Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu
Geri Dön   Payidar.NET - Bilgi ve Paylaşım Forumu > Güncel > Bilim ve Teknoloji Haberleri

Duyuru

Bilim ve Teknoloji Haberleri Gelişen teknolojinin ilginç ve faydalı buluşlarına dair haberleri bulabileceğiniz-paylaşabileceğiniz renkli bir bölüm.

Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
  #1 (Daim)  
Eski 09.09.06, 23:36
NuR - ait Avatar
NuR NuR isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Kıdemli Üye
 
Üyelik Tarihi: 15.07.06
Şehir: istanBuLL
Yaş: 23
Mesajlar: 1,323
Karizma Puanı: 205
NuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of light
NuR - ICQ üzerinden Mesaj gönder NuR - AİM üzerinden Mesaj gönder NuR - YAHOO üzeri ndenMesaj gönder
Bilim Tarihinin En Büyük Sahtekarlığı; Evrim!

BİLİM TARİHİNİN EN BÜYÜK SAHTEKARLIĞI : EVRİM TEORİSİ

Bilim tarihi her zaman çesitli sahtekarlıklara sahne olmuştur. Bulduğu ilaçla kötürümleri yürüteceğini, saçsızlarda saç çıkaracağını iddia edenler, tüm hastalıkları iyi edeceğine halkı inandıran Mesmer ya da Rasputin gibi şarlatanlar…

Bu ünlü sahtekarların dışında zaman zaman gazetelere konu olan, başkasının tezini çalarak kariyer sahibi olmaya çalışmak gibi daha küçük çaplı sahtekarlıklar da vardır.

Ancak bilim tarihindeki sahtekarlıkların en büyükleri şüphesiz evrimcilere ait olanlardır. Evrimcilerin yaptıkları sahtekarlıkları diğerlerinden ayıran en önemli fark, evrimcilerin sahtekarlıklarının sistematik bir yapıya sahip olması ve kollektif hilelere, yanıltmalara, saptırmalara başvurmalarıdır. Bunlar, evrim teorisinin ortaya atılmasından bugüne kadar defalarca ve son derece profesyonelce düzenlenmiştir.

Bu yazıda evrimcilerin yapmış oldukları sahtekarlıklardan bazılarını inceleyeceğiz. Ama daha önce yanıtlanması gereken bir soru var: Neden Darwinizm'in tarihi böylesine sahtekarlıklarla doludur?

Çünkü evrim teorisini savunmanın başka herhangi bir yolu yoktur. Bilimsel bulgular evrimi çürüttüğüne göre geriye tek yol olarak sahtekarlıklara başvurmak kalır. Ya bulgular gizlenir veya imha edilir, ya da bunlar çarpıtılarak sanki evrim teorisini destekliyorlarmış gibi gösterilir. Halk bu konular hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmadığı için de, bu sahte delillere bakarak, evrimi ispatlanmış bir teori zanneder. İşte tamamen dayanaksız olan evrim teorisini ayakta tutabilmek için yapılabilecek yagane çaba ancak bunlar olacaktır...

Şimdi bilim tarihinin yüz karası olarak tarihe geçen bu evrim sahtekarlıklarını inceleyelim.

Evrimcilerin en Önemli Propaganda Yöntemi: Rekonstrüksiyonlar, Sahte ve Hayali Çizimler


Evrimciler, teorilerini destekleyecek bilimsel deliller bulma konusunda başarısız olsalar da, bir konuda oldukça başarılıdırlar: Propaganda. Bu propagandanın en önemli unsuru ise "rekonstrüksiyon" adı verilen sahte çizimlerdir.

Rekonstrüksiyon "yeniden inşa" demektir ve sadece bir kemik parçası bulunmuş olan canlının resminin ya da maketinin yapılmasıdır. Gazetelerde, dergilerde, filmlerde gördüğünüz "maymun adam"ların her biri birer rekonstrüksiyondur.

Ancak insanın kökeni ile ilgili fosil kayıtları çoğu zaman dağınık ve eksik oldukları için, bunlara dayanarak herhangi bir tahminde bulunmak, bütünüyle hayal gücüne dayalı bir iştir. Bu yüzden evrimciler tarafından fosil kalıntılarına dayanılarak yapılan rekonstrüksiyonlar, tamamen evrim ideolojisinin gereklerine uygun olarak tasarlanırlar. Harvard Üniversitesi antropologlarından David Pilbeam, "benim uğraştığım paleoantropoloji alanında daha önce edinilmiş izlenimlerden oluşmuş teori, daima gerçek verilere baskın çıkar" derken bu gerçeği vurgular. İnsanlar görsel yoldan daha kolay etkilendikleri için amaç onları, hayal gücüyle rekonstrüksiyonu yapılmış yaratıkların geçmişte gerçekten yaşadığına inandırabilmektir.

Burada bir noktaya dikkat etmek gerekir: Kemik kalıntılarına dayanılarak yapılan çalışmalarda sadece eldeki objenin çok genel özellikleri ortaya çıkarılabilir. Oysa asıl belirleyici ayrıntılar, zaman içinde kolayca yok olan yumuşak dokulardır. Evrime inanmış bir kimsenin bu yumuşak dokuları istediği gibi şekillendirip ortaya hayali bir yaratık çıkarması çok kolaydır. Harvard Üniversitesi'nden Earnst A. Hooten bu durumu şöyle açıklar:

Yumuşak kısımların tekrar inşası çok riskli bir girişimdir. Dudaklar, gözler, kulaklar ve burun gibi organların altlarındaki kemikle hiç bir bağlantıları yoktur. Örneğin bir Neandertal kafatasını aynı yorumla bir maymuna veya bir filozofa benzetebilirsiniz. Eski insanların kalıntılarına dayanarak yapılan canlandırmalar hemen hiç bir bilimsel değere sahip değillerdir ve toplumu yönlendirmek amacıyla kullanılır... Bu sebeple rekonstrüksiyonlara fazla güvenilmemelidir.

Evrimciler bu konuda o denli ileri gitmektedirler ki, aynı kafatasına birbirinden çok farklı yüzler yakıştırabilmektedirler. Australopithecus robustus (Zinjanthropus) adlı fosil için çizilen birbirinden tamamen farklı üç ayrı rekonstrüksiyon (altta), bunun ünlü bir örneğidir.

Fosillerin taraflı yorumlanması ya da hayali rekonstrüksiyonlar yapılması, evrimcilerin aldatmacaya ne denli yoğun biçimde başvurduklarını gösteren deliller arasında sayılabilirler. Ancak bunlar, evrim teorisinin tarihinde rastlanan bazı somut sahtekarlıklarla karşılaştırıldıklarında, yine de çok sıradan kalmaktadırlar.

Medyada ve akademik kaynaklarda sürekli olarak telkin edilen "maymun insan" imajını destekleyecek hiç bir somut fosil delili yoktur. Evrimciler, ellerine fırça alıp hayali yaratıklar çizerler, ama bu canlıların fosillerinin olmayışı, onlar için büyük bir sorundur. Bu sorunu "çözmek" için kullandıkları ilginç yöntemlerden biri ise, bulamadıkları fosilleri "üretmek" olmuştur. Bilim tarihinin en büyük skandalı olan Piltdown Adamı, işte bu yöntemin bir örneğidir.

Toplama Kemiklerle Oluşturulan "Sözde Ata": Piltdown Adamı


Ünlü bir doktor ve aynı zamanda da amatör bir paleontolog olan Charles Dawson, 1912 yılında, İngiltere'de Piltdown yakınlarındaki bir çukurda, bir çene kemiği ve bir kafatası parçası bulduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Çene kemiği maymun çenesine benzemesine rağmen, dişler ve kafatası insanınkilere benziyordu. Bu örneklere "Piltdown Adamı" adı verildi, 500 bin yıllık bir tarih biçildi ve çeşitli müzelerde insan evrimine kesin bir delil olarak sergilendi. 40 yılı aşkın bir süre, üzerine birçok bilimsel makaleler yazıldı, yorumlar ve çizimler yapıldı. Dünyanın farklı üniversitelerinden 500'ü aşkın akademisyen, Piltdown Adamı üzerine doktora tezi hazırladı.3 Ünlü Amerikalı paleoantropolog H. F. Osborn da 1935'te British Museum'u ziyaretinde, "doğa sürprizlerle dolu; bu, insanlığın tarih öncesi devirleri hakkında önemli bir buluş" diyordu.

1949'da ise British Museum'un paleontoloji bölümünden Kenneth Oakley yeni bir yaş belirleme metodu olan "flor testi" metodunu, eski bazı fosiller üzerinde denemek istedi. Bu yöntemle, Piltdown Adamı fosili üzerinde de bir deneme yapıldı. Sonuç çok şaşırtıcıydı. Yapılan testte Piltdown Adamı'nın çene kemiğinin hiç flor içermediği anlaşıldı. Bu, çene kemiğinin toprağın altında birkaç yıldan fazla kalmadığını gösteriyordu. Az miktarda flor içeren kafatası ise sadece birkaç bin yıllık olmalıydı.

