Fakir fukaranın takılacağı bir mekân olsun istedik...
Binlerce âteş...
Thesephiroth tarafından 20.10.07, 23:19´de yollandı
"Binlerce âteş, binlece duman, binlerce gâm; işte bunun adı âşktır.
Binlerce dert,binlerce eyvâh, binlerce belâ; işte bunun adıda yârdır"
...
Üçüncü sınıf bir kerhânenin rutubetli katlarında ilerliyordu adam. İçeri girerken ki halini düşünüp, gülümsedi. Buraya girmek için epey stres yaşamıştı. Bu fikir bile onun ruhunu cenderede sıkıştırmaya yetiyordu. Ama işte bütün cesaretini toplamış ve buraya girmişti. Zihninim bilinçaltının en karanlık noktalarındaki bu binada ne arıdığını biliyor muydu? "Kelimelerinde hayallerini kovalamaya devam et ve gıp gıcır vesika" zihninde anans halinde olan sadece bu sesi duyabiliyordu. Beyin çeperlerine çarpıp sürekli bir döngüde dönüp duran bu akis ne ifade ediyordu?
Ara sıra kattaki oraların kapılarının yanından geçerken kapı aralıklarından içeri bir göz gezdiriyordu. Öylece oturmuş kadınlar, vardı ama yüzlerini seçemiyordu. Odaya bir sis tabakası çökmüş ve içerideki görüntü ve kişileri bulanıklaştırmıştı. Her haliyle meraklandırıcı manzaralar çıktığı muhakkak diye geçirdi içinden. Sonra derin bir nefes çekip burada aramaya geldiği kimseye konsantre oldu. Ona söylemesi gereken şeyler vardı. Okumasamda bana yaz demişti çünkü. Bu dünyada demişti seni kimse bir şeyi yapmaya yada yapmamaya men edemez. Böyle demişti değil mi? "Bu sözü" diye içinden geçirdi, "Kendisine mi söylüyordu, yoksa "lütfen bana yaz" mı demek istiyordu" İçinden bastıramadığı bir kahkaha koyuverdi. Delilik işte, her yerde hep aynı mantık içinde hareket etmek zorunda.
Kaçıncı kata bile geldiğini bilmeden kapı üzerinde yazan numaraları takip etmeye başladı. Aslında ne kapılar tanıdık geliyordu, ne numaraların ayırdındaydı. Farklı rakamların farklı bir yerleşim içinde farklı manalara kapı aralayacak olmasını umursamıyordu, içindeki bir pusulanın ibresi ise devamlı hakeret halinde. İçselleştirilmiş bir yolculukta içinize asla ve asla bir pusula koymayı unutmamalısınız. Zira kendi dünyanızın genişliğinde kaybolma ihtimaliniz pek ziyadesiyle kuvvetlicedir. Kendi içinde kaybolmuş bir insanı kim bulabilir ki?... Aslında bunları biz mi düşünüyoruz, o mu düşünüyor bu pek belli değil. Kimin kim olduğu belli olmayan bir hikaye hayat buluyor desenize...(Burada yazıyı kaleme alan karakter gülümsemektedir)
Kapılar evet, sıradan ve sıradanlığın çürümüşlüğünde somurtup duran yaşlı ve çirkin kapılar. Turunç numaralar çakılmış oldukları halde bağırlarına her zaman yeni yüzler görmenin tiksintisiyle ruhsuz ve soğuk bir "Hoşgeldin" mimarisi olarak kapılar. Herhalde diyorsunuz bu kapıyı yapan marangoz hiç istemeden almış bu işi...Ortaya çıkardığı tek eser gönülsüzlük...
Yerlerdeki döşemeler, duvarlardaki kirler, tavanlardaki örümcek ağları. Nasıl bir yer burası diye sorası gelir insanın kendisine. Kirli mi kirli bir kıvraklıkta içeride dolaşan hava akımına naz-ü niyaz içersinde işve ve cilve yapan kandiller. Baskın bir karanlık ile sarı bir aydınlık arasında dolaşıp duran gölgeler gibi eşyalar. "Buradan insan mı çıkar tabut mu?" diye korkunç bir soru ile ortaya seridiği gibi şairin kafa patlatıcı bir melankoli sahnesinin dekoru gibi her şey. Heroda sanki korkunç bir intiharın kanlı şahidi. Hayat ve neş'e ve canlılık adına tek bir belirti yok. Hatıraların tozlu raflarında eskimiş anılarınızdan derlenen kabus kitabının ürpertici sayfalarında dolaşıyor gibisiniz. Kapı rakamları sayfa numaralarıyla yer değiştirmiş, kapılar sayfalar birbirine karışmış...
Bir türlü girmek istemiyorsunuz ama, sabahtan beri aslında koridorda falan dolaşmıyorsunuz. Vucüdünüz işte girmek istediğiniz odanın tam önünde. Zihniniz ise bu realite durumundan kaçmak istercesine bilinçaltının en gizemli taraflarına savuruyor kendisini. İçinizde yer eden belirsizlik korkusunu yenmek için hayal afyonu ve esrarı çekiliyor ve an-ba-an damarlarınıza siniyor o mel'un mayhoşluk. Sonra yere uzun uzun baktıktan sorra ayakkabı uçlarınızın şekli hakkında uzun bir müddet düşündükten sonra, kapıyı birden hızlıca açıyorsunuz. Somurtkan kapı dahada somurtarak bu kaba hareket karşısında söylenerek açılıyor. Açzılırken ki çıkardığı seslerde bu yabancıya okkalı bir küfür salladığı hakikat.
Oda; bir yatak, yatağın yanında komodini, onun yanında sol duvara yerleştirilmiş bir elbise dolabı, sağ duvarda duvarın tam ortasında ilginç yekilli bir masa onon hemen üstünde bir yağlı boya tablosu, odanın duvarlarına denk karşıtlıklarla yerleştirilmiş boğuk kandiller, taşla döyenmiş yüzeye bir gülümseme katan sevimli bir halı, çılgın desenleriyle Mâninin o ünlü eserinden aparılmış atıflarla dolu olan. Çeşitli el işlemesi örgülerle bezenmiş masaların üstleri, dolapların kenarları. Ciğerlerine çektiği anda fakettiği keskin bir asetilen kokusu. İçeride hasta birisinin olduğu izlenimi veren çılgın bir nem. Oylesine bir nem var ki içeride bir odada değilde bir mezardaymışsınız sanırsınız o an içinizi ve bu ayıltıcı sanrı karşısında hatta ürperirsiniz bile. Oda ayrıntılarla donatılmış ama bunları anlatmaktan ne kastımız olabilir ki diye soruyor adam kendi kendisine...
"Benimle birlikte biraz dolaşır mısınız? Az biraz açık havada yürüyüşe çıksak nasıl olur, eşlik eder misiniz?"
Bu yabancı dev adam karşısında ürpermiş gözleriyle şaşkınlık içindeki kızcağızı unuttuk mu yoksa. Evet ondan bahsetmeyi unutmuşuz.
"Unutmak değil" diyor adam kız yanında yürürken koridor boyunca. "Zaten diyor bütün ayrıntıların anlatmak istediği o iken nasıl ondan bahsedilmemiş olsun. Unutmak değil belki kaçmak kasden onun kelamından. Belki böyle bir şeydir ha?"
"Olabilir ama umrumda değil!"
Ne duymuştu adam, kim konuşmuştu aniden durduğu noktada titreyen elleriyle ne yapacağını bilmez bir vaziyette aklına gelen ilk sorular bunlardı. Yüzünü korkuyla esmer kıza doğru çevirdi. Gözlerinde anlam sorgulayan dedektif bakışlarla süzdükten sonra, biraz tereddüt içinde kalarak "Bir şey mi dediniz hanımefendi" dedi. Kız gözlerini kocaman açmıştı. Suretinde belli belirsiz bir alay vardı sanki. Oylece hiç konuşmadan adamın gözlerine baktı. Adamda onun gözlerinin içen bakıyordu ama içindeki korku damar damar dolaşıyordu sanki. Sonra birden düşürdü gözlerine yere adam; "Afedersiniz devam edelim mi?" diye söyleyip tekrar yürümeye başladılar. Kız bir iki adım geriden takip ediyordu onu. Arkasında hissediyordu onu, ama bazen sanki hiç yokmuş gibide hissettiği oluyordu, böyle anlarda hemen yıldırım çecikliğiyle arkasına dönüp onun orada olup olmadığını kontrol etmek istiyordu. Ama bunu bir türlü yaptıramıyordu zihnine. Kız ayak seslerini önündeki adamın ayak seslerine orantılamıştı. Sanki yürüyen tek bir kişiymiş gibi ses çıkartıyordu döşemeler. Döşemeler,döşemeler,döşemeler, silinip gittiğinde gözlerini kamaşır kızın...
