| Ce: Karışık ödevler... PEYAMİ SAFA : (1899-1961)
Cumhuriyet Dönemi yazarlarındandır. Romancı. Geniş kültürü ve kuvvetli sezişleriyle duygu ve düşünce planında araştırmalar yapmıştır. Olaya değil tahlile önem verir. Peyami Safa roman yazarı ve gazetecidir. Psikolojik romanlarıyla tanınmıştır. Yazılarında dönemin siyasal etkilerinden etkilenmiştir. İlk romanı Sözde Kızlar’da toplumun bir yarasını deşmiş, Mahşer’de 1.Dünya Savaşı’nın ahlak çöküntülerini incelemiş, otobiyografik romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda hasta genç psikolojisini, Fatih Harbiye’de doğu ile batı arasındaki bocalayışları derinleştirmiş, Bir Tereddüt’ün Romanı’nda 1.Dünya Savaşı sonrası ahlak zayıflığını, bezginlik ve çöküntüyü sebep ve sonuçlara bağlamış, Matmazel Noraya’nın Koltuğu’nda kainat ve varlık problemlerini çözmeye çalışmıştır. Hemen her romanında devirler, anlayışlar ve gelenekler arasında psiko-sosyal karşılaştırmalar yapmıştır. Yalnızız romanında batılılaşma bunalımının yanında telepatiyi de büyük bir başarıyla vermiştir. Peyami Safa’nın bütün eserlerinde batı kültürüne adapte olamamış ama doğuluda kalamamış hasta bir toplum anlatılmıştır. Ayrıca psikoloji, sosyoloji, edebiyat ve felsefe alanlarında da yazılar yazmıştır. Temel konu olarak insanların düşmüş oldukları kötü durumlardan ders çıkarmayı amaçlamıştır. Yazılarında okuyucuya konu ile ilgili olarak kültür vermeyi amaçlamıştır. Peyami Safa’dan bir kitap okuyan kişi, kitabın türüne göre psikoloji, felsefe ve sosyal yönden kitabın bitiminde, bilgilendirilmiş olmaktadır.
DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
ÇOCUKLAR HASTANESİ : “Öğleye doğru muayene odasının önü doldu. Sıralarda oturacak yer kalmadı. Yeni gelenlerde ya ayakta yada hasta çocuklarını dizlerinin üzerinde oturtabilmek için duvar diplerinde çömelmiş. Karanlık dehlizi andıran koridorda sessiz ama acı dolu yaşamlarına boyun eğmiş ama yanındaki kader arkadaşlarına acıyarak bakar vaziyette, yüksek tavanın boyası paralanmaya yüz tutmuş duvarlarından kahırlanarak iyot, ether, yağ, ifrazat kokularıyla dolu hastane kokusunu solumaktalar. Hasta refakatçileri hasta çocuklardan da tedirgin bir vaziyette az sonraki ızdırap dolu muayeneye güya çocukların sırtını veya başını okşayarak hazırlıyorlar. İşte yeni bir sıra daha yani bir kişi daha çağrılıyor. Muayenehanenin kapısı açıldı. Beyaz gömlekli dev adam yüksek sesle sıradaki bir tanesini işaret edip içeri alıyor.
Kahramanımızda onların arasındadır. Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdü her zaman.”
YALNIZ ÇOCUĞUN AZABI : “Bende onların arasındayım ve o hasta çocuklar gibi yanımda büyüğümde yok. Yalnız bende meçhul bir hastalık var. Sekiz yaşımdan beri bu hastalıkla yaşıyorum.
Bende buradaki pek çok çocuk gibi nice muayene odalarının önünde yıllarca bekledim. Artık benim yanımda büyüğümde yok, artık ondört yaşımdayım. Yalnız başıma demir parmaklıklı kapıyı geçip 9.Hariciye Koğuşu’na doğru ağaçların sağlığını kıskanarak yürür, içimi ürperten bu dehlize birazda korkarak girerdim. Sıramı sessizce, kımıldamadan bir köşede beklerdim.”