Flor metoduna dayanılarak yapılan sonraki kronolojik araştırmalar, kafatasının ancak birkaç bin yıllık olduğunu ortaya çıkardı. Çene kemiğindeki dişlerin suni olarak aşındırıldığı, fosillerin yanında bulunan ilkel araçların ise çelik aletlerle yontulmuş adi birer taklit olduğu anlaşıldı. Weiner'in yaptığı detaylı analizlerle bu sahtekarlık 1953 yılında kesin olarak ortaya çıkarıldı. Kafatası 500 yıl yaşında bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş bir orangutana aitti! Dişler, insana ait olduğu izlenimini vermek için sonradan özel olarak eklenmiş ve sıralanmış, eklem yerleri de törpülenmişti. Daha sonra da bütün parçalar, eski görünmeleri için potasyum-dikromat ile lekelendirilmişti. Bu lekeler, kemikler aside batırıldığında kayboluyordu. Sahtekarlığı ortaya çıkaran ekipten Le Gros Clark "dişler üzerinde yıpranma izlenimini vermek için, yapay olarak oynanmış olduğu o kadar açık ki, nasıl olur da bu izler dikkatten kaçmış olabilir?" diyerek şaşkınlığını gizleyemiyordu.6 Tüm bunların üzerine "Piltdown Adamı", 40 yılı aşkın bir süredir sergilenmekte olduğu British Museum'dan alelacele çıkarıldı.

"Nebraska Adamı" Diye Tanıttıkları Diş, Bir Domuza Ait Çıktı!


1922'de, Amerikan Doğa Tarih Müzesi müdürü Henry Fairfield Osborn, Batı Nebraska'daki Yılan Deresi yakınlarında, Plieocen Dönemi'ne ait bir azı dişi fosili bulduğunu açıkladı. Bu diş, iddiaya göre, insan ve maymunların ortak özelliklerini taşımaktaydı. Çok geçmeden konuyla ilgili çok derin bilimsel tartışmalar başladı. Bazıları bu dişi Pithecanthropus erectus olarak yorumluyorlar, bazıları ise bunun insana daha yakın olduğunu söylüyorlardı. Büyük tartışmalar yaratan bu fosile "Nebraska Adamı" adı verildi. "Bilimsel" ismi de hemen üretildi: Hesperopithecus haroldcooki.

Birçok otorite Osborn'u destekledi. Bu tek dişe dayanılarak Nebraska Adamı'nın kafatası ve vücudunun rekonstrüksiyon resimleri çizildi. Hatta daha da ileri gidilerek Nebraska adamının, eşinin ve çocuklarının doğal ortamda ailece resimleri yayınlandı.

Bütün bu senaryolar tek bir dişten üretilmişti. Evrimci çevreler bu "hayalet adamı" o derece benimsediler ki, William Bryan isimli bir araştırmacı, tek bir azı dişine dayanılarak bu kadar peşin hükümle karar verilmesine karşı çıkınca, bütün şimşekleri üzerine çekti.

Ancak 1927'de iskeletin öbür parçaları da bulundu. Bulunan yeni parçalara göre bu diş ne maymuna ne de insana aitti. Dişin, Prosthennops cinsinden yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmiş bir türüne ait olduğu anlaşıldı. William Gregory, bu yanılgıyı duyurduğu Science dergisinde yayınladığı makalesine şöyle bir başlık atmıştı: "Görüldüğü kadarıyla Hesperopithecus ne maymun ne de insan." Sonuçta Hesperopithecus haroldcooki'nin ve "ailesi"nin tüm çizimleri alelacele literatürden çıkarıldı.

Ernst Haeckel'in Sahte Çizimleri


19. yüzyılın sonlarında Ernst Haeckel isimli evrimci bilim adamı "Bireyoluş Soyoluşun Tekrarıdır" (Ontogeny Recapitulates Phylogeny) olarak ifade edilen ve Rekapitülasyon teorisi olarak anılan bir teori ortaya attı.

Haeckel tarafından öne sürülen bu teori, canlı embriyolarının gelişim süreçleri sırasında, sözde atalarının geçirmiş oldukları evrimsel süreci tekrarladıklarını iddia ediyordu. Örneğin insan embriyosunun, anne karnındaki gelişimi sırasında önce balık, sonra sürüngen özellikleri gösterdiğini, en son olarak da insana dönüştüğünü öne sürüyordu.

Oysa ilerleyen yıllarda bu teorinin tamamen hayal ürünü bir senaryo olduğu ortaya çıkmıştır. İnsan embriyosunun ilk dönemlerinde ortaya çıktığı iddia edilen sözde "solungaçların", gerçekte insanın orta kulak kanalının, paratiroidlerinin ve timüs bezlerinin başlangıcı olduğu anlaşılmıştır. Embriyonun "yumurta sarısı kesesi"ne benzetilen kısmının da gerçekte bebek için kan üreten bir kese olduğu ortaya çıkmıştır. Haeckel'in ve onu izleyenlerin "kuyruk" olarak tanımladıkları kısım ise, insanın omurga kemiğidir ve sadece bacaklardan daha önce ortaya çıktığı için "kuyruk" gibi gözükmektedir.

Bunlar bilim dünyasında herkesin bildiği gerçeklerdir. Evrimciler de bunu kabul ederler. Neo-Darwinizm'in kurucularından George Gaylord Simpson, "Haeckel evrimsel gelişimi yanlış bir şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik gelişimlerinin geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin olarak biliniyor" diye yazar. American Scientist'te yayınlanan bir makalede ise şöyle denmektedir:


Biyogenetik yasası (Rekapitülasyon Teorisi) artık tamamen ölmüştür. 1950'li yıllarda ders kitaplarından çıkarıldı. Aslında bilimsel bir tartışma olarak 20'li yıllarda sonu gelmişti.

New Scientist dergisindeki 16 Ekim 1999 tarihli bir makalede ise şunlar yazılıdır:

Haeckel, teorisini "biyogenetik yasa" olarak adlandırdı ve bu düşünce kısa zamanda "rekapitülasyon" olarak popülerleşti. Gerçekte ise, Haeckel'in keskin yasasının yanlış olduğu yakın bir zaman sonra gösterildi. Örneğin, erken insan embriyosunun hiç bir zaman bir balık gibi solungaçları yoktur ve embriyo hiç bir zaman erişkin bir sürüngene ya da maymuna benzer evrelerden geçmez.

Bu konu ile ilgili asıl nokta ise, Ernst Haeckel'in aslında ortaya attığı teorisini desteklemek için çizim sahtekarlıkları yapmış olmasıdır. Haeckel, balık ve insan embriyolarını birbirine benzetebilmek için sahte çizimler yapmıştır. Bunun ortaya çıkmasından sonra yaptığı savunma ise, diğer evrimcilerin de benzeri sahtekarlıklar yaptığını belirtmekten başka bir şey değildir:

Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor.

Ünlü bilim dergisi Science da, 5 Eylül 1997 tarihli sayısında, Haeckel'in embriyo çizimlerinin bir sahtekarlık ürünü olduğunu açıklayan bir makale yayınlamıştır. "Haeckel'in Embriyoları: Sahtekarlık Yeniden Keşfedildi" başlıklı yazıda şöyle denmektedir:

Londra'daki St. George's Hospital Medical School'dan embriyolog Michael Richardson, '(Haeckel'in çizimlerinin) verdiği izlenim, yani embriyoların birbirine çok benzedikleri izlenimi yanlış' diyor... O ve arkadaşları Haeckel'in çizdiği türdeki ve yaştaki canlıların embriyolarını yeniden inceleyerek ve fotoğraflayarak kendi karşılaştırmalarını yapmışlar. Richardson, "Anatomy and Embryology" dergisine yazdığı makalede, 'embriyolar çoğu zaman şaşırtıcı derecede farklı görünüyorlar' diye not ediyor.

Haeckel'in, embriyoları benzer gösterebilmek için, bazı organları kasıtlı olarak çizimlerinden çıkardığını ya da hayali organlar eklediğini bildiren Science dergisi, yazının devamında şu bilgileri vermektedir:

Richardson ve ekibinin bildirdiğine göre, Haeckel sadece organlar eklemek ya da çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda farklı türleri birbirlerine benzer gösterebilmek için büyüklükleri ile oynamış, bazen embriyoları gerçek boyutlarından on kat farklı göstermiş. Dahası Haeckel farklılıkları gizleyebilmek için, türleri isimlendirmekten kaçınmış ve tek bir türü sanki bütün bir hayvan grubunun temsilcisi gibi göstermiş. Richardson ve ekibinin belirttiğine göre, gerçekte birbirlerine çok yakın olan balık türlerinin embriyolarında bile, görünümleri ve gelişim süreçleri açısından çok büyük farklılıklar bulunuyor. Richardson '(Haeckel'in çizimleri) biyolojideki en büyük sahtekarlıklardan biri haline geliyor' diyor.

