğunuzun cinsiyetine göre, eşinizle bu görevi paylaşın ve onun kılavuzu, rehberi olun.
• Çocuğunuzu yargılamayın. Unutmayın ki, anne-babaların en büyük hatası, çocuklarına olan önyargıları. Bu önyargılarınızı belirleyin ve onları yok edin.
• Onunla birlikte sinemalara, konserlere, tiyatrolara gidin, aktivitelere katılın. Onun düşüncelerini alın ve onun sizden ayrı bir birey olduğunu ona hissettirin.
• Akşamları yatmadan önce ona mutlaka sarılın ve onu ne çok sevdiğinizi söyleyin.
Bırakın, odası dağınık kalsın!
Anne olmayı öğrenebileceğimiz bir okul yok. Anne olmayı içgüdülerimizden, anne olmayı kendi annemizden ve en önemlisi de anne olmayı çocuğumuzdan öğreniyoruz. Çocuklarımız bize anne olmayı öğreten en iyi öğretmenler. Bu yüzden çocuklarımızı can kulağıyla dinleyelim.
Anne olmak zor zenaat
Kim demiş, kolay diye? Evet, keyif verici ama aynı zamanda da zor. Özellikle de ilk çocukta anneler nasıl davranacaklarını bilemez ve hep deneme-yanılma yoluyla çocuklarını keşfetmeye çalışır. Bu, dünyanın her yerinde böyle olmuştur. Üstelik annelere babalar çocuk yetiştirme konusunda fazla yardımcı olmazlar. "Doğuran sorumluluğu alır" felsefesi erkeklerin zihnine yer etmiştir. Aslında işin ilginç tarafı, bu felsefeyi anneler de bir o kadar benimsemiştir. Annelere kendi annelerinin öğrettiği sorumluluk, toplumun annelere yüklediği sorumluluk, babaların annelere verdiği sorumluluk ve annelerin çocuklarının bakımını ve yetiştirilmesini tekellerine ister istemez almaları, babaların annelerle empati kurmalarını engellemiş durumdadır.
Oysa bu değişmeli, babalar da çocuklarının duygusal yaşamlarında sorumluluk almalı. Belki de bunu istiyorlar ama hem fırsat verilmiyor hem de ne yapacaklarını bilmiyorlar. O halde, şu anda okumakta olduğunuz bu kitabı eşiniz hâlâ okumadıysa, şimdi onu ikna etmenin tam zamanı. Çünkü sırada "Baba Olmak" bölümü var.

BABA OLMAK
Baba olmayı nereden öğreniyoruz?
"Baba olmayı nereden ve nasıl öğreniyoruz, bunu hiç düşündünüz mü? Anne olmanın içgüdüsel, baba olmanın ise sonradan öğrenilen bir davranış olduğunu söylüyorsunuz. Anneler bu konuda daha şanslı, çünkü en azından "içgüdü" gibi bir rehberleri var. Bizim ise, o da yok. O halde biz babalan yargılamanız da haksızlık değil mi?" demişti bir danışanım. Belki siz de bir baba olarak şu anda böyle düşünüyorsunuz. Eh, haksız da değilsiniz. Ancak belki de, çocuğunuzla ilgili sorumlulukların çoğunu eşinize yüklemek gibi bir hata yapıyor olabilirsiniz. Sanırım toplum da sizin baba rolünüzü çok kesin çizgilerle belirliyor. "Baba para kazanır ve çocuğunun ihtiyaçlarını karşılar" düşünce kalıbı o kadar benimsenmiş durumda ki, 2000´li yılların paylaşımcı baba modeli henüz yürürlüğe girmemiş gibi görünüyor. İstisnalar tabiî ki var. Eşi ve çocuklarıyla empati kuran, çocuğuyla sağlıklı iletişimler gerçekleştiren babalar hiç yok değil. Ama ne yazık ki, bu babalar çok azınlıkta. Erkeğe erkek olma sorumluluğu son derece ağır yüklenirken, baba olma sorumluluğu da bir o kadar hafif yükleniyor. Peki, nedir bu baba olma sorumluluğu?