Elleriyle kapıyordu yüzünü. Buna rağmen parmak aralarından sızan muhteşem bir ışığın büyüsünü duyabiliyordu teninde. Tatlı bir sıcaklıkla okşuyordu hararet tenini. Yavaş yavaş kamaşan gözlerini aralamaya başladığında, yine parmak arasından muhteşem bir renk cümbüşüne tanık oldu. Önce gözleri harikulade bir canıllık yeşilliğinde boy atmış çimlerin mütevazi yaygısına, sonra çevresini saran ağaç onyanusunun natürmort mucisesine sonra masmavi gökyüzüne sonra sonra pasparlak güneşe, sonra sonra önünde durmakta olan adama takıldı! Her şeyin olağüstü olduğu bu anda tek sıradan gerçek olarak karşısında gülümseyip durmata olan adam. Uzun boylu, yeşil gözlü, kirli sakallı,ama özentili giyinmiş haliyle, o adam duruyordu. Gülümsüyordu. Kız bir an oraya nasıl geldiğini ve en son hatırladığı şeyleri düşündü. Koridor bütün bütün soyutluğuyla duruyorken ne olduda birden bu tuhaf yerde buldu kendisini. Arada bir kopuş olduğu muhakkak. Döşemelerden sonrası yoktu...Koridorun sonu yoktu...
Hafiften esen bir rüzgarla cilveleşen kaküllerinin yaramazlığıyla açtı gözlerini, onları yeniden bir düzene koyduktan sonra etrafına hayran bakışlarla yeniden göz gezdirdi. Yine hayretle inanmadı bu gördüğü şeylere, çünkü etraftaki yeşilik bu zamana kadar gördüğü yeşil renginden biraz farklıydı. Parlak ve açık yeşil. Çimlerin, ağaçların uzaktaki kavakların renkleri bep diri bir yakut yeşilliğini andırıyordu. Ciğerlerine çektiği hava ise yaşamak sevinci ve neş'esiyle dolduruyordu göğsünü.Onu nefesi hep içinde tutmak istedi bir an, sonra salıverdi, sonra yeniden çekti içine... Vücudunun her zerresine sinmiş bir rahatlama ile koyuverdi kendisini sevgi sularıyla beslenmiş çimlerin üstüne...
"Rüzgar dinlemesini bilen kulaklar için gerkçekten iyi bir şarkıcıdır" diyerek kızı içinde bulunduğu hafif uykudan uyandırdı adam. Kız bir an yine şaşkınlıkla bocaladı onu görünce, uzandığı yerden doğrularak, sert bir bakışla süzdü adamı, adam yeniden düşürdü gözlerini...
"Ne istiyorsun?" diye itab edici bir sertlikle sordu kız.
"Ne istediğimi biliyorsun..." diyerek sakin bir cevapla karşıladı bu atağı adam.
"Ne istediğini bilmek istemiyorum, bildiğimi sanmanıda istemiyorum" biraz sesini yükseltmişmiydi kız, bu cümleyi bitirdiği anda, evet sanırım biraz yüksek sesle konuştum diyerek pişman olmuy gibiydi, ama hemen tekrar "Kin kalkanını" kendisine çekti.
"Kes, sesini ve beni dinle" Adam o kadar kesin bir tonla konuşmuytu ki, kız ancak yutunmakla karşılık verebildi. Adamı baştan aşağı söyle bir süzdükten sonra kendisinden kuvvetli olduğunu kanaat getirip isyankar bir bakış ile yüzünü çevirdi ondan ufka doğru. Adam birden ileriye doğru yürümeye başladı. Kızada kalkıp kendisini takip etmesini işaret etti. Kız bunu yapmak istemediği halde yeniden adamın bir iki adım gerisinde ona eşlik etmeye başladı.
"-Sana seslenmekten vazgeçmemeni istedin benden. Bundan zevk aldığımı düşünüyorsun, oysa sana seslenmek her türlü işimi gördüğüm şu dünyada tek geride kalmış hesap benim için, sana seslenişin kalbini avucumda tutabilmek...- Ün günlük bir çocuğun hikayesini duymuş muydun? Bir kelebek gibi kısa bir hayatı olan ama aslında koskocaman bir çınar olma istidaydıya boy atmak sevdasında iken tarafından bir şüphe putuna katledilen bir tohumun hikayesini duymuş muydun? Üç günlük söyleşilerde ebediyete adanmış söylevlerin hüylasını hazmedemiyor musun?"
Adamın sesinde bariz bir setlik hakimdi şimdi. Kız onun suratına hiç bakmadan sürekli ayak uçlarına bakarak, adamı dinlemeye devam ediyordu.
"Bilmediğin şeyler yoktur. Öyle mi? Böyle mi söylemiştin? Bilmediğin şeyler yoktur bu kada basit değil mi. Nefsine ağır gelecek biliyorum, ama içinde bulunduğunumuz gerilim hattının neden ve niçin kaynaklandığını açıklamak zorundayız. Üzerinde durmadan geçersek o zaman kaybedenler safında bulacağız kendimizi. kaybetmek ideali ise şu kısacık dünya hayatında elde tutulmayacak bir zarar. Her neyse, sana söylediğim şeyleri hatırlıyor musun? Sana içinde bulunduğun benliğin insanı nerelere sürükleyeceğinden bahsetmiştim."
Yılgın bir nefes çekti ciğerlerine donuk bakışlarını gurub etmekte olan şafaklara dikerek devam etti.
" Sevgi ve aşka eğer sıradan bir bakış ile bakarsan göreceğin hiç bir şey yoktur. Sevgi ve Aşk asınlda kainatın yaratılış manzumesinin girizgah anlamlarıdır. Mübalağa olarak görmektesin, bir abartı, bir balon olarak ama, "Sizleri ancak bana kullak edesiniz diye yarattım" diyen bir Rabbin kulluktan maksadının aslında "Sizleri ancak beni sevesiniz ve bu sevginizi gösteresiniz diye yarattım" olduğunu farketmek istemesende, hatta belki nefsin kabul etmek istemesede aslında sevgi dediğimiz zaman içinde acziyet ve zaaf bulunan bir hali kastetmekteyiz. Bu yüzden aslında kulluğun ta kendisinidir sevgi ve aşk. İhtiyaç duymantır. Nefsinden başkasına atmasıdır kalbin. Bu durumları hiç bir zaman kabul etmek istemesede nefsimiz, aksine bir acziyet gururudur aşk. Bu yüzden zor ve ızdırablı gelir. Burnu havalarda dolaşan bir nefis için ne büyük bir beladır oysadı. Hiç bir şeye ihtiyaç duymayan tek varlık Tanrıdır. İnsan olduğumuzu kabul ediyorsak, eğer Tanrı biz değilsek, o zaman ihtiyaç içersinde olduğumuzuda kabul etmeliyiz. Birisine veya bir şeye ihtiyaç duyarak yaşamak ona bağlanmak belki, her dakika onu düşünmek belki bize bir şey kazandırmayacak gibi görünebilir ama nefsimize çok şey kaybettireceği aşikar. Sevgi ve aşk, kendisinden başkaları için duyulan fadakarane duygular. Eğer bu kendi varlığınıza yöneliyorsa, muhakkak Tanrı olmak zorundasınız. Çünkü bir madde içindeki onun kudretini aşan kuvvet, o maddenin helakine sebap olacaktır. Her hikyanenin belli bir uzunluğu vardır, ve maksadından fazla olan şöyleyişler insanı bıkar ve usandırır. Bu bakımdan kısa konuşacağım."
Derin bir nefes çekerek gözlerini kızın gözlerine dikti...Elindeki kağıdı ona uzattı. Kağıtta "Alakaya limonata yazıyordu" Kız şaşkın bir vaziyette, adama;
"Ne demek şimdi bu?"
Adamda şaşırmış bir vaziyette, kağıda uzattı başını, yazılan şeyi okuyunca, gülerek;
"Arkasını oku be" dedi.
Kız kağıdın arkasını çevirdi...
"Başta devlet, dilde himmet, elde fırsat vâr iken
Tut elinden düşmüşlerin sana saadet yâr iken
Kimseye bâki değildir mülk-i devlet simüzer
Bir harâb olmuş gönlü tamir etmektir hüner. M.Fevzi Efendi.(K.S.) Yalancıların en temiz kalplilerinden...