MUAYENEHANE : “Beyaz gömlekli dev adam parmağıyla bu sefer beni işaret ediyor, yüksek sesle de çağırıyor. Muayene odasına giriyorum. Yedi senenin tecrübesiyle vakit kaybettirmeden soyundum, oturdum ve sol dizimi çözmeye hazırlanan hastabakıcıya uzattım. Dikkatim yine ikiye bölündü. Bir taraftan açılan sargılara diğer taraftan ellerini yıkayan operatöre bakıyorum. Yüzündeki ifade bıkkınlık mı yoksa sebat mı çözmeye çalışıyorum. Galiba her ikisinin kavgası var.
Sargı çıktı, ayağım hafifledi sanki. Fakat asıl mesele gazlı bezin çıkarılmasındadır. Büyük bir korkuyla eğildim, dizime kapandım. Operatörün gelişini görünce birazda utandım. Beni tanıdı, karşımda durdu. Yaranın açılmasına bakarken:
- Fistül var mı?
- Üç tane
- Süpürasyon? Akıntı?
- Çok var. Hem de her gün.
Bir çığlık attım. Yara açıldı. Operatör eğildi ve benim pek iyi anladığım vahim bir teşhis yerine geçen manalı bir sesle:
- Hımmm
diye mırıldandı.
Asistanlar ve tımarcı kollarımı tuttular. Ben korkudan gözlerimi kapadım. Hastabakıcı kızda başımı tutuyor. Kıvranıyorum.
- Ben sana ne vakit ameliyat yaptım?
- İki sene oluyor.
- Bir daha lazım.
- Çare yok. Bu fistüllerden ikisi yenidir. Kürtaj lazım. Hatta sonra alçı bile lazım. Artık mafsalı da feda edeceğiz. Ankylose olmadıkça bu dizi kurtaramayız. İltihap şiddetli. İhmale gelmez, çaresiz. Bu bacak kısalacak, yere basmayacak. Böyle çekmek daha mı iyi?
Yüzüme baktı, sakladım yüzümü yani gözlerimdeki ifadeyi. Operatör tekrar sordu:
- İyi mi böyle çekmek?
Cevap vermedim. Çok fena olmuşum. Dizimin sarılması bitti ama bende hal yok. Kımıldayamıyorum. Kollarımdan tutup beni ayağa kaldırdılar.”
Kahramanımız uzun yıllardan beri bacağından bir sorun yaşamaktadır. Bu problem doktorların dediklerini uygulamamasından dolayı gün geçtikçe büyümekte ve çoğalmaktadır. Fakat kahramanımız bu olayları annesine aktarmamakta, bir sürü bahanelerle annesini üzmek istemektedir. Birde akrabalardan bir paşa vardır. Bazı zamanlarda paşaya giderken romanlar alır ve bu romanları gece yatarken paşaya okur. Bu olay paşanın çok hoşuna gitmektedir. Kahramanımız paşanın evine gider. Orada birkaç gün kalırken paşanın kızı Nüzhet ile aralarında sıcak bir ilişki başlar.
“Nüzhet ayaklarının ucuna basarak bana yaklaştı ve omuzum dan sarstı. Kaşlarımı çatarak okumaya devam ettim. O sırada kulağıma fısıldadı:
- Budala!Baksana paşa babam uyuyor.
Sahi... Paşa, başı arkaya doğru kaymış, uyuyor, hatta hafifçe horluyordu. Ayağa kalktım ve Nüzhet’le birlikte dışarı çıktım.
- Nurefşah’ı gönderelim de babamı yatırsın. Biz seninle bahçeye çıkarız.
Havuz başındaki demir kanepeye oturduk. Başımızın ucunda ta uzaklara kadar sıralanarak ötüşen ağustos böcekleri, bütün Erenköy’ü uzun bir ses zinciriyle sarsıyordu. Sıcak bir rüzgar. Sanki ilkbahardan yaza geçilen mevsim çizgisinin üzerindeymişiz de etrafımızda gizli bir coşkunluk var.
Onunda benim düşündüklerimi düşünmesinden emin olmak istiyorum. İlk sözü de ondan bekliyorum:
- Sen çok ciddi bir adamsın!
dedi. Şaşırdım!