Science'taki makalede, Haeckel'in bu konudaki itiraflarının bu yüzyılın başından itibaren her nasılsa, örtbas edildiği ve sahte çizimlerinin ders kitaplarında bilimsel gerçek gibi okutulmaya başlamasından da şöyle söz edilmektedir: "Haeckel'in itirafları, çizimlerinin 1901'de "Darwin and After Darwin" isimli bir kitapta kullanılmasından sonra ortadan kayboldu. Ve çizimler, İngilizce biyoloji ders kitaplarında geniş çaplı olarak çoğaltıldı."

Kısacası, Haeckel'in çizimlerinin bir sahtekarlık olduğu 1901 yılında ortaya çıkmış, ama tüm bilim dünyası bu çizimlerle bir asır boyunca aldatılmaya devam etmiştir.

Sonuç

Evrim teorisini desteklemek uğruna yapılan tüm bu bilimsel sahtekarlıklar ya da önyargılı değerlendirmeler, bu teorinin bilimsel bir açıklamadan ziyade, bir tür ideoloji olduğunu göstermektedir. Her ideolojinin olduğu gibi, bu ideolojinin de fanatik taraftarları vardır ve bunlar evrimi her ne pahasına olursa olsun ispatlama çabası içindedirler. Ya da teoriye o denli dogmatik bir biçimde bağlanmışlardır ki, ellerine geçen her bulguyu, evrimle hiç bir ilgisi olmasa da, teorinin büyük bir kanıtı olarak algılamaktadırlar. Bu kuşkusuz bilim adına üzücü bir tablodur; çünkü bilim dünyasının temelsiz bir dogma uğruna yanlış yönlendirildiğini gösterir.

İskandinav bilim adamı Søren Løvtrup ise Darwinism: The Refutation of a Myth adlı kitabında bu konuda şöyle demektedir:

Sanırım herkes, bir bilim dalının tamamının yanlış bir teoriye bağımlı hale gelmesinin çok büyük bir şanssızlık olacağını kabul edecektir. Ancak biyolojide yaşanan şey tam da budur: Uzun bir zamandır insanlar evrimsel konuları Darwinistik kavramlarla tartışıyor, "adaptasyon", "seleksiyon basıncı" ya da "doğal seleksiyon" gibi kavramlarla. Sonra da bu tartışmalarla doğal olayların açıklanmasına katkıda bulunduklarını sanıyorlar. Ama gerçekte hiç bir katkı sağlamıyorlar... İnanıyorum ki, Darwinizm efsanesi bir gün bilim tarihindeki en büyük aldanış olarak tanımlanacaktır
__________________
en iyi jilet budur!
dünyanın bütün meşhurları bunla traş oLuyor..
İngiltere Kralı,Rahmetli Başkan Kennedy, Nadya komanaci,
Taçsız Kral Pele,Bridget Bardott,Beckanbauer, kaleci Meier ve Fenerbahçeli Cemil
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #2 (Daim)  
Eski 14.09.06, 12:31
espriler - ait Avatar
Forum Kurdu
 
Üyelik Tarihi: 14.09.06
Şehir: İstanbul
Mesajlar: 527
Karizma Puanı: 119
espriler has a reputation beyond repute
espriler - MSN üzerinden Mesaj gönder
Ce: biLim tarihinin en büyük sahtekarLıgı ; Evrim..



Bir de Coelacanth balığı olayı vardır ki tam bir komedidir.Yüzgeç hareketlerinden dolayı bu balığın karaya çıkıp evrimleştiğini düşünen milyonlarca ahmak bu balığı canlı bulabilmek için yıllarca çabalıyor.İnsanların yürürken sağ bacaklarını ileriye attıklarında ters kollarını(sol) ileriye atmalarıyla benzerlik gösteren bu balık için basılan kitaplar ve dergiler yok satmaya başlıyor.Yıllar sonra bu balığa canlı olarak denizin çok altlarında rastlanıyor.Vücudundaki yağ oranı çok yüksek olan bu balık(Coelacanth) fazla enerji tüketmeden, suda asılı kalarak yüzüyor.Dolayısıyla bu balığın bırakın karaya çıkmasını, denizin derinliklerinden yukarı çıkmasına bile olanak yok.Ayrıca uzun yıllar önceki fosilleriyle arasında da hiçbir fark olmadığı ispatlanıyor

Yaşayan fosiller, evrim teorisinin “kademeli
gelişim iddiası”
nı son derece çarpıcı şekilde yalanlayan kanıtlardır. Bu fosillere “yaşayan fosil” ismi verilmesinin sebebi, yüz milyonlarca yıllık yaşlarına karşın, günümüzde yaşayan örnekleriyle tamamen aynı olmalarıdır. Karıncalardan ağaçlara, yarasalardan köpek balıklarına kadar çok çeşitli türlere ait yaşayan fosiller mevcuttur. Bu yaşayan fosillerden biri de evrimciler tarafından uzun yıllar ara-geçiş formu aldatmacasına sözde kanıt olarak kullanılan Coelacanth’tır.

Coelacanth Yanılgısı

Evrimcilere göre hayat ilk önce suda başladı ve iki milyon yıl boyunca da suda devam etti. Daha sonra bir gün sözde ilk gelişmiş hayvanlar olan balıklar, kendilerini karaya doğru atmaya başladılar ve nasıl olduysa yüzgeç yerine ayaklara, solungaç yerine de ciğerlere sahip oldular! Evrimciler, anatomik olarak imkansız olan bu değişimi destekleyebilmek içinse Coelacanthların fosil kayıtlarına sarıldılar.

“Canlıların sudan karaya geçişi” tezlerine delil arayan evrimci biyologlar, Coelacanthların fosillerinden yola çıkarak, akıldışı iddialar ortaya attılar. İlkel (tam işlev görmeyen) bir akciğer bulunduğunu ileri sürdüler. Bu, pek çok bilimsel kaynakta anlatılıyor, hatta Coelacanth’ı denizden karaya çıkarken gösteren çizimler yayınlanıyordu. 1938 yılına kadar birçok evrimci zoolog bu canlının, gövdesindeki iki adet çiftli yüzgeci kullanarak deniz tabanında yürüdüğünü ve deniz-kara hayvanları arasında bir geçiş formu olduğunu varsayıyordu. Evrimciler bu iddialarına dayanak olarak ellerinde bulunan Coelacanth fosillerinin yüzgeçlerindeki kemikli yapıları gösteriyorlardı.

Ancak 22 Aralık 1938’de Hint Okyanusu’nda yaşanan bir gelişme bu ara tür iddiasını tamamen çürüttü. Yetmiş milyon yıl önce soyu tükenmiş bir ara geçiş formu olarak tanıtılan Coelacanth ailesinin Latimeria türüne ait canlı bir üyesi, okyanusun açıklarında ele geçti! Kuşkusuz Coelacanth’ın “kanlı-canlı” bir örneğinin bulunması, evrimciler açısından büyük bir şoktu. Üstelik en az 70 milyon yıl önce ortadan kalktığı düşünülen bu canlı türü üzerinde yapılan incelemeler, Coelacanthların 400 milyon yıldır hiçbir değişikliğe uğramadıklarını gösteriyordu. İlerleyen yıllarda (başta 1939’te Chalumnea Nehri açıklarında ve Madagaskar kıyılarında, 1952 ve 1953’te Komor Adaları’nda olmak üzere) başka bölgelerde de sözde “nesli tükenmiş” 200’den fazla Coelacanth yakalandı.

Evrimci Çevrelerde Yankı Uyandıran Gelişme

Evrimcilerin yaşadıkları asıl büyük şok, balığın anatomisinin incelenmesiyle ortaya çıkan sonuçlardı. Çünkü Coelacanth’ın canlısı, evrimcilerin hayvanın fosiline dayanarak yaptıkları taraflı yorumların tümünü yalanlıyordu. Coelacanth, evrimcilerin iddialarının aksine karaya çıkmak üzere olan yarı balık yarı amfibiyen özellikleri gösteren bir canlı değildi. Hatta 180 m. derinliğin üzerine hemen hemen hiç çıkmayan bir dip balığı idi. Dahası, yaşayan Coelacanthlar ile 400 milyon yıllık fosil örnekleri arasında hiçbir fark yoktu. Canlı, hiçbir “evrim” geçirmemişti.