Eğer kendini benden üstün görüyorsan, geri dön, eğer kendini benden aşağı görüyorsan geri dön, eğer içindeki katilin(nefis) o masumu(Sevgi,Kalb) öldürmesine müsaade edeceksen geri dön, eğer dikenlerden bahsedeceksen geri dön, somurtacaksan geri dön, "Ne yana dönerseniz dönün ona dönersiniz" manasındaki "Aslında O'nu içinizde taşıyorsunuz, Aslında O'nun içinde yaşıyorsunuz" hikmetini görmeyeceksen geri dön."
Yılgın olsada biraz rahatlamış gibiydi, yüzünü kıza döndürdü, bir an gözgöze geldiler...
"Ama yanımda kal, her şeye rağmen, bunu isterdim,sende istersen kal yanımda..."
..
"Fânist cihan der o vefâ-nist
Baki heme ô, cümle fânist"
Hazretlerinin yüzüğünde boyle yazarmış. Baki efendi namıyla şöhret bulmuş şairimiz kendisine ait olan bu beyti yüzüğüne dercettirip her surette hatrında tutarmış. "Cihan fanidir gelip geçicidir, ve onda ise vefa namına bir iz yoktur, gerçek şudur ki bâki olan yalnızca O'dur, gayrisi ise yokolucudur" Bu mana Rahman suresinde geçen "Külli men âleyhâ fân" ayet-i celilesinin derûni sırlarından bir sır... Herşey gelip geçici. Hatıralar elemler, acılar ve sâfalar, hemen hepsi geçici. Var dediğimiz elimizde tuttuğumuz şeyler geçici, soluklarımız geçici, sevgilerimiz geçici, yeis ve korkularımız geçici. Kırgınlıklarımız hayranlıklarımız geçici. Sözlerimiz söyleyişlerimiz geçici... Baki olan ise sadece O...
Oyle bahsediyorlar ki Hakk Teâlana esmasının tecellisinde kesin ve kati bir varlık-yokluk kisvesine bürünürmüş. Ancak bizler bu sürekli döngüde bu ayrıntıyı göremezmişiz. Çünkü çok hızlı bir yokluk ve varlık devr-i daimi imiş bu hakikat. Damlaların süratle akmasını biz bir bütün olarak anlıyoruz. Yine parça parça olan devranında felekleri ve kainatı ve dahi atom ve dahi atom altı parçacıkları hep bir bütün olarak anlıyoruz. Bir varlık ve bir yokluk cilvesinde ayan oluyor en gizli hakikatler şüphesiz. Her şey boyleyken asıl var olan şey O' ise kırgınlıklarda geçicidir. Nefretlerde.
Boyleyken hayat ne kadar kısadır oysa ki... Ne bir güzel ağlayabilirsiniz ne bir ân mutluluk şarabından içebilirsiniz. Dinlerseniz Haz.Mevalanya kulak misafiri olalım. Bu fakirin bir şiir müsvettesiyle samimiyet garaz olsun yer etsin gönülde güzellikler..
"Ben seni buldum Allah'ım
Bıraktım gerisini
Benim için yaşam buraya kadar
Bundan otesi yaşama haram
Yaşam bundan otesine
.Onde bir aşk kılavuzu önder o!
Ben bir sarhoş kapıldım hak o!
Yokluk derlerdi buna hissiyat eleminde
Ben varlığı burda buldum cânlar aleminde...
"Gelmez sana bir ziyân ölümden gönlüm
Cân gitsede korkma başka bir cândır ölüm
Geldindi semâdan o vakit yeryüzüne
Bir günde gelir göklere mümkün dönüşün
Kimdir o? Hayat kaynağı eş öldü dedi...
Kimdir o? Güneş söndü âteş öldü dedi..
Mel'un dama çıktı yumdu bir ân gözünü
Düşmandı ya Şems'e, "Bak güneş öldü" dedi
Gitmekte olan şey gemidir aslında
Biz karşı kamışlık akıyor zannında
Benzer buna aynen göçüyor insanlar
Ancak sanıyorlar ki giden şey dünyâ
Toprak oluyor beden çeken kim yasını
Cân ayrı gider gökte kurar dünyasını
Toprakta biten menekşeler örneği
Bir günde güzel selvi verir meyvâsını" ila ileyhi...
Dinlemekten usanmadıysak eğer sözü hükemasına bırakalım, bırakalımda aciz varlığımız ulvi söyleyişlerin âhengiyle sarhoş olsun, bırakalımda gönül kendisine mekan bulsun, cevelan etsin mana kuşu, bir hoşça baksın hakikat hurisi...
Bunu sana itaf ve itam ediyorum...
"Bir gül bahçesinden bir dal kırdıysam ne oldu ki?
Kendimden geçipte bir sevgilinin saçlarına sarıldıysam ne çıkar yani?
İnancı olmayan kişi gibi kendi kendimi yaralamışsam ne olmuş ki?
Bir yan kesicinin aşırdığı malı aşırdırsam ne olmuş sanki?
Koca Bağdat'tan bir zenbil eksik olmuş, buda bir şey mi?
Anbardan bir buğday alınmış ne çıkar bundan?
 felek! Şı hile ve düzen ne vakte dek sürecek?
Bir ancağız sevgili, sevgilisiyle bir hoşça otursa n'olur yani?
Onun söylenmedik gizli şeylerini söyleyeceğim işte, sana ne?
Ne olur söylesemde birazcık gönlüm ferâhlasa!
Aşıkla sevgilisi arasında bir iştir olmuş,geçmiş; sen ne âşıksın ne sevgili, sana n'oluyor?
Lutüf afsununu okuduysa lâ'l dudağımdan en eksildi ki?
Bir hastanın cânı İsâ'dab şifa bulduysa ne oldu yâni?
Bu gece berât gecesiyse herkez bir berat buldu demektir; benimde yanıma yazısız bir ay yüzlü dilber gelirse ne çıkar bundan?
A Tebrizli Şems! Senin aşkından deli divâne olurda âşıkları işten güçten alıkoyarsam onların pazarını alt üst eder dağıtırsam ne olur ki?" Divan-ı Kebir 3-425
Hayat işte bu sözlerden sonra insanı bıkkınlığa sürükleyen bir akış kazanıyor. Aşıkların pazarını alt üst ettin...
...
"Senin kalbinden sürgün oldum ilkin" diyerek ortalığa hakim olan sessizliği bozdu adam. Kızla birlikte yanyana oturmuşlar ve karşılarında boylu boyunca uzanan cennet köşelerini seyrediyorlardı. Güneş batıp batmamak arasında ki o kısa zaman diliminde donup kalmış ufku ayrılık acısı namına ızıla bürümüştü. "Güneş için bile sonrasında vuslat olsada ayrılık ne acı bir durum" diye içinden geçirdi adam. Sonra kıa doğru baktı. Yüzünde hiç bir renk yoktu, içini belli etmiyordu. "Şu an ne düşünüyor" diye sordu içinden. İçinden geçenleri bilmek istedi ama kız her zaman ki gibi içine çekilmişti. Bu durumda ona yaklaşmak imkansız gibiydi. Soğuk duvarlarla örülmüş berlik gibi varlığının bir bölümüne geçilmesine izin vermiyordu. Geçmişi üzüntü ile hatırlayıp pişmanlık kadehinden yudumladı adam, ama kaybedilen şeyleri kırılan şeylerin tamirini temin edebilmekten çok uzak bir tebessümle yeniden yöneldi kıza.
"Devam edelim mi?"
Kız soğuk bakışlar eşliğinde kalktı ayağa. Sesi yumuşak olsada hala içindeki isyanı bastıramamıştı;
"Nereye ve neden?"
Adam bu sorunun geleceğini çok iyi biliyordu. Tekrar derin bir nefes çekerek yürümeye başladı. Kız bu sefer hemen yanı başında yürüyordu. Bunu farketmişti.
"Bir çok şeyin nedenini ararken bir çok şeyi kaybederiz aslında. Anlam belki eşyalara ve olaylara şekil veren yegane kıstas fakat, anlam sezginin önüne geçmemeli. Akıl yerini bilmeli. Hoş bir rüzgar esiyor farkındasın değil mi?" Hastalıkl ıbir tebessüm adamın tüm çehresini kaplamıştı. Konuşmasını kesen öksürüklerin ardından devam etti...