- Niçin?
diye sordum.
- O kadar işaret ettim, ettim gelmedin.
- Ben paşa babanı uyanık sanıyordum.
Bir zaman sustuk. Ayrı yerleri seyre dalmıştık.
- Haberin var mı? Biri beni istiyor. Bir doktor.
- Doktor Ragıp mı?
- Hissettim. Bu akşam paşa baban bir doktor Ragıp’tan söz etti.
- Beni istediğini söyledi mi?
- Hayır... Başka türlü bahsetti. Fakat ben bu ismi yeni işittiğim için tahmin ettim.
- Evet... İşte o
dedi ve anlattı;
- Genç bir adam. Mektepten yeni çıkmış. Bize iki defa geldi. Bir defasında beni gördü. Annesiyle istemiş. Babam reddetmedi. ”Düşünelim” dedi. Düşünüyor.
Ben gene sustum. Nükhet anlatmaya devam etti. Söylediği şeylerden ziyade sesine dikkat ediyordum. Bu meseleyi nasıl telakki ettiğini anlamaya çalışıyordum.
- Biliyor musun? diyordu. Bunlar hoşuma gidiyor. Evin içinde herkes bunu yani beni düşünüyor. Boyum, posum, kaşım, gözüm... Onun tahsili, parası, güzelliği... Bir sürü mukayeseler. Ben hep gülüyorum.
Birdenbire kolumu tuttu:
- Öf...Sen ne ciddi adamsın! Birşeyler söylesene...
Büyük bir itiraf yerine geçmesinden korkarak şunları söyledim:
- Bu bahisten hoşlanmıyorum.
Bu sözüm onu epey düşündürdü. Aramızda hislerimiz hiç bu kadar soyunmamıştı. Hafifçe kolumu sıkmaya başladı ve birdenbire alçalan bir sesle mırıldandı.
- Ragıp Bey beni istedi diye bende hemen evlenmiyorum ya... Hem ben daha 19 yaşındayım.
Hemen boynuna sarılmak istedim. Bu sözler benim için bir aşk teminatı yerine geçti. Bir anda pek çok şey öğrenmiş olduğumu zannettim. Fakat biraz düşününce bunun bir teselli olabileceğini anladım, bir an evvelki kederimde arttı. Daha sonra birazda hastalığımdan konuştuk. Çok açıklama yapmadım. Fakat durumun vehametini gözlerimden okuyordu sanıyorum. Galiba bir ameliyat lazım dedim.
O gece hastalığımdan fazla Nükhet’i düşündüm. Uyuyamadım. Biz beraber büyümüştük. Benden yaşça büyük olduğu halde, onun küçükken bebekleriyle oynamasını ben istihtafla seyrederdim, bilhassa hastalığımdan sonra. Ben ondan evvel, ruhen çocukluktan çıktım. Daha evvel ciddileştim. O hala çocuktu. Fakat buda benim hoşuma gidiyordu. Kendimde kaybettiğim şeyleri onda buluyordum. Ancak bütün bunları arkadaş hisleri sanıyordum. Yalnız bir şey anlamıştım ki ben çok bedbahttım. O gecede yatakta bunu kuvvetle hissettim. Gözlerim doluyordu.
Uyuyamıyorum.
Karanlık dehliz. Sarı mumdan heykeller. Fistül var mı? Üç tane mi? Beyaz eşyalar, beyaz gömlekler. Ameliyat lazım, ayağım kısalacak. Böyle çekmek iyi mi? Soruyorum.
Doktor Ragıp. Havuzda yıldızlar. Bir liman büyüdükçe büyüyor. Nükhet’in kahkahası ve Nükhet’in içi: Zavallı diyor o; ben kan, cerahat, irin, ciddi adam, mahzun çocuk sevmem. Ben mesut olmak isterim.
- BİR GENÇ KIZ NE İSTER?
Elbette bir genç kız mesut olmak ister.