Bu balıkların yakalanmasıyla beraber evrimci bilim adamlarının o güne kadar hayali yorumlar yapmakta ne kadar ileri gidebilecekleri de anlaşılmış oldu. Coelacanthlar iddia edildiği gibi ne ilkel bir akciğere, ne de büyük bir beyne sahiptiler. Evrimci araştırmacıların ilkel akciğer olduğunu düşündükleri yapı, balığın vücudunda bulunan bir yağ kesesinden başka bir şey değildi. Ayrıca iddia edilenin tersine balık büyük bir beyin hacmine de sahip değildi, balığın büyük bir kafatası içinde ufak bir beyni vardı.

Bunun üzerine, Coelacanth’ın evrimci yayınlardaki popülaritesi bir anda yok oldu. Francis Hitching bu durumu şöyle açıklıyor:

Eski formlarından hiçbir farklılık sergilemeyen, doğal deniz ortamına tam adapte olmuş ve karaya çıkmaya hiç eğilim göstermeyen birkaç düzine Coelacanth ele geçirilince, bu tür, derhal ara-geçiş formu olarak gösterildiği ders kitaplarından çıkarıldı. (Jacques Millot, “The Coelacanth”, The Scientific American, Aralık 1955, Sayı 193, s. 39)

Böylece balıklar ve amfibiyenler arasındaki tek ciddi sayılabilecek ara form iddiası da “geçersiz” hale geldi.

”Yolda dinazora rastlasaydım daha çok şaşırmazdım.” Evrimci J.L.B. Smith (Ara geçiş fosili sayılıp, soyu tükendiği iddia edilen Coelacanth’ın bulunması üzerine bir evrimcinin ifadesi)

Geçen “400 Milyon Yıl”a Rağmen Değişmeyen Canlı

Coelacanth’ın 400 milyon yıl boyunca hiçbir değişim izi göstermemesi ve bu ilk yapısını 400 milyon yıllık dönemde meydana geldiği belirlenen kıta hareketlerine rağmen koruması, evrimcileri asılsız iddiaları karşısında tamamen çaresiz bırakmıştır. Focus dergisinde bu konuda şunlar yazılmaktadır:

Bilimsel verilere göre, günümüzden yaklaşık 250 milyon yıl önce, tüm kıtalar birleşikti. Pangea adı verilen bu büyük kara parçasını tek ve dev bir okyanus çevreliyordu. Yaklaşık 125 milyon yıl önce, kıtaların yer değiştirmesi sonucunda, Hint Okyanusu açıldı. Günümüzde, Coelacanthların doğal ortamlarının önemli bir parçasını oluşturan Hint Okyanusu’ndaki volkanik mağaralar da kıta hareketlerinin etkisiyle ortaya çıktı. İşte tüm bu verilerin ışığında önemli bir gerçek daha karşımıza çıkıyor. Yaklaşık 400 milyon yıldan beri var olan bu hayvanların, doğal ortamlarında meydana gelen bunca değişikliğe rağmen değişmediği gerçeği! (Focus, Nisan 2003)

Focus dergisinde vurgulandığı üzere tam 400 milyon yıllık dönemde Coelacanth’da hiçbir değişiklik yaşanmaması, canlılığın evrimle ortaya çıktığı ve canlılarda sürekli bir evrim olduğu tezini bir kez daha çürütmüştür . Dahası Coelacanth, evrim teorisinin hayali bir geçişle birbirine bağladığı deniz ve kara canlıları arasındaki derin uçurumu da ortaya çıkarmaktadır.

Darwinizm Artık Dünyayı Aldatamıyor

Yaşanan gelişmeler sonucunda Darwinist bilim adamları, artık sudan karaya çıkış hikayesi için Coelacanth isimli fosili kullanamamaktadır.

Canlısı bulunana kadar Darwinist propagandaya malzeme olan Coelacanthlar, Darwinistlerin 150 yıldır kendilerine yöntem olarak seçtikleri yanlış bilgilendirme ve sahtekarlık örneklerinden yalnızca biridir. Coelacanthla ilgili bu gelişmelerin gösterdiği gerçek, çok zengin, birbirinden tamamen farklı canlı türlerini yoktan var eden, yeryüzünü canlılık için elverişli kılan üstün bir güce, sonsuz bir ilme, yaratma gücüne sahip olan Yüce Allah’ın varlığının delillerinden sadece bir tanesidir. Bir ayette şöyle buyrulur:

“Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur; hepsi O’na “gönülden boyun eğmiş” bulunuyorlar. Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O’dur; bu O’na göre pek kolaydır…” (Rum Suresi, 26-27)

Tam 150 yıldır, evrim teorisinin doğru olduğunu gösteren tek bir delil dahi bulunmadı. Yapılan her bilimsel araştırma ya da kazı evrim teorisini daha da çıkmaza soktu. Ancak, Darwinistler bu darbelere rağmen boş durmadılar ve teorilerini gerçekçi gösterebilmek için sürekli yeni hikayeler buldular. Coelacanth balığı da bu hikayelerin kahramanlarından biriydi.

Evrimcilerin yıllarca ara geçiş formu olarak tanıttıkları Coelacanth, ilk olarak 1938 yılında Hint Okyanusu’nda canlı olarak bulunduğunda, ara geçiş canlısı olmadığı anlaşıldı. Balık, evrimcilerin iddia ettikleri gibi, denizden karaya çıkmaya hazırlık aşamasında olan bir canlı değildi. Aksine, oldukça derin sularda yaşıyordu. Yüzgeçlerinde ise evrimcilerin iddia ettikleri gibi ayaklara benzer hiçbir yapı bulunmamaktaydı.

Yıllarca balıklarla sürüngenler arasındaki ara geçiş formu olarak tanıtılan Coelacanth, 1938 yılında canlısının bulunmasıyla, evrimcilerin sözde deliller listesinden çıkartıldı.

Bu makale, İlmi Mercek Dergisi [Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ] (Temmuz 2005) 22. sayfada yayınlanmıştır.

Konu espriler tarafından (16.09.06 Saat 09:43 ) de değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #3 (Daim)  
Eski 14.09.06, 15:25
mustafa
Guest
 
Mesajlar: n/a
Ce: biLim tarihinin en büyük sahtekarLıgı ; Evrim..

bu da evrimcilerin malzemelerinden biri hatta eskiden biyoloji ders kitaplarında bile vardı

Archæopteryx


140 milyon yıl önce, Jurassic dönemde yaşayan ve daha sonra soyu tükenen bir kuş türüdür. Evrimciler, bu kuşu sözde dinozor atalarından ayrılan ve yeni uçmaya başlayan bir ara tür, yani sözde ’günümüz kuşlarının atası’ olarak göstermektedirler. Oysa Archæopteryx fosilleri üzerinde yapılan son incelemeler, bu varsayımın bilimsel bir temeli olmadığını göstermektedir. Bu canlı, iyi uçamayan bir ara geçiş formu değil, sadece günümüz kuşlarından farklı bazı özelliklere sahip, soyu tükenmiş bir kuş türüdür.
Archæopteryx’in gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun en önemli kanıtlarından bir tanesi de hayvanın tüylerinin yapısıdır. Archæopteryx'in günümüz kuşlarından farksız olan asimetrik tüy yapısı, canlının mükemmel olarak uçabildiğini göstermektedir. Ayrıca Archæopteryx'in tüylerinin ortaya çıkarmış olduğu bir başka gerçek, bu canlının sıcakkanlı oluşudur. Bilindiği gibi dinozorlar ve sürüngenler soğuk kanlı, yani vücut ısılarını kendileri üretmeyen, çevrenin vücut ısılarını etkilediği canlılardır. Kuşlarda bulunan tüylerin en önemli fonksiyonlarından bir tanesi ise vücut ısısını korumalarıdır. Archæopteryx'in tüylü olması, dinozorların aksine sıcak kanlı olduğunu, yani vücut ısısını korumaya ihtiyacı olan gerçek bir kuş olduğunu göstermektedir. Ayrıca Archæopteryx’in, kanatlarında pençe olan tek kuş olduğu iddia edilmektedir ancak bugün bir örneği Avustralya'da yaşayan Hoatzin kuşunun da aynı Archæopteryx'te olduğu gibi kanatlı pençeleri vardır ve yine Archæopteryx'te olduğu gibi küçük bir omurgayla uçmaktadır. Ve şu an yaşamaktadır.

Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #4 (Daim)  
Eski 16.09.06, 11:28
NuR - ait Avatar
NuR NuR isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Kıdemli Üye
 
Üyelik Tarihi: 15.07.06
Şehir: istanBuLL
Yaş: 23
Mesajlar: 1,323
Karizma Puanı: 205
NuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of light
NuR - ICQ üzerinden Mesaj gönder NuR - AİM üzerinden Mesaj gönder NuR - YAHOO üzeri ndenMesaj gönder
Thumbs down Ce: biLim tarihinin en büyük sahtekarLıgı ; Evrim..