"Bir çalılığın kenarına oturmuş savunma mekanizmalarımızı teskin etmiş bir vaziyette bekliyorduk, bunu anımsıyorsun değil mi, birbirimize çok yakındık o an, ruhunun varlığını sezebilecek kadar yakındık. Elimi uzatsam dokunabilecek kadar yakındık. Ama yakınlaşmaktan korkuyorduk. Belki hiç kimseye açılmadığımız kadar açıldık ufuklarımızı tartmak istercesine kendi dünyalarımızda kendi ummanlarımızın konuk fatihleri olarak sınırları zorlayan bir heyülanın peşinde koştuk. Bir çalılığın kenarındaydı. Gelecek tatlı hayaller şarabından içerek kendinden geçmiş, geçmiş bu mestliğin serhoşluğuyla handan olmuş iken, ân ise kalbinde yalazlanan bir kıvılcım gibi çılgın koşusunda hoyrat bir atın coşkusuna kapıldığında bir çalının kenarındaydın hatırladın mı?"
Gözleri ağır ağır devran eden hüznün cezbesine kapılmış bir bulanıklıkta nemleniyordu adamın. Kız ise bazen kaçamak bakışlarını adamın üzerinde gezdirdikten sonra tekrar o muhteşem manzaraların nadide anlarına bırakıyordu kendisini. Çimleri ezerken ayaklarının çıkadığı hoş ses en hoş bir musiki abidesi gibi geliyordu o an kulaklarına. Mutluluk ve mes'utluk belki yemyeşil bir çim üzerinde uçsuz bucaksız kırların özgürlüğünde adımlamaktı huzuru. Şu tatlı rüzgar oysa ki şu ferahlatan serinlik... Refleks olarak insan kendisini nereden geldiği belli olmayan bir neş'e rüzgarına bırakıveriyor. Çevresinde olan biten bütün şeylerden arınmış olarak kandilleri yanıyor göğünün...O zaman nurlu bir niyaz başlıyor kalbî bir yakarış ritminde...
Kız, iç gülümsemesiyle adama doğıru baktı. Fakat yanında kimseyi bulamadı. Sonra telaşla arkasına baktığında adam yaklaşık otuz kırk adım gerisinde ayakta durmuş bir vaziyetteydi. Sabit nazarlarla kendisini izliyordu. Başını eğdi kız. Kimbilir belki utanmıştı. Sonra tekrar cesur bakışlarla adamı süzdü. Adam hala ona bakıyordu. Küçük bir tebessümle "Gel" manasında duduk büktü, tekrar ağır aksak bir yürüyüşe başladıktan az bir zaman sonra adam yeniden yanında ona eşlik ediyordu.
"Devam eden lütfen" dedi kız. Kararlı bir sesle...
"Yalnızlık nedir? Mükemmelleşmiş bir karakter mi? İhtiyaç içersinde olmamak nedir? Azamet kibir? Çalıların hemen yanı başında oturuyorduk. Yalnızdık. Birbirimizin yalnızlığında sukun buluyorduk. İçimizdeki şüphe ateşlerini söndürmüştük. Emin değildik ama inanıyorduk. Söndürmüştük söndürmesine ama kor halinde kalan şüphe en ufak bir fitne nefesinde yeniden çıldırmış bir aleve döndü. Çalıların yanında huzur vadilerini izlerken, şüphe yılanı sokuldu karanlık gözlerle bizi izlemekten sıkıldığında. Çalılar arasından gelen bir nefret hışırtısı ile tedirgin etti bizleri. Sonra telaşla kapandık kalelerimize. Şüpheli gözlerle izledik birbirimizi. İçimizde dalga dalga yükselen korku ve pişmanlık okyanusunun fırtına öncesi sessizliği kısa sürmedi, söz kılıçları çekildi, ve şüphe putuna adanmış hamlelerle birbirimizin en değerli şeylerini kararlı hücumlar sergiledik. Hayat bir zıtlıklar muacenesi. Sevgi hünkarı otağını çektiği vakit iklim-i dilden, birden kin ve nefret sultanının hükümranlığına kaptırırsınız ülkenizi. Karanlık ayaklar tarafından çiğnenir en nadide bahçeleriniz. Nefret bir âteş gibidir. Yakacak bir şey bulacadığı vakit kendi varlığıyla kısa bir zamandaha sürdürür hararetini. Kendi varlığı için kendinden feragate den bir bencillik erdemini başka hiç bir duygu şövalyesi sergileyemez. O Yüzden karanlıklar ülkesinin hünkarı Nefret illetidir."
"Güzel hikaye" diye geçrid kız içinden...İstihza mı ediyor samimi mi söylüyordu? Bunu bilemeyecektiniz.
"Yaraladık birbirimizi, söz kılıçları keskin hamlelerle kalblerimizi parçaladı. Sonra derin yaraların acısıyla saklandık birbirimizden. Bu sızıntı, anlayamamak, verilmemiş vaadler, hepsi hepsi içimizi kanatan bir yaraydı... "Neden" ve "Niçin" tacirleri gelip türlü türlü marazları sattılar kalbimizden akan kanlara karşılık. Şekiller ve renkler yer değiştirdi ve o derin bir ihtişamın ziveri olan vadiler ağaçlar, gökyüzü ve bahçeler yerlerini kötümser karanlıkların hüküm sürdüğü geceye teslim ettiler. Ortalığı bataklıklar, mağaralar, çukurlar, ve her türlü yabani ve vahşi hayvan ve canavar sardı. Dikenler boy attılar, karardığında iltifat güneşi..."
Adam yorulmuştu. Soluk alıp vermeleri sıklaştı.
"Bugün yaralı kalplerle burada bulunuyoruz. Eğer buradaysak burada bulunuyorsan halen ve bütün olanlara rağmen, eğer hala buradaysak..."
"Sus" dedi kız bir iç çekişinin ardından. Adam kızın yüzüne baktığında istihzaya hazırlanan bir tebessüm gördü. Gözlerini kapattı. Ve acı şeyler duymaya hazırlamışken kendisini, hiç bir şey işitmedi. Gözlerini açtığında kız biraz hızlanmış ve önüne geçmişti onun. Böylesi daha iyi diye geçirdi içinden. Gerçeklerle yüzleşemeyecek kadar korkaksanız insanların yüzüne söyleyemediklerini arkasından söylemek mevzuundada mahirsinizdir. Hikmetli fikirleri kovup tüm cesaretini toplayıp devam etti adam..
"Seni kırdığımı biliyorum, sen de beni incittiğinin farkındasın, insanların kalblerine yaralar açıp kızgın demirlerle onları dağlamak istemeniz ve bunu sevgi adına yapmanız garipti doğrusu. Ama geçmiş. O çılgınlıkla na-noş sadalar guş ettik hep beraber. Yaralandık. Zehirlendik. Damaklarımızda artık o zehirden kalma acılıklar var."
Hızını biraz yükseltip, kızın önüne geçti. Kararlı ve bir o kadarda delirmiş bakışlarla kızın gözlerinin içene bakıyordu...O sırada yukarıda uçmakta olan bir kuşun sesi geliyordu. Her şey sessizleşmeye başladı. Rüzgar sesini kıstı. Ağaçlar artık sallanmıyorlardı esrik nağmeler sukut etmiş, tabiat lâl kesilmişti. Bir tek sadec o kuşun sesi geliyordu. Adam sinirli bir el hareketi ile kuşu çıkardı dekordan. Şimdi kesin ve kat'i bir sukut çöreklenmişti...Bir müddet sinir harbi gibi bakışlar birbirlerinin endamını sezdiler. Kılıçlar kınlarından çıkarmışlardı başlarını. En ufak bir gürültüde tekrar birbirine saldıracak iki cengaverin son bir duraksama anındasınız artık...
"Zehirde benim, merhemde. Yarada benim emde. Dertte benim, dermanda. Kalbinin kırıldığını biliyorum, ama onu kıran eldir yine onu sıvazlayacak olan şifa afsunuyla. Üzendir mutlu edecek olan...Zehirde sensin, merhemde, dertte sensin dermanda, Kabimi kırdığını biliyorsun, ama onu kıran eldir yine onu sıvazlayacak olan şifa afsunuyla. Üzendir mutlu edecek olan...,Zehirde biziz merhemde..."
Bunları söyledikten sonra her şey o kadar sessizleşmişti ki...
Binlerce dert,binlerce eyvâh, binlerce belâ; işte bunun adıda yârdır"
...
Üçüncü sınıf bir kerhânenin rutubetli katlarında ilerliyordu adam. İçeri girerken ki halini düşünüp, gülümsedi. Buraya girmek için epey stres yaşamıştı. Bu fikir bile onun ruhunu cenderede sıkıştırmaya yetiyordu. Ama işte bütün cesaretini toplamış ve buraya girmişti. Zihninim bilinçaltının en karanlık noktalarındaki bu binada ne arıdığını biliyor muydu? "Kelimelerinde hayallerini kovalamaya devam et ve gıp gıcır vesika" zihninde anans halinde olan sadece bu sesi duyabiliyordu. Beyin çeperlerine çarpıp sürekli bir döngüde dönüp duran bu akis ne ifade ediyordu?