Bu kadar basit birşeyi kendi kendime anlatmaya çalışıyordum. Uyku ile uyanıklık arasındaki hayallerim içinde sendeleyen mantığım hep bu neticeye geldiği halde, kani olmamış gibi yeniden muhakemeye başlıyorum.
Ansızın inanılmayacak bir ses işittim:
- Kim o?, diye seslendim hafifçe:
- Benim, uyudun mu? Gireyim mi?
Nükhet! Gece yarısı Nükhet! Gir diyemedim. Bir daha sordu:
- Gireyim mi?
Yatağımın içinde dimdik:
- Gir! dedim. Girdi.
Gömleğinin üstüne bir şal örtmüş. Ayakları terlik içinde, çıplak. Korkusunun şiddetini hissettiren büyük bir cesaret hamlesiyle yaklaştı ve bana bakarak bir kahkaha attı.
- Ayol nedir bu hayret? Bir kaçamak yapıp geldim. Uyuyamadım. Biraz rahatladıktan sonra...
- Bende uyuyamadım.
- Sen niçin uyuyamadın?
- Ben birşeyler düşündüm.
- Bende birşeyler düşündüm.
- Sen ne düşündün?
- Peki sen ne düşündün?
Nükhet’in bir kahkahası daha.”
Bu ilişki böylece sürüp gider. Kahramanın içindeki Nükhet sevgisi fazlalaştıkça Nükhet ile daha fazla beraber olmaya çalışır. Fakat genç aşığın karşısında bir engel vardır ki o da paşanın karısının Nükhet’i doktor Ragıp’la evlendirmek istemesidir.
Birgün kahramanımız paşanın evindeyken o gün akşam yemeğine doktorunda geleceğini öğrenir. Doktor geldiğinde hemen yemeğe oturulur. Paşa ile doktor arasında güzel bir sohbet başlamıştır. Fakat bu kahramanımızı pek ilgilendirmemiştir. Çünkü onun için önemli olan Nüzhet’in yemekte verdiği tepkidir. Yemek esnasında paşa doktor Ragıp’la konuştukları hakkında genç aşığımıza bir soru sorar, görüşlerini almak ister. Konuyu tam olarak bilmeyen kahramanımız konu hakkında pek de ilgili olmayan sözler söyler. Bu sözler paşanın hoşuna gitmez aralarında bir tartışma başlar. Paşa çok sinirlenir. Ertesi gün paşa kahramanımızı odasına çağırır. O sırada paşanın karısı bunun nedenini öğrenmek için paşanın odasında oyalanır. Genç aşık içeri girer ve paşa ona hemen bir soru yöneltir. Doktor Ragıp’ın kızı Nüzhet’e uygun olup olmadığını sorar. Kahramanımız bu konu hakkında kuşkusuz hayır cevabını verir. Paşada onu destekler biçimde güler. O sırada odada oyalanan paşanın karısı hemen araya girer ve bu düşünceye karşı olduğunu savunur. Daha sonra genç aşık evden ayrılmaya karar verir. Lakin annesi çıka gelir. Birkaç gün daha paşanın evinde kalmak zorundadır.
Eve döndüklerinde kahramanımız uyurken ansızın bacağında şiddetli bir ağrı hisseder. Annesine bunu duyurur, annesi de kahramanımızı hemen bir doktora götürür. Doktor bacağı inceler, ellerini yıkar, gelir ve yüzünü buruşturarak kötü haberi verir. Kahramanımız doktorların söylediği hiçbir uygulamayı yapmamış, baston kullanmamış ve ayağına çok yüklenmiştir. Bundan dolayıdır ki ayağı kesilme noktasına gelmiştir. Genç aşığımız, annesi ve arkadaşları bu duruma çok üzülmüşlerdir. Daha sonra başka doktorları da dolaşırlar. Doktorun birinden iyi bir haber alırlar. Ayağın kesilme durumu ortadan kalkmıştır. Fakat bunun sadece Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda yapılacak kontrollerden sonra mümkün olacağını öğrenirler. Genç bu koğuşta kalmaya razı olur.