Ota Benga
Darwin İnsanın Türeyişi adlı kitabıyla, insanın maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia ettikten sonra, bu senaryoyu destekleyecek fosil arayışı başladı. Ancak bazı evrimciler "yarı maymun-yarı insan" canlıların sadece fosil kayıtlarında değil, dünyanın farklı bölgelerinde canlı olarak da bulunabileceğine inanıyorlardı. 20. yüzyılın başlarında bu "canlı ara geçiş formu" arayışları bazı vahşetlere neden oldu. Bu vahşetlerden biri, "Ota Benga" adlı pigmenin hikayesiydi


Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?
(Secde Suresi, 4)





Ota Benga, 1904 yılında, Samuel Verner adlı evrimci bir araştırmacı tarafından Kongo'da yakalanmıştı. Adı, kendi dilinde "dost" anlamına gelen yerli, evli ve iki çocuk babasıydı. Ama bir hayvan gibi zincirlendi, kafese kondu ve ABD'ye götürüldü. Buradaki evrimci bilim adamları, St. Louis Dünya Fuarı'nda onu çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak "insana en yakın ara geçiş formu" olarak teşhir ettiler. İki yıl sonra ise New York'taki Bronx Hayvanat Bahçesi'ne götürdüler ve birkaç şempanze, Dinah adı verilen bir goril ve Dohung adı verilen bir orangutan ile birlikte "insanın eski ataları" adı altında sergilediler. Hayvanat bahçesinin evrimci müdürü Dr. William T. Hornaday, bu nadide "ara geçiş formu"na sahip olmanın kendisine verdiği gurur hakkında uzun konuşmalar yapmış, ziyaretçiler de kafese konan Ota Benga'ya sıradan bir hayvan gibi davranmışlardı. Ota Benga, sonunda maruz kaldığı uygulamaya dayanamayarak intihar etti.
__________________
en iyi jilet budur!
dünyanın bütün meşhurları bunla traş oLuyor..
İngiltere Kralı,Rahmetli Başkan Kennedy, Nadya komanaci,
Taçsız Kral Pele,Bridget Bardott,Beckanbauer, kaleci Meier ve Fenerbahçeli Cemil
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #5 (Daim)  
Eski 16.09.06, 11:34
espriler - ait Avatar
Forum Kurdu
 
Üyelik Tarihi: 14.09.06
Şehir: İstanbul
Mesajlar: 527
Karizma Puanı: 119
espriler has a reputation beyond repute
espriler - MSN üzerinden Mesaj gönder
Ce: biLim tarihinin en büyük sahtekarLıgı ; Evrim..

Öjeni vahşeti

Öjeni kuramının günümüzdeki yansıması toplumdaki özürlü insanlara karşı olan tavırlardır. Sağda, özürlü olduğu için toplum tarafından dışlanmış hatta elleri bağlı bir şekilde tutulan çocuğun resmi görülüyor.
20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplayan öjeni teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının "ıslah edilmesi" anlamına geliyordu. Öjeni teorisine göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da ıslah edilebilirdi.
Öjeni kuramını ortaya atan kişiler, Darwinistler'di. İngiltere'deki öjeni akımının başını, Charles Darwin'in kuzeni Francis Galton ve oğlu Leonard Darwin çekiyordu. Bu bakımdan öjeni fikri, Darwinizm'in doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. Nitekim öjeni kavramını savunan yayınlarda bu gerçek özellikle vurgulanıyor, "Öjeni, insanın kendi evrimini kendisinin yönlendirmesidir" deniyordu.
K. Ludmerer'in belirttiğine göre, öjeni fikri Platon'un Devlet adlı ünlü eseri kadar eskiydi. Ancak Ludmerer, 19. yüzyılda bu fikre olan ilginin artmasının nedeninin Darwinizm olduğunu belirtir:
... modern öjenik düşünce yalnızca 19. yüzyılda uyandı. Bu yüzyıl sırasında öjeniye ilginin oluşmasının bir kaç nedeni vardır. En önemli neden ise evrim teorisidir. Öjeni terimini de keşfeden Francis Galton, fikirlerini kuzeni Charles Darwin'in doktrinine dayandırıyordu.[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ]
Almanya'da ırkçı bilim adamları Darwinizm'in ve öjeni fikrinin gelişmesinden itibaren, "istenmeyen üyelerin öldürülmesi" gerektiğini açıkça savunmaya başlamışlardı. Bu bilim adamlarından Adolf Jost, 1895'de yayımladığı Das Recht auf den Tod (Ölme Hakkı) isimli kitabında istenmeyen insanları tıbbi olarak öldürmeye çağırıyordu. Jost, "sosyal organizmanın sağlığı için devletin bireyleri öldürme sorumluluğunu alması gerektiğini" iddia ediyordu. Adolf Jost, yaklaşık 30 yıl sonra siyaset sahnesinde boy gösterecek olan Adolf Hitler'in akıl hocasıydı. Hitler de "Devlet yalnızca sağlıklı çocukların olmasını sağlamalı. Görülür şekilde hasta olanların ve salgın hastalık taşıyanların uygun olmadığı ilan edilmeli" diyordu.[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ]

Adolf Hitler iktidara geldikten sonra resmi öjeni politikası başlattı. Hitler'in politikasının gereği olarak Alman toplumu içindeki akıl hastaları, sakatlar, doğuştan körler ve kalıtsal hastalıklara sahip olanlar, Hitler'den gelen gizli talimata dayanılarak öldürülmeye başlandı.
Hitler iktidara geldikten kısa bir süre sonra, resmi bir öjeni politikası başlattı. Hitler'in bu yeni politikasını şu cümleleri özetliyordu:
Devlet için zihin ve beden eğitiminin önemli bir yeri vardır, ancak insan seçimi de en az bunun kadar önemlidir. Devletin, genetik olarak hastalıklı veya alenen hasta olan bireylerin üreme için uygun olmadıklarını deklare etme sorumluluğu vardır... Ve bu sorumluluğu hiçbir anlayış göstermeden ve başkalarının da anlamalarını beklemeden acımasızca uygulamalıdır... 600 yıllık bir zaman dilimi boyunca vücudu sakat olan veya fiziksel olarak hasta olan kimselerin üremesini durdurmak... insan sağlığında bugün elde edilemeyen bir gelişim sağlayacaktır. Eğer ırkın en sağlıklı olan üyeleri planlı bir şekilde ürerlerse sonuçta bugün hala taşıdığımız hem ruhsal hem de bedensel açıdan bozuk tohumların olmadığı... bir ırk oluşacaktır.[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ]
Hitler'in bu politikasının gereği olarak Alman toplumu içindeki akıl hastaları, sakatlar, doğuştan körler ve kalıtsal hastalıklara sahip olanlar, özel "sterilizasyon merkezleri"nde toplandılar. Bu kişilere, Alman ırkının saflığını ve evrimsel ilerleyişini bozan parazitler olarak bakılıyordu. Nitekim bir süre sonra toplumdan soyutlanan bu insanlar, Hitler'den gelen gizli bir talimata dayanılarak öldürülmeye başlandı.
1933 yılında çıkartılan bir yasa ile 350 bin akıl hastası, 30 bin çingene ve yüzlerce zenci çocuk, hadım etme, x ışınları, enjeksiyon, genital bölgeye elektrik verilmesi gibi yöntemlerle kısırlaştırıldılar. Bir Nazi subayı, "Nasyonal sosyalizm uygulamalı biyolojiden başka bir şey değildir." diyordu.[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ]
Hitler masum insanlara yönelik bu cinayetlerle ve acımasız uygulamalarla Alman ırkının sözde evrimini hızlandırmaya çalışırken, bir yandan da öjeninin bir diğer şartını yerine getiriyordu. Alman ırkını temsil ettiği kabul edilen sarışın mavi gözlü genç erkek ve kadınlar, ilişki kurup çocuk yapmaya teşvik ediliyorlardı. 1935 yılında bu amaçla özel üreme çiftlikleri kuruldu. Irk kriterlerine uygun genç kızların yerleştirildiği bu çiftlikler, sürekli olarak SS birlikleri tarafından ziyaret ediliyordu. Çiftliklerde doğan gayrimeşru çocuklar, kurulması hedeflenen bin yıllık Alman krallığının askerleri olarak yetiştirilecekti.