Ara sıra kattaki oraların kapılarının yanından geçerken kapı aralıklarından içeri bir göz gezdiriyordu. Öylece oturmuş kadınlar, vardı ama yüzlerini seçemiyordu. Odaya bir sis tabakası çökmüş ve içerideki görüntü ve kişileri bulanıklaştırmıştı. Her haliyle meraklandırıcı manzaralar çıktığı muhakkak diye geçirdi içinden. Sonra derin bir nefes çekip burada aramaya geldiği kimseye konsantre oldu. Ona söylemesi gereken şeyler vardı. Okumasamda bana yaz demişti çünkü. Bu dünyada demişti seni kimse bir şeyi yapmaya yada yapmamaya men edemez. Böyle demişti değil mi? "Bu sözü" diye içinden geçirdi, "Kendisine mi söylüyordu, yoksa "lütfen bana yaz" mı demek istiyordu" İçinden bastıramadığı bir kahkaha koyuverdi. Delilik işte, her yerde hep aynı mantık içinde hareket etmek zorunda.
Kaçıncı kata bile geldiğini bilmeden kapı üzerinde yazan numaraları takip etmeye başladı. Aslında ne kapılar tanıdık geliyordu, ne numaraların ayırdındaydı. Farklı rakamların farklı bir yerleşim içinde farklı manalara kapı aralayacak olmasını umursamıyordu, içindeki bir pusulanın ibresi ise devamlı hakeret halinde. İçselleştirilmiş bir yolculukta içinize asla ve asla bir pusula koymayı unutmamalısınız. Zira kendi dünyanızın genişliğinde kaybolma ihtimaliniz pek ziyadesiyle kuvvetlicedir. Kendi içinde kaybolmuş bir insanı kim bulabilir ki?... Aslında bunları biz mi düşünüyoruz, o mu düşünüyor bu pek belli değil. Kimin kim olduğu belli olmayan bir hikaye hayat buluyor desenize...(Burada yazıyı kaleme alan karakter gülümsemektedir)
Kapılar evet, sıradan ve sıradanlığın çürümüşlüğünde somurtup duran yaşlı ve çirkin kapılar. Turunç numaralar çakılmış oldukları halde bağırlarına her zaman yeni yüzler görmenin tiksintisiyle ruhsuz ve soğuk bir "Hoşgeldin" mimarisi olarak kapılar. Herhalde diyorsunuz bu kapıyı yapan marangoz hiç istemeden almış bu işi...Ortaya çıkardığı tek eser gönülsüzlük...
Yerlerdeki döşemeler, duvarlardaki kirler, tavanlardaki örümcek ağları. Nasıl bir yer burası diye sorası gelir insanın kendisine. Kirli mi kirli bir kıvraklıkta içeride dolaşan hava akımına naz-ü niyaz içersinde işve ve cilve yapan kandiller. Baskın bir karanlık ile sarı bir aydınlık arasında dolaşıp duran gölgeler gibi eşyalar. "Buradan insan mı çıkar tabut mu?" diye korkunç bir soru ile ortaya seridiği gibi şairin kafa patlatıcı bir melankoli sahnesinin dekoru gibi her şey. Heroda sanki korkunç bir intiharın kanlı şahidi. Hayat ve neş'e ve canlılık adına tek bir belirti yok. Hatıraların tozlu raflarında eskimiş anılarınızdan derlenen kabus kitabının ürpertici sayfalarında dolaşıyor gibisiniz. Kapı rakamları sayfa numaralarıyla yer değiştirmiş, kapılar sayfalar birbirine karışmış...
Bir türlü girmek istemiyorsunuz ama, sabahtan beri aslında koridorda falan dolaşmıyorsunuz. Vucüdünüz işte girmek istediğiniz odanın tam önünde. Zihniniz ise bu realite durumundan kaçmak istercesine bilinçaltının en gizemli taraflarına savuruyor kendisini. İçinizde yer eden belirsizlik korkusunu yenmek için hayal afyonu ve esrarı çekiliyor ve an-ba-an damarlarınıza siniyor o mel'un mayhoşluk. Sonra yere uzun uzun baktıktan sorra ayakkabı uçlarınızın şekli hakkında uzun bir müddet düşündükten sonra, kapıyı birden hızlıca açıyorsunuz. Somurtkan kapı dahada somurtarak bu kaba hareket karşısında söylenerek açılıyor. Açzılırken ki çıkardığı seslerde bu yabancıya okkalı bir küfür salladığı hakikat.
Oda; bir yatak, yatağın yanında komodini, onun yanında sol duvara yerleştirilmiş bir elbise dolabı, sağ duvarda duvarın tam ortasında ilginç yekilli bir masa onon hemen üstünde bir yağlı boya tablosu, odanın duvarlarına denk karşıtlıklarla yerleştirilmiş boğuk kandiller, taşla döyenmiş yüzeye bir gülümseme katan sevimli bir halı, çılgın desenleriyle Mâninin o ünlü eserinden aparılmış atıflarla dolu olan. Çeşitli el işlemesi örgülerle bezenmiş masaların üstleri, dolapların kenarları. Ciğerlerine çektiği anda fakettiği keskin bir asetilen kokusu. İçeride hasta birisinin olduğu izlenimi veren çılgın bir nem. Oylesine bir nem var ki içeride bir odada değilde bir mezardaymışsınız sanırsınız o an içinizi ve bu ayıltıcı sanrı karşısında hatta ürperirsiniz bile. Oda ayrıntılarla donatılmış ama bunları anlatmaktan ne kastımız olabilir ki diye soruyor adam kendi kendisine...
"Benimle birlikte biraz dolaşır mısınız? Az biraz açık havada yürüyüşe çıksak nasıl olur, eşlik eder misiniz?"
Bu yabancı dev adam karşısında ürpermiş gözleriyle şaşkınlık içindeki kızcağızı unuttuk mu yoksa. Evet ondan bahsetmeyi unutmuşuz.
"Unutmak değil" diyor adam kız yanında yürürken koridor boyunca. "Zaten diyor bütün ayrıntıların anlatmak istediği o iken nasıl ondan bahsedilmemiş olsun. Unutmak değil belki kaçmak kasden onun kelamından. Belki böyle bir şeydir ha?"
"Olabilir ama umrumda değil!"
Ne duymuştu adam, kim konuşmuştu aniden durduğu noktada titreyen elleriyle ne yapacağını bilmez bir vaziyette aklına gelen ilk sorular bunlardı. Yüzünü korkuyla esmer kıza doğru çevirdi. Gözlerinde anlam sorgulayan dedektif bakışlarla süzdükten sonra, biraz tereddüt içinde kalarak "Bir şey mi dediniz hanımefendi" dedi. Kız gözlerini kocaman açmıştı. Suretinde belli belirsiz bir alay vardı sanki. Oylece hiç konuşmadan adamın gözlerine baktı. Adamda onun gözlerinin içen bakıyordu ama içindeki korku damar damar dolaşıyordu sanki. Sonra birden düşürdü gözlerine yere adam; "Afedersiniz devam edelim mi?" diye söyleyip tekrar yürümeye başladılar. Kız bir iki adım geriden takip ediyordu onu. Arkasında hissediyordu onu, ama bazen sanki hiç yokmuş gibide hissettiği oluyordu, böyle anlarda hemen yıldırım çecikliğiyle arkasına dönüp onun orada olup olmadığını kontrol etmek istiyordu. Ama bunu bir türlü yaptıramıyordu zihnine. Kız ayak seslerini önündeki adamın ayak seslerine orantılamıştı. Sanki yürüyen tek bir kişiymiş gibi ses çıkartıyordu döşemeler. Döşemeler,döşemeler,döşemeler, silinip gittiğinde gözlerini kamaşır kızın...