ÇOCUKLARIN HASTANESİNDE : “Bu sefer demir parmaklıklı kapıdan bahçeye girerken Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’na doğru, ağaçların sıhhatine imrenerek yürürken, camlı kapıların garip bir beyazlıkla gözlerime vuran ve içimde korkuyla karışık yuvarlanan parıltıları arasında o dehlize, koridora girerken yalnız değilim.
Yanımda Mithat Bey ve arkadaşım var. Bu sefer polikliniğin önünde beklemiyorum. Dosdoğru operatörün odasına giriyoruz. Operatörde biraz sonra içeriye geldi. Bana vekalet etmesi için Mithat Bey’e baktım.
O herşeyi anlattı. Operatör arada bir yüzüme bakıyor. Mithat Bey’i dinliyordu, hayret içinde:
- Kalk! dedi bana. İçeri girelim bakalım.
Kalkışıma ve yürüyüşüme de dikkat ediyordum. Muayene odasında röntgen camlarına, dizime yarım saat baktı. Bir derin nefes bıraktı. Ellerini temizleyinceye değin konuşmadı. Sonra karşımıza geldi, kaşlarını çatarak başını salladı ve Mithat Bey’e döndü.
- Azizim doktor, verilen karar doğrudur. Dizide, camları da gördünüz. Periostelar harap, mafsal harap, osteoperiostite, osteite, herşey var. Neresini kazıyalım? Bu ifrazattan korkulur. Baksana hasta ne hale gelmiş.
Operatör yüzüme baktı:
- Fakat, dedi. Amputationlar bence tebabete dahil bir iş değildir. Bunu kasaplarda yaparlar ve bir balta vuruşuyla uzvu uçururlar. Biz biraz tentürdiot süreriz ve birazda kloroformla hastayı uyuturuz. Farkı budur. Doktorluk bu bacağı ve bu gençliği kurtarmaktır. Kendisine sorun, bu hastanede aylarca kalırsa, üç beş ameliyata dayanırsa kurtarmaya çalışırız. Yoksa...
- Dayanırım , diye bağırdım.
- Mesele yoktur, dedi. Bana şüphe ile bakıyordu.
Operatör tehditkar, başını salladı.
- Bu sefer gelir o! Benim ihtarlarıma kulak asmaz, ama bu sefer tebabet değil, tabiat onu doğrudan doğruya tehdit ediyor. Hasta bu dili daha iyi anlar. Bir ay evvel sözümü dinleseydi başına bu felaket gelmeyecekti.”
DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU : “Koğuştaki adam; bir demir karyola, başında bir küçük masa, yerde kırmızı muşambalar, çırılçıplak ve yüksek masmavi duvarlar. Üstünde bir entari ve bir robdöşambr.
Hep gittiler; yapayalnız. Çıt yok. Odaya şimdiye kadar tanımadığım bir akşam giriyor. Gittikçe artan bir karanlık, iki parça eşyayı da benden uzaklaştırıyor ve beni hepten yalnız bırakıyor. Odadan ışıkla beraber bana ait herşey çekiliyor. Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, birçok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün herşeyi uzaklaşıyor. İçim daralıyor, korkuyor muyum?
Kapım kapalı, açmak istemiyorum. Bütün hastanenin felaketleri içeri girecek sanıyorum. Derhal çayırları, dağ başlarını özlüyorum. Nasıl olacaksa olsun bir hareket, bir şey istiyorum.
Hafızam kapalı.
Bazı hiçbirşey hatırlamıyorum. Hatta kulaklarım bile tıkandı, göğsüm tıkandı.
Kanım soğuyor, kireçleniyorum.
Birçok defa elektrik ziline basmak istiyorum nafile kımıldayamıyorum, nihayet düğmeye basıyorum, tekrar tekrar basıyorum gelmiyorlar. Hava alamıyorum. Kollarımdan, bacaklarımdan hayat çekiliyor. Başımı siyah bir boşluk kaplıyor.
Gözlerini açtı, diyorlar.
- Ağlasın ağlasın açılır, diyorlar.
Kim ağlıyor bilmiyorum. Kulaklarımı onlara uzatıyorum.