Baba olma sorumluluğu
Erkek, eşinin hamile kaldığını öğrendiğinde müthiş bir gurur duyar. Baba olacaktır ve bu duygu ona müthiş bir haz verir. Bu duygunun altında soyunu devam ettirebilecek olmanın gururu vardır. Doğacak bebeğin kişiliği, duygu dünyası ve nasıl yetiştirileceği ikinci plandadır. Çocuk sahibi olmak isteyen kadın ve erkeklere verdiğim anket formunda "Çocuk sahibi olmak size ne ifade ediyor?" sorusuna erkeklerine yüzde 90´ının verdiği yanıt "soyun devamı" olmuştu. Gerçekten de, kadın hamile kaldığında soyunu devam ettireceği gibi bir gurura kapılmazken, pek çok erkek baba olmanın ilk hazzını bu düşünceyle yaşıyor. Haklısınız ya da haksızsınız diyemeyiz, yanlış hissediyorsunuz hiç diyemeyiz. Sanırım bu da sizin içgüdüsel yanınız. Ancak baba olma sorumluluğu bu değil tabiî ki. Bu doğa ananın sunduğu bir nimet. Baba olma sorumluluğu da tıpkı anne olmanın getirdiği sorumlulukla eşit. Çocuğun bütün gereksinimlerini eşler paylaşmalı.Minik bebeğiniz bu koskocaman dünyaya ve sizin sevimli yuvanıza kendisini yerleştirdiği andan itibaren siz de annesi kadar ondan sorumlusunuz demektir.
Bebeğiniz yeni doğdu...
Kendinizi bambaşka hissediyorsunuz. Artık evde iki kişi değilsiniz. İşten eve dönerken sizi bir değil iki kişi bekliyor. Hem çok mutlusunuz hem de kafanız karmakarışık. Ev kalabalık; Kayınvalide, kayınpeder, durmadan eve gelip giden misafirler... Masraflar da çoğalıyor üstelik hiç kimse sizinle ilgilenmiyor. Herkes eşinizle ve bebekle ilgileniyor ve eşiniz de doğal olarak sizinle eskisi gibi ilgilenmiyor. Belki de en büyük boşluğu bu noktada hissediyorsunuz. Artık işten eve geldiğinizde sizi güler yüzle bekleyen karınızın yerini bebeğini emziren, yorgun, uykusuz, sinirli ve gergin bir kadın almış. Hiç kimse size "Nasılsın?" demiyor. Siz bebeğin ve evin ihtiyaçlarını karşılayan bir robot gibisiniz. Eşinizle baş başa kalmak için fırsat kolluyorsunuz ama boşuna. Eşinizin bebekle ilgilenmekten size ne zamanı, ne de enerjisi kalıyor.
Ama kısa bir süre sonra eve gelen giden azalıyor ve eski huzurunuza kavuştuğunuzu sanıyorsunuz. Oysa ne mümkün! Minik bebeğiniz dur durak bilmeden acıkıyor, altına yapıyor ve ağlıyor. Oysa siz artık huzur istiyorsunuz. Eşinizin güler yüzünü, ilgisini ve şefkatini beklerken onun her geçen gün daha da gerginleştiğini görüyorsunuz. "Acaba bu bebek için daha zamanı değil miydi?" diye içinizden geçirdiğiniz bile oluyor. Eşinizle geçirdiğiniz romantik geceler geride kalmış ve siz o atmosferi yakalayamamanın huzursuzluğunu yaşıyorsunuz.
Artık siz bir babasınız ama bunun anlamını da pek fark edemiyor ve aslında yaşamıyorsunuz da. Bebek ya acıkıyor, ya altına yapıyor ya da ağlıyor. Uyuduğu zamanlar sınırlı. Hem sanki size ihtiyacı yok gibi de gözüküyor, annesine bağımlı bir hali var. Eşiniz uykusuzluktan ve bebeğe adapte olma çabasından yorgun.
Bu durumda ne yapmalısınız? Elbette, baba olmanın sorumluluklarını almalısınız. Nasıl mı?
Evet, bebeği eşiniz emziriyor ama siz de gazını çıkarma görevini üstlenebilirsiniz. Bu dönemde oldukça yorgun olan eşinizin biraz olsun uyuması için, bebeğiniz uyandığında onu oyalayabilir ve altını değiştirebilirsiniz. Bilmelisiniz ki, eşiniz çok yorucu bir yolculuğu tamamladı, bedenen ve psikolojik olarak çok yorgun. Hem bedeninden apayrı bir beden oluştu ve onu dünyaya getirdi, hem de psikolojik olarak "Ben tüm bunlarla nasıl başa çıkacağım " duygusuyla boğuşuyor.