Elleriyle kapıyordu yüzünü. Buna rağmen parmak aralarından sızan muhteşem bir ışığın büyüsünü duyabiliyordu teninde. Tatlı bir sıcaklıkla okşuyordu hararet tenini. Yavaş yavaş kamaşan gözlerini aralamaya başladığında, yine parmak arasından muhteşem bir renk cümbüşüne tanık oldu. Önce gözleri harikulade bir canıllık yeşilliğinde boy atmış çimlerin mütevazi yaygısına, sonra çevresini saran ağaç onyanusunun natürmort mucisesine sonra masmavi gökyüzüne sonra sonra pasparlak güneşe, sonra sonra önünde durmakta olan adama takıldı! Her şeyin olağüstü olduğu bu anda tek sıradan gerçek olarak karşısında gülümseyip durmata olan adam. Uzun boylu, yeşil gözlü, kirli sakallı,ama özentili giyinmiş haliyle, o adam duruyordu. Gülümsüyordu. Kız bir an oraya nasıl geldiğini ve en son hatırladığı şeyleri düşündü. Koridor bütün bütün soyutluğuyla duruyorken ne olduda birden bu tuhaf yerde buldu kendisini. Arada bir kopuş olduğu muhakkak. Döşemelerden sonrası yoktu...Koridorun sonu yoktu...
Hafiften esen bir rüzgarla cilveleşen kaküllerinin yaramazlığıyla açtı gözlerini, onları yeniden bir düzene koyduktan sonra etrafına hayran bakışlarla yeniden göz gezdirdi. Yine hayretle inanmadı bu gördüğü şeylere, çünkü etraftaki yeşilik bu zamana kadar gördüğü yeşil renginden biraz farklıydı. Parlak ve açık yeşil. Çimlerin, ağaçların uzaktaki kavakların renkleri bep diri bir yakut yeşilliğini andırıyordu. Ciğerlerine çektiği hava ise yaşamak sevinci ve neş'esiyle dolduruyordu göğsünü.Onu nefesi hep içinde tutmak istedi bir an, sonra salıverdi, sonra yeniden çekti içine... Vücudunun her zerresine sinmiş bir rahatlama ile koyuverdi kendisini sevgi sularıyla beslenmiş çimlerin üstüne...
"Rüzgar dinlemesini bilen kulaklar için gerkçekten iyi bir şarkıcıdır" diyerek kızı içinde bulunduğu hafif uykudan uyandırdı adam. Kız bir an yine şaşkınlıkla bocaladı onu görünce, uzandığı yerden doğrularak, sert bir bakışla süzdü adamı, adam yeniden düşürdü gözlerini...
"Ne istiyorsun?" diye itab edici bir sertlikle sordu kız.
"Ne istediğimi biliyorsun..." diyerek sakin bir cevapla karşıladı bu atağı adam.
"Ne istediğini bilmek istemiyorum, bildiğimi sanmanıda istemiyorum" biraz sesini yükseltmişmiydi kız, bu cümleyi bitirdiği anda, evet sanırım biraz yüksek sesle konuştum diyerek pişman olmuy gibiydi, ama hemen tekrar "Kin kalkanını" kendisine çekti.
"Kes, sesini ve beni dinle" Adam o kadar kesin bir tonla konuşmuytu ki, kız ancak yutunmakla karşılık verebildi. Adamı baştan aşağı söyle bir süzdükten sonra kendisinden kuvvetli olduğunu kanaat getirip isyankar bir bakış ile yüzünü çevirdi ondan ufka doğru. Adam birden ileriye doğru yürümeye başladı. Kızada kalkıp kendisini takip etmesini işaret etti. Kız bunu yapmak istemediği halde yeniden adamın bir iki adım gerisinde ona eşlik etmeye başladı.
"-Sana seslenmekten vazgeçmemeni istedin benden. Bundan zevk aldığımı düşünüyorsun, oysa sana seslenmek her türlü işimi gördüğüm şu dünyada tek geride kalmış hesap benim için, sana seslenişin kalbini avucumda tutabilmek...- Ün günlük bir çocuğun hikayesini duymuş muydun? Bir kelebek gibi kısa bir hayatı olan ama aslında koskocaman bir çınar olma istidaydıya boy atmak sevdasında iken tarafından bir şüphe putuna katledilen bir tohumun hikayesini duymuş muydun? Üç günlük söyleşilerde ebediyete adanmış söylevlerin hüylasını hazmedemiyor musun?"
Adamın sesinde bariz bir setlik hakimdi şimdi. Kız onun suratına hiç bakmadan sürekli ayak uçlarına bakarak, adamı dinlemeye devam ediyordu.
"Bilmediğin şeyler yoktur. Öyle mi? Böyle mi söylemiştin? Bilmediğin şeyler yoktur bu kada basit değil mi. Nefsine ağır gelecek biliyorum, ama içinde bulunduğunumuz gerilim hattının neden ve niçin kaynaklandığını açıklamak zorundayız. Üzerinde durmadan geçersek o zaman kaybedenler safında bulacağız kendimizi. kaybetmek ideali ise şu kısacık dünya hayatında elde tutulmayacak bir zarar. Her neyse, sana söylediğim şeyleri hatırlıyor musun? Sana içinde bulunduğun benliğin insanı nerelere sürükleyeceğinden bahsetmiştim."
Yılgın bir nefes çekti ciğerlerine donuk bakışlarını gurub etmekte olan şafaklara dikerek devam etti.
" Sevgi ve aşka eğer sıradan bir bakış ile bakarsan göreceğin hiç bir şey yoktur. Sevgi ve Aşk asınlda kainatın yaratılış manzumesinin girizgah anlamlarıdır. Mübalağa olarak görmektesin, bir abartı, bir balon olarak ama, "Sizleri ancak bana kullak edesiniz diye yarattım" diyen bir Rabbin kulluktan maksadının aslında "Sizleri ancak beni sevesiniz ve bu sevginizi gösteresiniz diye yarattım" olduğunu farketmek istemesende, hatta belki nefsin kabul etmek istemesede aslında sevgi dediğimiz zaman içinde acziyet ve zaaf bulunan bir hali kastetmekteyiz. Bu yüzden aslında kulluğun ta kendisinidir sevgi ve aşk. İhtiyaç duymantır. Nefsinden başkasına atmasıdır kalbin. Bu durumları hiç bir zaman kabul etmek istemesede nefsimiz, aksine bir acziyet gururudur aşk. Bu yüzden zor ve ızdırablı gelir. Burnu havalarda dolaşan bir nefis için ne büyük bir beladır oysadı. Hiç bir şeye ihtiyaç duymayan tek varlık Tanrıdır. İnsan olduğumuzu kabul ediyorsak, eğer Tanrı biz değilsek, o zaman ihtiyaç içersinde olduğumuzuda kabul etmeliyiz. Birisine veya bir şeye ihtiyaç duyarak yaşamak ona bağlanmak belki, her dakika onu düşünmek belki bize bir şey kazandırmayacak gibi görünebilir ama nefsimize çok şey kaybettireceği aşikar. Sevgi ve aşk, kendisinden başkaları için duyulan fadakarane duygular. Eğer bu kendi varlığınıza yöneliyorsa, muhakkak Tanrı olmak zorundasınız. Çünkü bir madde içindeki onun kudretini aşan kuvvet, o maddenin helakine sebap olacaktır. Her hikyanenin belli bir uzunluğu vardır, ve maksadından fazla olan şöyleyişler insanı bıkar ve usandırır. Bu bakımdan kısa konuşacağım."
Derin bir nefes çekerek gözlerini kızın gözlerine dikti...Elindeki kağıdı ona uzattı. Kağıtta "Alakaya limonata yazıyordu" Kız şaşkın bir vaziyette, adama;
"Ne demek şimdi bu?"
Adamda şaşırmış bir vaziyette, kağıda uzattı başını, yazılan şeyi okuyunca, gülerek;
"Arkasını oku be" dedi.
Kız kağıdın arkasını çevirdi...
"Başta devlet, dilde himmet, elde fırsat vâr iken
Tut elinden düşmüşlerin sana saadet yâr iken
Kimseye bâki değildir mülk-i devlet simüzer
Bir harâb olmuş gönlü tamir etmektir hüner. M.Fevzi Efendi.(K.S.) Yalancıların en temiz kalplilerinden...
Eğer kendini benden üstün görüyorsan, geri dön, eğer kendini benden aşağı görüyorsan geri dön, eğer içindeki katilin(nefis) o masumu(Sevgi,Kalb) öldürmesine müsaade edeceksen geri dön, eğer dikenlerden bahsedeceksen geri dön, somurtacaksan geri dön, "Ne yana dönerseniz dönün ona dönersiniz" manasındaki "Aslında O'nu içinizde taşıyorsunuz, Aslında O'nun içinde yaşıyorsunuz" hikmetini görmeyeceksen geri dön."
Yılgın olsada biraz rahatlamış gibiydi, yüzünü kıza döndürdü, bir an gözgöze geldiler...
"Ama yanımda kal, her şeye rağmen, bunu isterdim,sende istersen kal yanımda..."
..