- Nüzhet kim? diyorlar.
- Sayıklıyor, diyorlar.
- Hah doktor geldi, diyorlar.
Doktor kati işaretlerle birşeyler söylüyor. Bir iki kişi dışarı çıkıyor. Doktor yatağa, yanıbaşıma oturuyor. Saçlarımı okşuyor:
- Hah aferin ağla, ağla, diyor.
- Nüzhet kim?
- Hayır hayır korkmuyorum.
- Sebep yok, yavrum bak hastane adam dolu.
- Bilmiyorum, fenayım.
- Fena şeyler düşünüyorsun.
- Korkuyorum.
- Niçin?
- Burada herşey var. Zil bile, korkarsan bas gelirler.
- Nüzhet kim?
- Bilmiyorum.
- Biliyorsun biliyorsun haydi söyle bana, Nüzhet kim?
- Başım dönüyor, gözlerim kararıyor.
- Haydi, korkma o kadar. Buradan korkmamayı öğrendikten sonra çıkacaksın.
Birkaç gün böyle geçti. Bugün ameliyat olacağım. Hep titreyerek nefes alıyor ve su içiyorum. Ameliyat dakikasında korkmaktan korkuyorum.
Gene bir sabah evvelki ziyaretler. Koğuşun uyanışı, temizlik. Odama giren kadın. Gene seslerin, gürültülerin, hareketlerin çoğalışı, gene kapımda bir adam.
- Hazırlanınız. İlk ameliyat sizinki.
Sarardığımı hissediyorum. Hastabakıcılar girdiler. Bir şey söylemelerine meydan bırakmadan yataktan indim, terliklerimi kolayca giydim. Fakat artık yelkenli bir gemi gibi kendimi talihin rüzgarına bırakmıştım, akıp gidiyordum. Odamdan ameliyathaneye nasıl geçtiğimi bilemedim.
Bembeyaz oda. Hamam gibi sıcak, sessiz, kaynayan suların ince fısıltıları.
Bütün salonu çökertecek ağır bir sessizlik. Hayatın nasıl bir şey olduğunu unutturan bambaşka bir alem. Bir rüya odası.
Masaya uzatıldım. Etrafımda beyazlıklar dalgalanıyor. Hiçbir seçkin şekil göremiyorum. Yüzümü maskeyle örttüler.
- Derin nefes al!
Nefes borularım yandı, şakaklarım gerilir gibi oldu. Çabuk uyumak, kaybolmak istiyorum. Kuvvetli nefes aldım.
Sesler, sıcak buhular arasında hayretlere doğru uzaklaşarak eriyorlar.
Kendimi son defa olarak bir an bulup kaçırıyorum.
Operatör:
- Bacağın kurtuldu. Fakat yere basmayacaksın! dedi.
Nüzhet ‘ten kart geldi. Ziyaret edemediği için af istiyor. Hastalar af etmesini bilirler ama...
Bugün sonbahar. Beni bahçede soğuk bir rüzgar karşıladı. Nüzhet’in babasına nüzül inmiş. Beni sayıklıyormuş. Nüzhet’in Ragıp Bey’le nikahı daha olmamış. Hastaneye alıştım.
Üç güne kadar hastaneden çıkacağım. Yaralar kapanınca dizim alçıya konacak. Bir daha mafsal oynamayacak. Bacağım kısalacak.
Bu perşembe Nüzhet’le Ragıp Bey’in nikahları olacak.
Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler. İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur. Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar.!
Paşa’dan haber:
“Hastaneden çıkar çıkmaz bana gelsin. Ölümüm yakın, kendisini bir kere göreyim”, demiş.
5-Teşrinievvel-1915
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Beş dakika sonra hastaneden çıkıyorum. Son not. Bu odada başkaları inleyecekler. Onları şimdiden gayet iyi tanıyorum. Üstümden çıkarıp yatağa attığım robdöşambr içinde, ebediyen aynı insan bulunacak:Annem, Mithat Bey ve arkadaşım içeri girdiler:
- HAYDİ “
__________________ σ ѕєνєηιη αятıк уσк! |