ÖJENİ TEORİSİNE GÖRE KATLEDİLEN ÖZÜRLÜLER
Darwin'in kuzeni Francis Galton tarafından geliştirilen öjeni teorisine göre bir toplumdaki sakatların ve hastaların çoğalması önlenmeli, sağlıklı nesiller olşturulmalıydı.
Darwinizm'in Almanya'daki en güçlü savunucusu Ernst Haeckel ise bu fikri daha da ileri götürdü ve özürlülerin zehirlenerek öldürülmeleri için bir komisyon kurulmasını savundu. Haeckel'in fikirleri Naziler tarafından uygulandı. Bu sayfadaki görüntüler, Naziler tarafından katledilmiş özürlü insanlara aittir.
__________________


FENERBAHÇE Spor Kulübü Tüzüğü

Madde 2:
Kulübün takip ettiği amaç ve gaye; memlekette bedeni ve fikri terbiyenin yayılmasına çalışmak ve
vatan gençlerini; vatanın korunmasına, zorluklara ve askeri seferberliklere alıştırmaktır.


Madde 3:
Kulüp, özellikle askeri beden eğitimlerin yapımı ve milli oyunların yaygınlaştırılması ve disiplinli bir halde geliştirilmesiyle uğraşacak,
ve kaybolan tecrübelerin kazanılmasına uygun “amatör şubeler” kurulması ve açılmasına çalışacaktır.



Konu espriler tarafından (16.09.06 Saat 11:36 ) de değiştirilmiştir..
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #6 (Daim)  
Eski 16.09.06, 11:48
DeliTürK
Guest
 
Mesajlar: n/a
Ce: biLim tarihinin en büyük sahtekarLıgı ; Evrim..

Konu Sabitlenmiştir....
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #7 (Daim)  
Eski 16.09.06, 12:08
NuR - ait Avatar
NuR NuR isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Kıdemli Üye
 
Üyelik Tarihi: 15.07.06
Şehir: istanBuLL
Yaş: 23
Mesajlar: 1,323
Karizma Puanı: 205
NuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of light
NuR - ICQ üzerinden Mesaj gönder NuR - AİM üzerinden Mesaj gönder NuR - YAHOO üzeri ndenMesaj gönder
Ce: BiLim Tarihinin En Büyük SahtekarLıgı ; Evrim..

DARWINİZM VE PAGAN "EVRİM" HURAFESİNİN CANLANMASIPagan dünyasına ait olan, ancak 18. ve 19. yüzyılda yeniden Avrupa'ya taşınan batıl inançların biri, tüm canlıların tesadüfler sonucunda ve birbirinden türeyerek oluştuklarını öne süren "evrim teorisi"ydi.
"Canlılar ve insan nasıl var oldu?"



paganlar, bu soruya "evrim" diye cevap vermişlerdi. İlk kez eski Sümer yazıtlarında rastlanan evrim kavramı, asıl olarak eski Yunan'da şekillendi. Thales, Anaksimenderes ve Empedokles gibi pagan felsefeciler, canlı varlıkların yani insan, hayvan ve bitkilerin hava, ateş ya da su gibi cansız maddelerden kendiliğinden oluştuklarını iddia ettiler. Bu teorilerine göre ilk canlılar suda ve birdenbire, kendiliğinden ortaya çıkmış, bazı hayvanlar zaman içinde suyu terk etmiş ve karaya uyum sağlamışlardı. Thales uzun süre Mısır'da bulunmuştu. Mısır'da ise "canlıların kendiliğinden çamurdan oluştuğu" hurafesi yaygındı. Mısırlılar Nil nehri çekildiğinde ortalığa yayılan kurbağaların bu şekilde oluştuğunu sanıyorlardı.

Thales de bu hurafeyi kabul etmiş ve üzerine birtakım mantık yürütmeler yaparak tüm canlıların kendiliğinden oluşabildiğini ileri sürmüştü. Thales bu iddiaları ileri sürerken, deneye veya gözleme değil, sadece mantık yürütmeye dayanıyordu. Eski Yunan'daki diğer evrimci filozoflar da aynı yöntemi izlediler.

Thales'in bir öğrencisi olan Anaksimenderes, evrim teorisini geliştirdi. Onun batı düşünce hayatına soktuğu iki büyük maddeci anlayış vardır. Bunlardan birincisi evrenin sonsuzdan gelip, sonsuza gittiği, ikincisi ise Thales döneminde yavaş yavaş şekillenmeye başlayan canlıların birbirlerinden evrimleştikleri fikridir. Hatta "Doğa" ismini taşıyan klasik şiiri, evrim teorisinin anlatıldığı ilk yazılı eserdir. Anaksimenderes bu şiirinde hayvanların, güneş ışığıyla buharlaşan bir balçıktan meydana geldiğini yazmıştı. İlk hayvanların dikenli ve pullu kabuklara sahip olduğunu ve denizlerde yaşadığını düşünmüştü. Bu balığa benzeyen yaratıklar daha sonra değişim geçirmiş, karaya geçmiş, pullu kabuklarını dökmüş ve insana dönüşmüştü.[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ] Anaksimenderes'in evrim teorisine nasıl bir temel oluşturduğu ise felsefe kitaplarında şu şekilde tarif edilir:



İşte-böyle; şüphesiz Allah, O, Hak olandır ve şüphesiz O'nun dışında taptıkları ise, batıldır.
Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür.

(Lokman Suresi, 30)


… Başlangıçta tüm yaratıklar, suda yaşayan varlıklardı. Sonradan suların çekilmesi, kara parçalarının oluşması ile bu sularda yaşayan yaratıklar karada yaşayan canlılar biçiminde değişim geçirdi. Bu teori, evrim teorisinin ilki ya da başlangıcı sayılabilir

Kısacası Darwinizm'in iki temel unsurundan biri, yani canlıların tesadüflerle birbirlerinden türedikleri varsayımı, doğrudan pagan felsefesinin ürettiği bir iddiaydı. Darwin'in teorisinin ikinci önemli unsuru olan "yaşam mücadelesi" kavramı da yine pagan bir inanıştır. Doğadaki canlılar arasında bir yaşam savaşı olduğu tezini ilk öne sürenler Yunan felsefecilerdir.
Pagan düşünürler tarafından, deneye ve gözleme değil, soyut akıl yürütmeye dayanılarak ortaya atılan evrim fikri, 18. yüzyıl Avrupası'nda yeniden yankı bulmuştur. Pagan düşüncesindeki evrim fikri, "Büyük Varoluş Zinciri" olarak tanımlanmış ve evrim teorisinin ilk öncüleri olan Benoit de Maillet, Pierre de Maupertuis, Comte de Buffon ve Jean Baptiste Lamarck gibi Fransız bilim adamları bu kavramdan etkilenmişlerdir. Buffon, Histoire Naturelle adlı kitabının hemen başında, kendisini "Büyük Varoluş Zinciri doktrininin yorumlayıcısı" olarak tanımlamaktadır. Buffon'dan Lamarck'a geçen evrimci anlayış, ondan da Charles Darwin'e miras kalmıştır.





Charles Darwin'in dedesi olan Erasmus Darwin de pagan inançlara sahip bir evrimciydi. Erasmus Darwin, İskoçya Edinburgh'daki ünlü Canongate Kilwining mason locasının üstadlarından biriydi. Dahası, Fransa'daki Jakobenlerle ve din düşmanlığını bir numaralı görev haline getiren masonik İlüminati örgütüyle de yakın bağlantısı vardı. Kurduğu sekiz dönümlük botanik bahçede yaptığı araştırmalarla Darwinizm'e temel teşkil edecek mantıkları geliştirmiş ve bunları The Temple of Nature (Doğa Tapınağı) ve Zoonomia adlı kitaplarında toplamıştı. Erasmus Darwin'in kitabına isim olarak kullandığı "Doğa Tapınağı" kavramı, gerçekte sahip olduğu pagan inancın bir ifadesiydi: Doğanın yaratıcı bir güce sahip olduğuna inanan eski pagan inançların bir tekrarıydı bu

DARWINİZM'İN FAŞİZME OLUŞTURDUĞU ZEMİN

Sümer ve Yunan paganlarından miras kalan "Evrim" efsanesi, Charles Darwin'in 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabıyla Batı dünyasının gündemine geldi. Darwin, bununla ve daha sonra yayınlanacak olan İnsanın Türeyişi isimli kitabıyla, Hıristiyanlıkla birlikte Avrupa'dan silinmiş olan bazı pagan kavramları yeniden gündeme getiriyordu. Hem de bunları "bilim" kılıfı içinde meşrulaştırıyordu. Darwinizm'in meşrulaştırdığı -ve sonradan faşizmin doğuşuna zemin hazırlayacak olan- pagan kavramlar, şöyle sıralanabilir:

1) Darwinizm, ırkçılığa meşruiyet kazandırıyordu: Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabının alt başlığında şöyle yazmıştı: "Doğal Seleksiyon ve Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla". Darwin, bu ifadeyle, doğadaki bazı ırkların diğerlerine göre "kayırılmış", yani üstün olduğunu iddia ediyordu. Bu iddiasının insan ırklarına bakan yönünü İnsanın Türeyişi adlı kitabında açıkladı: Avrupalı Beyaz ırkların, zenciler, Asyalılar, Türkler gibi ırklara göre üstün olduğunu ve onları köleleştirebileceklerini ileri sürdü.