"Fânist cihan der o vefâ-nist
Baki heme ô, cümle fânist"
Hazretlerinin yüzüğünde boyle yazarmış. Baki efendi namıyla şöhret bulmuş şairimiz kendisine ait olan bu beyti yüzüğüne dercettirip her surette hatrında tutarmış. "Cihan fanidir gelip geçicidir, ve onda ise vefa namına bir iz yoktur, gerçek şudur ki bâki olan yalnızca O'dur, gayrisi ise yokolucudur" Bu mana Rahman suresinde geçen "Külli men âleyhâ fân" ayet-i celilesinin derûni sırlarından bir sır... Herşey gelip geçici. Hatıralar elemler, acılar ve sâfalar, hemen hepsi geçici. Var dediğimiz elimizde tuttuğumuz şeyler geçici, soluklarımız geçici, sevgilerimiz geçici, yeis ve korkularımız geçici. Kırgınlıklarımız hayranlıklarımız geçici. Sözlerimiz söyleyişlerimiz geçici... Baki olan ise sadece O...
Oyle bahsediyorlar ki Hakk Teâlana esmasının tecellisinde kesin ve kati bir varlık-yokluk kisvesine bürünürmüş. Ancak bizler bu sürekli döngüde bu ayrıntıyı göremezmişiz. Çünkü çok hızlı bir yokluk ve varlık devr-i daimi imiş bu hakikat. Damlaların süratle akmasını biz bir bütün olarak anlıyoruz. Yine parça parça olan devranında felekleri ve kainatı ve dahi atom ve dahi atom altı parçacıkları hep bir bütün olarak anlıyoruz. Bir varlık ve bir yokluk cilvesinde ayan oluyor en gizli hakikatler şüphesiz. Her şey boyleyken asıl var olan şey O' ise kırgınlıklarda geçicidir. Nefretlerde.
Boyleyken hayat ne kadar kısadır oysa ki... Ne bir güzel ağlayabilirsiniz ne bir ân mutluluk şarabından içebilirsiniz. Dinlerseniz Haz.Mevalanya kulak misafiri olalım. Bu fakirin bir şiir müsvettesiyle samimiyet garaz olsun yer etsin gönülde güzellikler..
"Ben seni buldum Allah'ım
Bıraktım gerisini
Benim için yaşam buraya kadar
Bundan otesi yaşama haram
Yaşam bundan otesine
.Onde bir aşk kılavuzu önder o!
Ben bir sarhoş kapıldım hak o!
Yokluk derlerdi buna hissiyat eleminde
Ben varlığı burda buldum cânlar aleminde...
"Gelmez sana bir ziyân ölümden gönlüm
Cân gitsede korkma başka bir cândır ölüm
Geldindi semâdan o vakit yeryüzüne
Bir günde gelir göklere mümkün dönüşün
Kimdir o? Hayat kaynağı eş öldü dedi...
Kimdir o? Güneş söndü âteş öldü dedi..
Mel'un dama çıktı yumdu bir ân gözünü
Düşmandı ya Şems'e, "Bak güneş öldü" dedi
Gitmekte olan şey gemidir aslında
Biz karşı kamışlık akıyor zannında
Benzer buna aynen göçüyor insanlar
Ancak sanıyorlar ki giden şey dünyâ
Toprak oluyor beden çeken kim yasını
Cân ayrı gider gökte kurar dünyasını
Toprakta biten menekşeler örneği
Bir günde güzel selvi verir meyvâsını" ila ileyhi...
Dinlemekten usanmadıysak eğer sözü hükemasına bırakalım, bırakalımda aciz varlığımız ulvi söyleyişlerin âhengiyle sarhoş olsun, bırakalımda gönül kendisine mekan bulsun, cevelan etsin mana kuşu, bir hoşça baksın hakikat hurisi...
Bunu sana itaf ve itam ediyorum...
"Bir gül bahçesinden bir dal kırdıysam ne oldu ki?
Kendimden geçipte bir sevgilinin saçlarına sarıldıysam ne çıkar yani?
İnancı olmayan kişi gibi kendi kendimi yaralamışsam ne olmuş ki?
Bir yan kesicinin aşırdığı malı aşırdırsam ne olmuş sanki?
Koca Bağdat'tan bir zenbil eksik olmuş, buda bir şey mi?
Anbardan bir buğday alınmış ne çıkar bundan?
 felek! Şı hile ve düzen ne vakte dek sürecek?
Bir ancağız sevgili, sevgilisiyle bir hoşça otursa n'olur yani?
Onun söylenmedik gizli şeylerini söyleyeceğim işte, sana ne?
Ne olur söylesemde birazcık gönlüm ferâhlasa!
Aşıkla sevgilisi arasında bir iştir olmuş,geçmiş; sen ne âşıksın ne sevgili, sana n'oluyor?
Lutüf afsununu okuduysa lâ'l dudağımdan en eksildi ki?
Bir hastanın cânı İsâ'dab şifa bulduysa ne oldu yâni?
Bu gece berât gecesiyse herkez bir berat buldu demektir; benimde yanıma yazısız bir ay yüzlü dilber gelirse ne çıkar bundan?
A Tebrizli Şems! Senin aşkından deli divâne olurda âşıkları işten güçten alıkoyarsam onların pazarını alt üst eder dağıtırsam ne olur ki?" Divan-ı Kebir 3-425
Hayat işte bu sözlerden sonra insanı bıkkınlığa sürükleyen bir akış kazanıyor. Aşıkların pazarını alt üst ettin...
...
"Senin kalbinden sürgün oldum ilkin" diyerek ortalığa hakim olan sessizliği bozdu adam. Kızla birlikte yanyana oturmuşlar ve karşılarında boylu boyunca uzanan cennet köşelerini seyrediyorlardı. Güneş batıp batmamak arasında ki o kısa zaman diliminde donup kalmış ufku ayrılık acısı namına ızıla bürümüştü. "Güneş için bile sonrasında vuslat olsada ayrılık ne acı bir durum" diye içinden geçirdi adam. Sonra kıa doğru baktı. Yüzünde hiç bir renk yoktu, içini belli etmiyordu. "Şu an ne düşünüyor" diye sordu içinden. İçinden geçenleri bilmek istedi ama kız her zaman ki gibi içine çekilmişti. Bu durumda ona yaklaşmak imkansız gibiydi. Soğuk duvarlarla örülmüş berlik gibi varlığının bir bölümüne geçilmesine izin vermiyordu. Geçmişi üzüntü ile hatırlayıp pişmanlık kadehinden yudumladı adam, ama kaybedilen şeyleri kırılan şeylerin tamirini temin edebilmekten çok uzak bir tebessümle yeniden yöneldi kıza.
"Devam edelim mi?"
Kız soğuk bakışlar eşliğinde kalktı ayağa. Sesi yumuşak olsada hala içindeki isyanı bastıramamıştı;
"Nereye ve neden?"
Adam bu sorunun geleceğini çok iyi biliyordu. Tekrar derin bir nefes çekerek yürümeye başladı. Kız bu sefer hemen yanı başında yürüyordu. Bunu farketmişti.
"Bir çok şeyin nedenini ararken bir çok şeyi kaybederiz aslında. Anlam belki eşyalara ve olaylara şekil veren yegane kıstas fakat, anlam sezginin önüne geçmemeli. Akıl yerini bilmeli. Hoş bir rüzgar esiyor farkındasın değil mi?" Hastalıkl ıbir tebessüm adamın tüm çehresini kaplamıştı. Konuşmasını kesen öksürüklerin ardından devam etti...
"Bir çalılığın kenarına oturmuş savunma mekanizmalarımızı teskin etmiş bir vaziyette bekliyorduk, bunu anımsıyorsun değil mi, birbirimize çok yakındık o an, ruhunun varlığını sezebilecek kadar yakındık. Elimi uzatsam dokunabilecek kadar yakındık. Ama yakınlaşmaktan korkuyorduk. Belki hiç kimseye açılmadığımız kadar açıldık ufuklarımızı tartmak istercesine kendi dünyalarımızda kendi ummanlarımızın konuk fatihleri olarak sınırları zorlayan bir heyülanın peşinde koştuk. Bir çalılığın kenarındaydı. Gelecek tatlı hayaller şarabından içerek kendinden geçmiş, geçmiş bu mestliğin serhoşluğuyla handan olmuş iken, ân ise kalbinde yalazlanan bir kıvılcım gibi çılgın koşusunda hoyrat bir atın coşkusuna kapıldığında bir çalının kenarındaydın hatırladın mı?"