Eşinizle empati kurmaya çalışıp onu anlama yoluna gidebilirsiniz. Eşiniz bu dönemde çok sinirli olabilir; hoşgörülü olmalı ve her zamankinden daha anlayışlı davranmayı seçmelisiniz.
Bazı kadınlar loğusalık depresyonu diye adlandırdığımız geçici bir psikolojik rahatsızlık yaşar. Loğusalık depresyonu geçiren kadınlar durup dururken ağlar, aşırı gergin olur, yalnız kalmak ister, bebeklerine hemen adapte olamazlar; cinsel istekleri hemen hemen hiç yoktur, eşleri sanki hiç yokmuş gibi davranırlar; sürekli mutsuz ve karamsardırlar.
Sizin eşinizde de böyle bir ruh hali var ise, bir uzmana danışarak, eşinize nasıl davranmanız ve yaklaşmanız konusunda; bilgi almanız faydalı olacaktır.
Sadece bebeğinizin yeni doğduğu günlerde değil, sonraki tüm zamanlarda da hem karınıza eş hem de bebeğinize baba olma sorumluluklarınızı yerine getirmeniz gerekir. Eşinize hoşgörülü davranmalı, mutfak, yemek, ev işleri sorumluluklarını almanın yanı sıra, bebeği kucağınıza almalı, onu oyalamayı ve onun dilini öğrenmeyi keşfetmeniz gerekir. Çünkü babalığınız daha yeni başlıyor. Bebeğinizle sevgi dolu iletişimleri ne kadar erken kurarsanız ileride çocuğunuzla o kadar sağlıklı iletişimleri geliştirirsiniz.
• Bebeğinizi uyurken seyredin. Onun duruşunu, uyurken yaptığı hareketleri zihninize resmedin. Zihninize resmettiğiniz bu görüntüler ileride, o ergenlik dönemini yaşarken size epeyce yardımcı olacaktır.
• Bebeğinizi kucaklayın ve onunla gözle iletişim kurun., İnanın, şimdi kurduğunuz bu gözle iletişim ileride onunla çatışabileceğiniz dönemlerde ikinize de rehberi olacaktır.
• Bebeğinizle konuşun. Ona bir baba olarak duygularınızı anlatın, paylaşın. Bebeğinizin bilinçaltı bu paylaşımları kaydedecektir.
• Nasıl anneler bebeğe ninni söylerse, siz de bebeğinize şarkılar söyleyin; inanın, sizin ona söylediğiniz şarkıları hep hatırlayacaktır.
• Onun o mis kokusunu koklayın ve kulağına şimdiden ´Seni seviyorum" deyin..ve ömür boyunca söylemek üzere... Bundan hiç vazgeçmeyin.
Babalık sorumluluklarınızı yerine getirirken sakın eşinizi ihmal etmeyin. Eşiniz aldığı kiloları hiç sevmiyor ve çıktığı savaştan dolayı çok yorgun. Onun moralini yüksek tutun. Ona sevgi dolu yaklaşın. Sevginizi sözlerinizle ve davranışlarınızla hissettirin. Yüreğiniz ona hep açık olsun ve eşinizi asla ihmal etmeyin. Sizin de sinirleriniz gergin ve siz de büyük olasılıkla yorgunsunuz. Ama düşünün, bu aslında çok keyifli bir süreç. İçsel enerjinizi ve gücünüzü toparlayın. Unutmayın, yaşam hep ileriye gider ve bu ilerlemede siz hiç geri kalmamalısınız.
Çocuğunuz büyüyor...
İşten eve her dönüşünüzde minik bebeğiniz biraz daha farklı. O artık gözle görülür bir biçimde günden güne büyüyor. Bunu hissedebiliyor musunuz? Bebeğiniz sizi her geçen an daha farklı algılıyor ve size ihtiyacı daha da artıyor. Bunu görebiliyor musunuz? Eşiniz size onunla biraz ilgilenmenizi söylediğinde, eşinizin bu isteğini mantıklı mı buluyorsunuz, yoksa küçücük bir çocuğun size ne gibi bir ihtiyacı olabileceğini mi düşünüyorsunuz? Çocuğunuzla oynuyor ve onunla güzel zamanlar paylaşıyor musunuz; yoksa o annesinin eteğinin dibinde mutfakta dolaşırken, siz de ayaklarınızı uzatmış televizyonda akşam haberlerini mi izliyorsunuz?