2) Darwinizm, kan dökücülüğe meşruiyet kazandırıyordu: Darwin, yine kitabının altbaşlığından da anlaşıldığı gibi, doğada ölesiye bir "yaşam mücadelesi" olduğunu ileri sürmüştü. Bu yaşam mücadelesinin hem ırklar hem de bireyler arasında yaşandığını, bunun ölesiye bir mücadele olduğunu, her ırkın veya bireyin kendi çıkarları için diğerlerini saf dışı etmesinin çok doğal olduğunu iddia etmişti. Kısacası Darwin, Hıristiyanlıkla birlikte Avrupa'ya hakim olan yardımlaşma, fedakarlık ve kanaatkarlık kavramları yerine, tek kuralın şiddet ve çatışma olduğu bir "arena" tarif etmiş ve bunu savunmuştu. Pagan dünyaya (Roma İmparatorluğu'na) ait bir vahşet sergisi olan "arena", Darwinizm'le birlikte yeniden dirilmiş oluyordu.



3) Darwinizm, insanların biyolojik ıslahı (öjeni) kavramını yeniden gündeme getiriyordu: Sparta'da uygulanan ve Platon'un "savaşçı-sporcularımız... bekçi köpekleri gibi uyanık olmalıdırlar" diyerek savunduğu ırk ıslahı (öjeni) kavramı, Darwinizm'le birlikte yeniden Batı dünyasının gündemine geliyordu. Darwin, Türlerin Kökeni'nde bölümler boyunca "hayvan ırklarının ıslahı"ndan söz etmiş, İnsanın Türeyişi adlı kitabında ise insanların da bir hayvan türü olduğunu savunmuştu. Nitekim kısa süre sonra Darwin'in kuzeni Francis Galton, amcasının bu iddialarını bir adım ileri götürecek ve çağdaş öjeni teorisini ortaya atacaktı. (Öjeniyi resmi politika olarak uygulayan ilk devlet ise Nazi Almanyası olacaktı.)

Görüldüğü gibi, Darwin'in teorisi, ilk başta sadece biyoloji bilimini ilgilendiren bir kuram gibi gözükse de, doğrudan yepyeni bir sosyal ve siyasi anlayışın temelini oluşturuyordu. Nitekim bu gerçek kısa zamanda belirginleşti ve Darwinizm'in kurduğu bu yeni anlayışa "Sosyal Darwinizm" adı verildi. Ve Sosyal Darwinizm, bugün pek çok tarihçinin kabul ettiği gibi, faşizmin ve Nazi ideolojisinin en önemli dayanağını oluşturdu.
Darwinizm'in savaşı ve çatışmacılığı meşru gibi gösteren etkisi, Amerikalı tarihçi Paul Crook'un Cambridge Üniversitesi basımı olan Darwinism, War and History: The Debate over the Biology of War from the `Origin of Species' to the First World War (Darwinizm, Savaş ve Tarih: "Türlerin Kökeni"nden I. Dünya Savaşı'na Kadar Savaşın Biyolojisi Üzerindeki Tartışma) adlı kitabında çok ayrıntılı olarak analiz edilmektedir. Crook'un belirttiğine göre, Darwinizm, savaşı "biyolojik bir gereklilik" olarak göstererek, gerek I. Dünya Savaşı'nın gerekse çeşitli savaşçı faşist akımların fikri temelini oluşturmuştur. Crook şöyle yazmaktadır: ... Darwinist doktrinler gücü, statüyü, elitizmi, saldırı ve zorbalığı onayladı. Kültürler, cinsiyetler, sınıflar ve ırklar arasındaki farklılıklar, insanın ayıklanma mücadelesinde sabit biyolojik ayrımlara indirgendi. Darwin'in savaş modeli, savaşları ve emperyalist mücadeleyi "biyolojik bir gereklilik" olarak göstererek askeri ve ırkçı uygulamaları haklı çıkardı



Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin.
Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
(Bakara Suresi, 208)



... (Darwinizm sonucunda) Savaş mantıklı hale getirildi... Frederick Wertham'ın ileri sürdüğü gibi eğer vahşet bütün insanların tabiatında varsa ve eğer hepimiz suçluysak, o zaman hiç kimse suçlu değildi... I. Dünya Savaşı, neo-Darwinist genetikte ve içgüdü teorisinde yeni bir terimle şifrelenen hayvansallık efsanesinin son haklılığı olarak tasvir edilebilir.[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ]
Darwin Thomas Hobbes'in deyimi olan "savaşın tabiatı" kelimesini büyük kitabı "Doğal Seleksiyon"da bölüm başlığı olarak kullanmayı düşünmüştü..."Darwin, doğadaki organizmaların yaşamını temsil eden son derece dramatik bir lisan kullanarak, savaşlarla, başarılarla, kıtlıklarla, yokluklarla ve yıkımlarla dolu bir yaşam mücadelesi olduğu imajını yarattı –Türlerin Kökeni'ni tamamen dolduran bir imaj.[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ] Crook'un da ifade ettiği gibi Darwin, "Türlerin Kökeni"ni çatışma ve savaş olarak göstermiş ve insanların da hayvanlardan türemiş bir "tür" olduğunu ileri sürmüştü. Bu aldatmaca, savaş çığırtkanlığının, kan dökme ideolojisinin, kısacası faşizmin çığ gibi büyümesine neden olacaktı.
__________________
en iyi jilet budur!
dünyanın bütün meşhurları bunla traş oLuyor..
İngiltere Kralı,Rahmetli Başkan Kennedy, Nadya komanaci,
Taçsız Kral Pele,Bridget Bardott,Beckanbauer, kaleci Meier ve Fenerbahçeli Cemil
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #8 (Daim)  
Eski 16.09.06, 12:19
NuR - ait Avatar
NuR NuR isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Kıdemli Üye
 
Üyelik Tarihi: 15.07.06
Şehir: istanBuLL
Yaş: 23
Mesajlar: 1,323
Karizma Puanı: 205
NuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of light
NuR - ICQ üzerinden Mesaj gönder NuR - AİM üzerinden Mesaj gönder NuR - YAHOO üzeri ndenMesaj gönder
Ce: BiLim Tarihinin En Büyük SahtekarLıgı ; Evrim..

FRIEDRICH NIETZSCHE: VAHŞETİ ÖVEN HASTALIKLI BEYİN
Darwinizm'in getirdiği neo-pagan anlayışı benimseyen, yorumlayan ve bu yolla faşizmin temellerini kuran çok önemli bir 19. yüzyıl düşünürü daha vardır: Alman filozof Friedrich Nietzsche.



FANATİK DİN DÜŞMANI NIETZSCHE
Nietzsche, Darwinizm'in getirdiği neo-pagan anlayışı benimsemiş ve faşizmin fikri temellerini atmıştır. Koyu bir din düşmanı olan Nietzsche'nin, Anti-Christ (Deccal) ve Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitaplarında, İlahi dinlere düşmanlık ve paganizme özlem son derece belirgindir


1844'de Leipzig yakınlarındaki bir Alman köyünde doğmuş ve genç yaşta Yunanca öğrenerek Yunan kültürüne merak sarmıştı. 1868 yılında İsviçre'nin Basel kentinde felsefe öğretmenliğine başladı. Nietzsche, Hıristiyanlıktan ve İslam, Yahudilik gibi diğer İlahi dinlerden nefret ediyor ve Eski Yunan'ın pagan kültürüne hayranlık duyuyordu. Basel'de dönemin ünlü bestecisi Wagner ile yakın dost haline geldi. "Tanrıların Alacakaranlığı" (Die Gotterdammerung) adlı bestesiyle ünlenmiş olan Wagner de yine pagan kültürüne hayran, İlahi dinlere düşman olan bir Alman ırkçısıydı. (Hitler dönemi boyunca Wagner, Almanya'nın en büyük kültürel dehası kabul edilecekti.)


Nietzsche'nin kitaplarının yayıncısı Peter Gast, onu "dünyadaki en fanatik ateistlerden ve Hıristiyanlık düşmanlarından biri" olarak tanımlamıştı.[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ] Nietzsche'nin en ünlü kitaplarından birisinin isminin Deccal (Anti-Christ) olması, onun dine olan nefretinin bir diğer ifadesiydi. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabıyla da, İlahi dinlerin dışında kalan bir ahlak anlayışı kurmaya çalışmıştı. Nietzsche'nin hayat hikayesini kaleme alan tarihçi H. F. Peters'ın ifadesiyle, Nietzsche'nin felsefesi Roma ve Yunan paganizmine dayanmaktaydı ve "dünyayı değiştirecek yeni bir Sezar bulma" arayışının sonucuydu.