Gözleri ağır ağır devran eden hüznün cezbesine kapılmış bir bulanıklıkta nemleniyordu adamın. Kız ise bazen kaçamak bakışlarını adamın üzerinde gezdirdikten sonra tekrar o muhteşem manzaraların nadide anlarına bırakıyordu kendisini. Çimleri ezerken ayaklarının çıkadığı hoş ses en hoş bir musiki abidesi gibi geliyordu o an kulaklarına. Mutluluk ve mes'utluk belki yemyeşil bir çim üzerinde uçsuz bucaksız kırların özgürlüğünde adımlamaktı huzuru. Şu tatlı rüzgar oysa ki şu ferahlatan serinlik... Refleks olarak insan kendisini nereden geldiği belli olmayan bir neş'e rüzgarına bırakıveriyor. Çevresinde olan biten bütün şeylerden arınmış olarak kandilleri yanıyor göğünün...O zaman nurlu bir niyaz başlıyor kalbî bir yakarış ritminde...
Kız, iç gülümsemesiyle adama doğıru baktı. Fakat yanında kimseyi bulamadı. Sonra telaşla arkasına baktığında adam yaklaşık otuz kırk adım gerisinde ayakta durmuş bir vaziyetteydi. Sabit nazarlarla kendisini izliyordu. Başını eğdi kız. Kimbilir belki utanmıştı. Sonra tekrar cesur bakışlarla adamı süzdü. Adam hala ona bakıyordu. Küçük bir tebessümle "Gel" manasında duduk büktü, tekrar ağır aksak bir yürüyüşe başladıktan az bir zaman sonra adam yeniden yanında ona eşlik ediyordu.
"Devam eden lütfen" dedi kız. Kararlı bir sesle...
"Yalnızlık nedir? Mükemmelleşmiş bir karakter mi? İhtiyaç içersinde olmamak nedir? Azamet kibir? Çalıların hemen yanı başında oturuyorduk. Yalnızdık. Birbirimizin yalnızlığında sukun buluyorduk. İçimizdeki şüphe ateşlerini söndürmüştük. Emin değildik ama inanıyorduk. Söndürmüştük söndürmesine ama kor halinde kalan şüphe en ufak bir fitne nefesinde yeniden çıldırmış bir aleve döndü. Çalıların yanında huzur vadilerini izlerken, şüphe yılanı sokuldu karanlık gözlerle bizi izlemekten sıkıldığında. Çalılar arasından gelen bir nefret hışırtısı ile tedirgin etti bizleri. Sonra telaşla kapandık kalelerimize. Şüpheli gözlerle izledik birbirimizi. İçimizde dalga dalga yükselen korku ve pişmanlık okyanusunun fırtına öncesi sessizliği kısa sürmedi, söz kılıçları çekildi, ve şüphe putuna adanmış hamlelerle birbirimizin en değerli şeylerini kararlı hücumlar sergiledik. Hayat bir zıtlıklar muacenesi. Sevgi hünkarı otağını çektiği vakit iklim-i dilden, birden kin ve nefret sultanının hükümranlığına kaptırırsınız ülkenizi. Karanlık ayaklar tarafından çiğnenir en nadide bahçeleriniz. Nefret bir âteş gibidir. Yakacak bir şey bulacadığı vakit kendi varlığıyla kısa bir zamandaha sürdürür hararetini. Kendi varlığı için kendinden feragate den bir bencillik erdemini başka hiç bir duygu şövalyesi sergileyemez. O Yüzden karanlıklar ülkesinin hünkarı Nefret illetidir."
"Güzel hikaye" diye geçrid kız içinden...İstihza mı ediyor samimi mi söylüyordu? Bunu bilemeyecektiniz.
"Yaraladık birbirimizi, söz kılıçları keskin hamlelerle kalblerimizi parçaladı. Sonra derin yaraların acısıyla saklandık birbirimizden. Bu sızıntı, anlayamamak, verilmemiş vaadler, hepsi hepsi içimizi kanatan bir yaraydı... "Neden" ve "Niçin" tacirleri gelip türlü türlü marazları sattılar kalbimizden akan kanlara karşılık. Şekiller ve renkler yer değiştirdi ve o derin bir ihtişamın ziveri olan vadiler ağaçlar, gökyüzü ve bahçeler yerlerini kötümser karanlıkların hüküm sürdüğü geceye teslim ettiler. Ortalığı bataklıklar, mağaralar, çukurlar, ve her türlü yabani ve vahşi hayvan ve canavar sardı. Dikenler boy attılar, karardığında iltifat güneşi..."
Adam yorulmuştu. Soluk alıp vermeleri sıklaştı.
"Bugün yaralı kalplerle burada bulunuyoruz. Eğer buradaysak burada bulunuyorsan halen ve bütün olanlara rağmen, eğer hala buradaysak..."
"Sus" dedi kız bir iç çekişinin ardından. Adam kızın yüzüne baktığında istihzaya hazırlanan bir tebessüm gördü. Gözlerini kapattı. Ve acı şeyler duymaya hazırlamışken kendisini, hiç bir şey işitmedi. Gözlerini açtığında kız biraz hızlanmış ve önüne geçmişti onun. Böylesi daha iyi diye geçirdi içinden. Gerçeklerle yüzleşemeyecek kadar korkaksanız insanların yüzüne söyleyemediklerini arkasından söylemek mevzuundada mahirsinizdir. Hikmetli fikirleri kovup tüm cesaretini toplayıp devam etti adam..
"Seni kırdığımı biliyorum, sen de beni incittiğinin farkındasın, insanların kalblerine yaralar açıp kızgın demirlerle onları dağlamak istemeniz ve bunu sevgi adına yapmanız garipti doğrusu. Ama geçmiş. O çılgınlıkla na-noş sadalar guş ettik hep beraber. Yaralandık. Zehirlendik. Damaklarımızda artık o zehirden kalma acılıklar var."
Hızını biraz yükseltip, kızın önüne geçti. Kararlı ve bir o kadarda delirmiş bakışlarla kızın gözlerinin içene bakıyordu...O sırada yukarıda uçmakta olan bir kuşun sesi geliyordu. Her şey sessizleşmeye başladı. Rüzgar sesini kıstı. Ağaçlar artık sallanmıyorlardı esrik nağmeler sukut etmiş, tabiat lâl kesilmişti. Bir tek sadec o kuşun sesi geliyordu. Adam sinirli bir el hareketi ile kuşu çıkardı dekordan. Şimdi kesin ve kat'i bir sukut çöreklenmişti...Bir müddet sinir harbi gibi bakışlar birbirlerinin endamını sezdiler. Kılıçlar kınlarından çıkarmışlardı başlarını. En ufak bir gürültüde tekrar birbirine saldıracak iki cengaverin son bir duraksama anındasınız artık...
"Zehirde benim, merhemde. Yarada benim emde. Dertte benim, dermanda. Kalbinin kırıldığını biliyorum, ama onu kıran eldir yine onu sıvazlayacak olan şifa afsunuyla. Üzendir mutlu edecek olan...Zehirde sensin, merhemde, dertte sensin dermanda, Kabimi kırdığını biliyorsun, ama onu kıran eldir yine onu sıvazlayacak olan şifa afsunuyla. Üzendir mutlu edecek olan...,Zehirde biziz merhemde..."
Bunları söyledikten sonra her şey o kadar sessizleşmişti ki...
Total Comments 3
Yorumlar
| | Teşekkür"Başta devlet, dilde himmet, elde fırsat vâr iken Tut elinden düşmüşlerin sana saadet yâr iken Kimseye bâki değildir mülk-i devlet simüzer Bir harâb olmuş gönlü tamir etmektir hüner. M.Fevzi Efendi.(K.S.) Yalancıların en temiz kalplilerinden... mükemmel tek kelimeyle... The Sephiroth der ki; Fevzi Efendinin bu dörtlüğünü çok seviyorum, yeri geldiğinde anmak çok hoş, ilginize teşekkür ederim ![]() |
pinhan tarafından 22.10.07, 16:40´de yollandı
Updated 22.10.07 at 18:00 by Thesephiroth (Minnet Eklentisi) |
| | bu arada yazıda değişik şölede denebilir bilindik değil ![]() |
pinhan tarafından 22.10.07, 18:32´de yollandı
|
| | Teveccühünüz azizim... ![]() |
Thesephiroth tarafından 23.10.07, 01:04´de yollandı
|
Total Trackbacks 0
Trackbacks
Recent Blog Entries by Thesephiroth
- Rezonans (28.07.08)
- Şair Eşref (22.07.08)
- Ressam Haklı. (02.07.08)
- Mehmed Zekâi Efendi; Zekâi Dede... (15.05.08)
- Bir Gönül Abidesi; Zekâi Dede (15.05.08)