Birkaç yıl önce, aile terapisi alan bir babaya çocuğuyla oyun oynamasını, onunla birlikte zaman geçirmesini önermiştim. Beş yaşında bir erkek çocukları vardı ve onu nasıl daha iyi yetiştirebilecekleri konusunda danışmak için gelmişlerdi. Bir sonraki görüşmemizde ona haftayı nasıl geçirdiklerini sorduğumda başta şöyle demişti: "Önerilerinize katılıyorum ama ben oğlumla nasıl ve ne şekilde zaman geçireceğimi ve onunla ne oyunlar oynayacağımı bilemiyorum." Oğluyla yatağın ya da halının üzerinde boğuşması bile yeterliydi!
Çocuklarımıza ilişkin kilitlendiğimiz alanlar aslında çok basit. Her baba çocuğuyla ve her çocuk babasıyla boğuşmak ister. Acaba çocuğumuza nasıl davranacağımız konusunu ve baba olmayı gözümüzde çok mu büyütüyoruz? Çocuğumuz erkek olsun, kız olsun, bizimle halının üzerinde yuvarlanmak ya da komik söyleşiler yapmak ona müthiş haz verir. Neden bunu göremiyoruz. İşten eve dönerken evimizde bizi bekleyen rahat koltuğumuz, sıcak yemekler ve akşam haberlerinden çok daha önemli, çok daha dinlendirici, çok daha keyifli ve çok daha ö nemli olan çocuğumuzu neden göremiyoruz? Bu kendimizi yal da şartları zorlamak değil. Zaten hiç zorlamıyoruz ki?
Çocuğunuz 3 ile 5 yaş dönemi arasındaysa
• Eve gelince onu kucaklayın. Bilin ki, o bütün gün sizii bekledi ve annesine "Babam ne zaman gelecek?" diye! sordu.
• Soyunup giyinirken ondan kaçmayın. Bırakın vücudunuzu görsün. Siz onun sizi gözetlediğini görmezden gelerek giysilerinizi değiştirin. Bilin ki, sizin bedeninizin özelliklerini çok merak ediyor.
• Zaman zaman çocuğunuzu siz yıkayın. Bu sadece annesinin görevi değil. Üzerinize bir mayo giyerek kızınız ya da oğlunuzla birlikte yıkanmak hem ona hem de size keyifli zamanlar yaşatacaktır.
• Hafta içi işten eve geldiğinizde ona mutlaka yarım saatinizi ayırın. Onun sevdiği oyunları kendinizi vererek oynayın. Ve bu oyunlarda gerçekten eğlenin.
• Uyku saatlerini eşinizle paylaşın. Bir gece eşiniz, bir gece de siz çocuğunuzu yatağına yatırın ve ona masallar anlatın. Masal anlatmayı beceremiyorsanız masal kitapları okuyun. Ve uyuduğundan emin oluncaya kadar odasından ayrılmayın.
• Çocuğunuzu çocuk tiyatrolarına, çocuk parklarına götürün. Unutmayın ki, bu sadece annesinin görevi değil. Onun sadece annesine değil, size de ihtiyacı var.
• Ona onu ne çok sevdiğinizi sık sık söyleyin. Göreceksiniz ki, kısa bir süre sonra o da size "Babacığım, seni çok seviyorum" diyecektir.
• Eğer kreşe gidiyorsa zaman zaman onu kreşten alın ve apar topar eve gelmek yerine birlikte hoş gezintiler yapın.
Oidipus kompleksine asla yenilmeyin
Bu bölümde çok kısa olarak oidipus kompleksinden söz etmek istiyorum. Oidipus kompleksi, psikanalizin babası olarak andığımız Sigmund Freud´un teorisi ve günümüzde de halen geçerliliğini korumakta. En basit anlamıyla, kız çocuğunun babasına hayranlık duyduğu ve annesini kendisine rakip olarak