Nietzsche özellikle Hıristiyanlık, İslam ve Yahudilik'te ortak olan ahlak anlayışına büyük bir nefret duyuyordu. Nietzsche'ye göre bu ahlakın temeli olan şefkat, merhamet, tevazu, sevgi gibi kavramlar terk edilmeli ve bunun yerine savaşçılığı, acımasızlığı kabul eden sözde "üstün insan ahlakı" gelişmeliydi. "Sert olun ve acıma hissini unutun" diye yazıyordu Nietzsche, "çünkü kötülük insanın en büyük gücüdür." Nietzsche aynı zamanda ırkçıydı. İnsanların bir kısmının "üstün insan" (Übermensch) olduğunu, diğerlerinin bunlara hizmet ve itaatle sorumlu olduğunu savunuyordu. Dahası bu sözde "üstün insanların" kuracağı aristokratik bir dünya düzenini savunuyordu. Nietzsche'nin bu teorisi, Hitler'in orduları tarafından 1939 yılında -II. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla- uygulamaya konacaktı


İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir.
Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.
(Bakara Suresi, 171)







Nietzsche'nin bu iki özelliği, yani ırkçılığı ve şiddete olan eğilimi, dikkat edilirse Darwinizm'le büyük bir uyum göstermektedir. Nitekim Nietzsche felsefesini geliştirirken Darwin'den büyük ölçüde etkilenmiştir. Öncelikle Darwin'in insan ırkları arasında yaptığı ayrım, Nietzsche'nin "üstün insan-aşağı insan" tanımına uymuştur. Dahası Nietzsche, dine karşı duyduğu nefreti de, Darwinizm'in ateizmiyle birleştirmiştir.


Darwinist yazar Daniel C. Dennet, Darwin's Dangerous Idea adlı kitabında Darwin'in Nietzsche üzerindeki etkisini şöyle ifade eder: "Friedrich Nietzsche Darwin'de çok kozmik bir mesaj bulmuştur... Eğer Nietzsche egzistansiyalizmin babası ise, o zaman belki Darwin de bu felsefenin büyük babası sıfatını hak etmektedir."[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ] Dennet, kitabında Darwin'in ve Nietzsche'nin fikirlerinin çok paralel olduğunu detaylı olarak anlatmakta, Nietzsche'nin bazı yazılarında Darwin'i eleştirir gibi görünmesine rağmen, gerçekte Darwinist düşünceyi aynen benimsediğine dair pek çok örnek vermektedir. Nietzsche'nin ölümünden sonra felsefesini savunan ve onu temsil eden en önemli kişi kızkardeşi Elisabeth Nietzsche olmuştur. Elisabeth Nietzsche, Hitler Almanyası'nda Nazi ideolojisinin önemli bir savunucusu olarak sivrilmiş ve kardeşinin ileri sürdüğü "üstün insan" modelinin Hitler tarafından gerçekleştirildiğini ilan etmiştir.

NAZİLERİN DOĞU AVRUPA KATLİAMLARI




Hitler'in SS birlikleri Doğu Avrupa'da korkunç bir katliam yapmıştı. Tarihçi George Lichtheim, Doğu Avrupa katliamlarında Hitler'in ilham kaynağının Nietzsche olduğunu söyler



Nietzsche'nin Nazi ideolojisi üzerindeki büyük etkisi, pek çok tarihçi tarafından vurgulanan somut bir gerçektir. Tarihçi W. Cleon Skousen, "Hitler'in Kavgam adlı kitabını yazması, sanki Nietzsche'nin mezarından konuşması gibi olmuştur" der.[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ] Bir diğer tarihçi George Lichtheim ise şöyle yazmaktadır: "Nietzsche olmadan, Hitler'in SS birliklerinin Doğu Avrupa'da yürüttükleri katliamları yürütecek ilhama sahip olamayacaklarını söylemek hiç de abartı değildir."




Tarihçi H. F. Peters'ın tanımıyla, "Nietzsche faşizmin babasıdır".[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ] Nazi ideoloğu Alfred Rosenberg 20. Yüzyılın Efsanesi adlı kitabında Nietzsche'ye olan övgülerini dile getirmiştir. Naziler'in gençlik kolu niteliğindeki "Hitler Gençliği" (Hitlerjugend) örgütü, Nietzsche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabını adeta "kutsal kitap" olarak benimsemiştir. Adolf Hitler Nietzsche'nin anısına özel bir anıt diktirmiş, dahası bunun yanında "Alman gençliğinin Nietzsche'nin üstün ırk doktrinini öğrenebilecekleri bir eğitim merkezi ve kütüphane"nin temelini atmıştır.[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ] "Friedrich Nietzsche zum Gedächniserbau" (Friedrich Nietzsche Anıtsal Binası) Hitler tarafından Ağustos 1938'de açılmıştır.


Nietzsche'nin etkisi sadece Alman faşizmi ile sınırlı kalmamış, faşizmin anavatanı İtalya'da da büyük olmuştur. İtalya'nın faşist diktatörü Mussolini'nin fikir babası sayılan Gabriele D'Annunzio, Nietzsche felsefesinden büyük ölçüde etkilenmiştir,[Sadece kayıtlı Üyelerimiz Linkleri görebilir. ] Mussolini'nin de konuşmalarında Nietzsche'ye atıflar yaptığı ve onun kitaplarından etkilendiği, tarihçiler tarafından not edilmektedir.

Nietzsche'nin fikir babalığını yaptığı faşizmin 20. yüzyılda insanlığa getirdiği felaketler, bu Alman filozofun Darwinist düşüncelerinin ne denli yanlış olduğunu gösteren tarihi bir kanıt olmuştur. Allah'ın insanlara vahiy yoluyla öğrettiği üstün ahlaka karşı çıkan, bunun yerine putperest toplumların kan dökücü, zalim kültürüne özenerek bunu modern çağa taşımayı hedefleyen, Darwin'in insanları hayvan olarak gören, onları üstün ırk-aşağı ırk diye sınıflandıran fikirlerini insanlara telkin eden Nietzsche, dinsizliğin insanları ve toplumları sürükleyeceği karanlık dünyayı en iyi şekilde temsil etmektedir. Nietzsche'nin yaşamı da bu yönden ibret vericidir. 44 yaşında iken bir akıl hastalığına yakalanmış ve giderek artan hastalık sonucunda tamamen delirerek ölmüştür. 1902 yılında P. J. Mobius adlı bir doktor, insanlara "Nietzsche konusunda dikkatli olmala gerektiğini, çünkü fikirlerinin hastalıklı bir beynin ürünü olduğunu" duyurmuştur. Ama Almanlar bu hastalıklı beynin hastalıklı felsefesine itibar etmişler ve bu da Nazi Almanyası'nı doğurmuştur.




Nietzsche'nin akıl hastalığının frengiden kaynaklandığı ve buna da Cenova'daki bir eşcinsel genelevinde yakalandığı tahmin edilmektedir. Nietzsche'nin özel hayatı, en az felsefesi kadar karanlık ve hastalıklıdır.
Sonu da tarih boyunca yaşamış tüm inkarcılar gibi çok acı olmuştur:

Küfürde 'büyük çaba harcayanlar' seni üzmesin. Çünkü onlar, Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah, onları ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azab vardır. Onlar, imana karşılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azab vardır. O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, Biz onlara, ancak günahları daha da artsın, diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azab vardır. (Al-i İmran Suresi, 176-178)






__________________
en iyi jilet budur!
dünyanın bütün meşhurları bunla traş oLuyor..
İngiltere Kralı,Rahmetli Başkan Kennedy, Nadya komanaci,
Taçsız Kral Pele,Bridget Bardott,Beckanbauer, kaleci Meier ve Fenerbahçeli Cemil
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
  #9 (Daim)  
Eski 16.09.06, 12:23
NuR - ait Avatar
NuR NuR isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
Kıdemli Üye
 
Üyelik Tarihi: 15.07.06
Şehir: istanBuLL
Yaş: 23
Mesajlar: 1,323
Karizma Puanı: 205
NuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of lightNuR is a glorious beacon of light
NuR - ICQ üzerinden Mesaj gönder NuR - AİM üzerinden Mesaj gönder NuR - YAHOO üzeri ndenMesaj gönder
Ce: BiLim Tarihinin En Büyük SahtekarLıgı ; Evrim..

FRANCIS GALTON: ÖJENİ CİNAYETLER